Rıfat Ilgaz’la Söyleşi: Beni tek tek anımsayacak olanlara içtenlikle sevgiler

Menderes Hükümetinin Programında İki Mizah Dergisiyle Mücadele de Vardı
1950 yılında Demokrat Parti iktidara geldince iki mizah dergisi yayındaydı. Biri Aziz Nesin’in çıkardığı Medet mizah dergisi, biri de benim çıkardığım ve Raci’nin adıyla görünen Hür Marko Paşa dergisi Menderes hükümetinin programına bu iki mizah dergisiyle mücadele etmek için Menderes’in ağzıyla şu cümleler geçmişti: “Kökü dışarda olan, parayı dışardan alan mizah dergileriyle de uğraşacağız…” Bu sözlerden çekindiğim için değil de, hasta olduğumiçin ve Heybeli Sanatoryumu’nda yatak sıram geldiği için derginin sorumluluğunu Rasih Güran arkadaşıma bıraktım ve sadece yazılarını yazdım.

Beş yıldan beri İstanbul’dan uzakta, Kastamonu-Cide’de yaşamını sürdürmekte olan ünlü şair, roman, mizah ve tiyatro yazarımız Rıfat Ilgaz’ı 1979’un son günlerinde bir film anlaşması yapmak üzere geldiği İstanbul’da senarist-oyuncu İhsan Yüce’nin evinde konuk olarak buldum. Bir söyleşiye girdik.

Sayın Hocam, yazmaya ilkin nerede, nasıl başladınız?

Yazmak deyince şunu sorsam, acaba her insan yazıya ilerde yazar olmak için mi başlar? Ben bundan kuşkuluyum. Yazmak için ilkokulda belki hocamızın  zoruyla bir iki deneyim yapmışımdır; ama Harbiyeli bir öğretmenimiz vardı,zorla bize yazı yazdırırdı. Aşağı yukarı devlet zoruyla yazmak gibi bir şeydi bu. Ben biraz babamın yardımıyla, biraz da kendi çabamla yazmaya çalıştım. Bu koşullar içinde ortaokula geçtim. Orta ikinci sınıfa kadar yazı işlerinde bir becerim olmadı; ama Türkçeden notlarım iyiydi. İyi lügat biliyordum. Okuma derslerinde öğretmenimiz “Şu kelimenin anlamı nedir?” diye sorduğunda hep benim parmağım kalkardı. Sadece okumada değil diğer derslerde de benim parmağım kalkardı. O zamanlar sınıf birinciliğidenen bir şey vardı. Birinciler hep sıranın başlarında otururdu. Ben o sırada çok oturdum.

İlk Şiir Denemeleri.

Derken, Zeki Ömer Defne adında bir öğretmenimiz geldi. Bizi önce kitap okumaya yöneltti. Kendisi de güzel kitaplar getirir, okumamız için bizlere verirdi. Belki de bu kitaplardan gelen birikimle ya da o yaz yapmış olduğum bir Ünye yolculuğundan sonra bir yazım da Ünye’yi anlatmıştım. Denizin kıyısını, kumlar ve kenti anlatmıştım. Bu yazım öğretmenimin çok hoşuna gitmiş olacak ki bugün gibi anımsıyorum, ödevimin altına şu notları düşmüştü:

“Madem bu kadar güzel yazılar yazabilecektin. Beni şimdiye kadar nev’idiyle neden müteessir ettin?”

Ben de hocamı üzmemek için yazılarıma daha bir özen göstermeye başladım. Hocamız, şiirlerin ölçüsü, uyumu, uyağı olduğunu anlatmaya başlamıştı. Bu yazdığım yazıları acaba bu kitaplara uydurabilir miyim diye düşünerek bir gün ödevlerimden birini hocamın deyimiyle manzum olarak yazdım. Hocam onu daha çok beğendi nedense. Böylece ben şair olmuş oluyordum hocamın deyişiyle.

Gene o sıralarda aruz veznini de öğretmişti bizlere. Acaba aruzla şiir yazabilir miydim? Çürkü o günlerin tanınmış şairleri Faruk Nafizler, Yahya Kemaller, Halit Fahriler hep şiirlerini aruzla yazıyorlardı. Eh, biraz da kulak dolgunluğum vardı. Başladım aruzla şiir yazmaya. Sanırım 1926’lar falandı.

Arkadaşım 73 Hilmi sınıfımızın şairiydi. O sıralar Ankara’da Mecliste İstiklal Marşı‘ yeniden yazılması için tartışmalar olmuştu. Maarif Vekaleti Okullara birer genelge göndererek İstiklal Marşı’nın yeniden yazılması için yarışma açıldığını bildirmişti. Bu genelgeden benim haberim vardı. O sıralar ister yayınlansın, ister yayınlanmasın her vesileyle şiir yazıyordum.Şiirlerimin çoğu o sıralar Cide’de tahrirat katipliği yapmış olan baba dostu,Yusuf Niyazi’nin çıkardığı Nazikter gazetesinde yayınlanıyordu. Yusuf Niyazi yetenekli bir insandı. Kendisi de yazardı. Mizah yeteneği olan bir insandı. Çürük Elma adlı bir piyesi Kastamonu’da oynanmıştı.

Ben şiirlerimi baba dostu Yusuf Niyazi’ye götürür: “Amca, bu Nazikter,yazıları da Nazikter’e kor musun?” derdim. Çünkü yazdıklarıma daha şiir demeye dilim varmıyordu. Yusuf Niyazi’de şiirlerimi beğendiğini söylerdi. “Gazetemde her hafta senin için ‘Bir Çiçek’diye bir sütun açıp bunları yayınlayacağım. Ancak sen her hafta bir şiiryazabilr misin?” diye sorardı. Ben de “Bir değil iki, üç tane yazarım” diye yanıt verirdim. İşte ilk şiirimin Nazikter gazetesinde, ‘Bir Çiçek’ sütununda yayınlandığı

günlerde bu İsteklal Marşı yarışması genelgesini okumuştum.  İstiklal Marşı aruz vezniyle yazıldığı için yenisinin de aruzla yazılacağını düşünerek oturdum,güzel bir şiir yazarak Vekalete yolladım.

Günler geçti sınıfımızın şairi 73 ,Hilmi Özgen, ki sonradan bu arkadaşımızın Türkiye’de sosyalizm, tarım sorunlarıyla ilgili kitapları yayınlandı. Hatta tarım sorunlarıyla ilgili kitabında benim için yazdığı bir yazı Dost dergisinde yayınlandı. Tarım nerde, bizim dostluk nerde? İşte Hilmicik beni çok sevdiği için o yazıyıda oraya koymuştu. Yazının adı “Bir şaire Ölmeden Önce Övgü” başlığını taşıyordu. Ve çok geçmeden Hilmicik öldü. Ben de ölmeden önce Hilmi arkadaşımın adını burada böylece anmış oluyorum.

Neyse… Gelelim İstiklal Marşı meselesine. Bizim 73 Hilmi’ye Ankara’dan bir mektup gelmiş, bana çalımla gösterdi mektubu ve “Bak Rıfat”dedi. “Vekaletten bir mektup…” Mektuba şöyle bir baktım. “Ondan bende de var”dedim. Kaşlarını çatarak “Nerde?” diye sordu. Kitaplarımın arasından mektubu bulup çıkardım. Baktı, baktı da kaşlarını büsbütün çattı. Sonradan kendisi anılarını anlatırken şöyle yazar Hilmicik: “Benim şiirime kısaca bir teşekkür vardı; ama Rıfat’ın mektubunda başarısından dolayı tebrikler yazılıydı. Ve ona özendirici sözler eklenmişti.

O günden beri Rıfat’ın gözleri bana çok haince geldi…” Ne oldu? O güne kadar sınıfımızın şairi 73 Hilmi’ydi. Artık o günlerden sonra sınıfta şair olarak benim adım anılmaya başlandı. Hocamız Zeki Ömer Defne’den de kompozisyondan tam not alıyordum. 73 Hilmi’ninki ise bir-iki numara eksik oluyordu. O günden sonra Hilmi işi matematiğe döktü. Hilmicik yıllar sonra denetleme kuruluna kadar yükselip oralarda görev yaptıysa belki de bana karşı olan öfkesinden yapmış olabilir.

O günden sonra şiirlerim ilçe dergisinde, il dergisinde yayınlanıyordu. 1927 yılında 16 yaşlarındayken Orhan Seyfi’nin İstanbul’da çıkardığı Ses dergisinde de “Der” adında bir şiirim yayınlandı.Behcet Necatigil bunu aramış bulmuş, kitabına geçirmişti. Ayrıca İnebolu, Tosya,Samsun gibi kentlerde de siirlerim sık sık görülmeye başlamıştı.

Açık Söz Gazetesi Deneyi

Behçet Necatigil, ‘Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’ kitabında sizin o yıllarda Açık Söz gazetesinde şiirlerinizin yayınlandığından söz ediyor.

Liseden sonra muallim mektebine geçtim. Muallim mektebiyle Açık Söz gazetesinin arası kırk beş-elli metre uzaklıktaydı. Okula gider gelirken gazeteye uğrar, şiirlerimi bırakırdım.Hemen her hafta orada şiirlerim yayınlanırdı. Ya 1927 idi ya da 1928.Yanılmışsam düzeltilebilir. O yılların Temmuz ayında Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati ile Faruk Nafiz bir heyet halinde Kastamonu’ya gelmişlerdi. O gün Açık Sözgazetesinde Sazımı Çalana  isimli bir şiirim yayınlanmıştı. Benim ne heyetin geldiğinden, ne de şiirimin gazetede yayınlandığından haberim vardı; çünkü gazeteye beş-altı şiir bırakır, giderdim.

Yayınlandıktan sonra gider, hepsini alırdım. Meğer heyetin geldiği gün Sazımı Çalana  adlı şiirimi Faruk Nafiz okuyup beğenerek sormuş. “Kim bu adam” diye Benim lisede öğrenci olduğumu söyleyince derhal lise müdürünü çağırtıp, benim bulunup getirilmemi söylemişler. Bense olanlardan habersiz okul bahçesinde arkadaşlarla çelik-çomak oynuyordum. Derken okulun hademesi gelerek beni elimden tuttu. Üstüm başım toz-toprak içindeyken doğruca Mustafa Necati ile Faruk Nafiz’in karşısına çıkarıldım. “İşte Sazımı Çalana şiirinin şairi bu” dediler.

Ben o zamanlar yapı itibariyle çocuk yaşta ve küçüktüm. Mustafa Necati beni görünce “Bu çocuk mu?” diye şaşırdı. Herkes gülmeye başlamıştı. Ancak Faruk Nafiz bir şair olarak bana gülüşlerine dayanamamış olacak ki, aldı Açık Söz gazetesini ve buruk sesle şiirimi okumaya başladı. Öyle de güzel Okudu ki, şiir benim bile hoşuma gitti. Ondan sonra dile benden ne dilersen faslına geçildi.Ben tabii o zamanlar bakanlardan ne istendiğini bilmiyordum. Her halde sağlığınız efendim demiştim ki beni oradan uzaklaştırdılar. Şairliğim de bakanlıkça onaylanmış oldu böylece.

Açık Söz gazetesinin benim yaşamımda önemli bir yeri vardır. Başyazarı Hüsnü Açıksöz’dü. Oğlu İsfendiyar Açıksöz,Galatasaray’ın ünlü sağaçığı, İsfendiyar Açıksöz’dür. Hüsnü Açıksöz, genç yaşta okulunu bırakarak 1. Dünyü Savaşı’na ve Kurtuluş Savaşı’na katılmış yurtsever bir insandı. Sonradan milletvekili oldu. Genç denecek bir yaşta da öldü. Açık Söz gazetesinin benim için önemli olan bir yanı da okulumuz müdürünün yazılarının da benim yazılarımın yanında yer almasıydı. Müdürümüz Rafet Bey, sonraları Pertevniyal Lisesi Müdürlüğü’ne atandı. Gazetecilik arkadaşım olmuştur bir bakıma.

“Çalçene” İle Mizaha Atılış

Yazmaya ilkin şiirle başladınız. Peki, mizah ve tiyatroya yönelişiniz nasıl oldu?

Şiiri bırakıp da hemen mizaha, tiyatroya, romana geçmedim. Bir yazı türünden öbür yazı türüne hemen hepsi birtakım toplumsal olaylara bağlıdır.Zaman oldu, beş türü bir ay içinde denedim. Zaman oldu, tek bir türde çalıştım.Yalnız başlangıç nasıl oldu onu anlatayım. Gene Kastamonu’ya dönelim. Bizim Yusuf Niyazi, o zamanlar Kastamonu’da Çalçene isimli gerçekten bir vilayet için çok değerli bir mizah dergisi çıkardı. Önlü arkalı iki sayfaydı ve karikatürü bile vardı. Ahmet isminde bir arkadaşımız karikatürlerini çizerdi. Ben de orada hem manzum, hem de düz yazı olarak birkaç tane mizah yazısı yazardım. Ve o iş o dergiyle birlikte ta 1946-47-48’lere kadar sürdü. Yani mizaha başlama yaşım Marko Paşa’dır diyemeyecek kadar Çalçene dergisinde çalışmışlığım vardır. Marko Paşa’dan sonra isimsiz adsız bir çok dergide yazılarım çıktı.

Bu arada yeri gelmişken şunu da belirteyim: Bir çok incelemeci arkadaş Marko Paşadergisinin sahipliğini sorumlu müdürlüğünü ve yazarlığını hep iki kişi, Sabahattin Ali ve Aziz Nesin olarak gösterirler. Marko Paşa’nın sahibi Sabahattin Ali idi. Baş yazılarını ve önemli yazılarını Sabahattin Ali, mizah yazılarını da Aziz Nesin yazardı. Arkadaşımız Kemal Bayram Çukurkavaklı’nın Sabahattin Ali için çıkardığı kitabının benimle ilgili bölümünde, teybe alınan bir kelime yüzünden önemli sayılabilecek bir yanlışlık meydana gelmiştir. ‘O’ kelimesi yerine Aziz Nesin geçirilmiştir. Oysa benim teybe söylediğim cümledeki ‘O’ kelimesi Sabahattin Ali ile ilgilidir. Baş yazılarını ve önemli yazılarını Sabahattin Ali yazardı dediğim halde, teypten kağıda geçiren hangi arkadaşsa, ‘O’ önemli yazıları ve başyazıyı yazardı demekle başyazarlığı da, önemli yazıları da Sabahattin Ali’den almış, Aziz Nesin’e mal etmiştir. Bu mantığa göre de peki Sabahattin Ali o dergide ne yazardı sorusu ister istemez insanın aklına geliyor.

“Adem Baba’nın İlk Sayısından Hakkımda 7 Dava Açıldı”

Gelelim sorunuzun yanıtına. Demek ki mizah türüne resmen 1947’lerde başlamış oluyorum. Zaman oldu Marko Paşa,Hür Marko Paşa adıyla benim üzerimde kaldı. Bütün yazılarını silme ben yazdım. Sabahattin Ali ve Aziz Nesinlerin yazdıkları sırada tek tük yazılar yazdığım bir gerçektir. Aziz Nesin’le ikimiz kaldığımızda birlikte yazdık; ama çoğunu Aziz Nesin yazdı. Öyle zaman geldi ki Hür Marko Paşa’yı tek başıma çıkardım. Bunu kimse inkar edemez.Dergiyi yayınladığım günlerde hapisten raporla çıktığım için, dergi ve yazılarımda kendi adımı kullanamadım. Nedeni, hapisten raporlu çıkan bir insan gene hapishane malı sayılırdı. Bir yıl sonra muayene olacaktım. Eğer iyi olmuşsam gene hapishaneye konalacaktım. Bu bakımdan Raci isimli bir arkadaşımı derginin başında gösterdim. Onun adı görünürdü; ama işin aslını herkes bilirdiki, o dergideki bütün yazıları ben yazardım.

1950 yılında Demokrat Parti iktidara geldince iki mizah dergisi yayındaydı. Biri Aziz Nesin’in çıkardığı Medet mizah dergisi, biri de benim çıkardığım ve Raci’nin adıyla görünen Hür Marko Paşa dergisi Menderes hükümetinin programına bu iki mizah dergisiyle mücadele etmek için Menderes’in ağzıyla şu cümleler geçmişti: “Kökü dışarda olan, parayı dışardan alan mizah dergileriyle de uğraşacağız…” Bu sözlerden çekindiğim için değil de, hasta olduğumiçin ve Heybeli Sanatoryumu’nda yatak sıram geldiği için derginin sorumluluğunu Rasih Güran arkadaşıma bıraktım ve sadece yazılarını yazdım.

Hür Marko Paşa, 1960’larda bir süre daha yayınını sürdürdü, sonra da eylemini tamamlamış bir mizah dergisi olarak kapandı. İki yıl sonra Adem Baba isimli mizah dergisini tek başıma çıkardım. Fakat daha birinci sayısındaki yazılarımdan ötürü tam yedi mahkeme dosyası birden açıldı. Menderesi’in bizlerle mücadele edeceğine dair sözleriyle birbirimizi böylece yoklamış olduk.Ve yedinci-sekizinci sayıdan sonra toplana toplana dergimiz çıkamaz hale geldi.Böylece mizah dergisi ve mizah yazarlığı hevesimiz de 1957’lere kadar beş yıl aralıkla durdu.

1957’de Dolmuş mizah dergisinin imzasız yazılarını yazdım. O dergide ülkemizin bütün mizah yazarlarıyazılar yazıyordu. Benim ünlü HababamSınıfı orada dizi olarak çıkmıştı.

Tiyatrolar tarafından mizah öykülerimin ve romanlarımın piyes haline getirilmesi istendi. Bunları oyun haline getirdim. Tiyatrolarda oynandı.Başarılı oldu. Halkımız tarafından geniş ilgi gördü. Bir oyunla yetineceği sanılırken üç tane piyes oldu. Sonra da sinemacıların eline düştü.

Daha sonra da roman çalışmaları yaptığınızı biliyoruz.

Ilgaz’ın İlk Romanı

Roman yazmaya 1968’lerde geçtim.O yıllar Karadeniz’in Kıyıcığındaadlı bir roman yazdım. Öğretmen olarak bulunduğum fındık bölgesinin ekonomik-sosyal sorunlarını dile getirmek için bir istek vardı içimde. Roman işçiliği yazarda biraz da genişçe zaman ve rahatlık ister. Uzun çalışma isteyen bir iş çünkü. Bu zaman ve rahatlık o zaman bende vardı. O dönemde iki roman birden yazdım. Bunlardan Karadeniz’inKıyıcığındaisimli roman, Cem Yayınvince basıldı. İkinci romanım Karartma Geceleri Gün Yayınları tarafından basılacaktı; fakat çok sevdiğim yayıncı arkadaşım Mehmet Ali Ermiş’in ölümü buna engel oldu. Atilla Tokatlı Gün Yayınlarında çalışmaya başladı. O da askere gidince müsveddeler onda kaldı. Mektupla geri istedim.Gelen müsveddeleri Ankara’da Kemal Bayram Çukurkavaklı’nın çıkardığı Yenigün gazetesinde dizi olarak çıkarmaya başladım; ama düzgün yayınlanmadığı için gününden önce çektim romanımı ve kendi paramla bastırdım.

Sene 1973-74’leri bulmuştu. O yılın romanlarını Cumhuriyet gazetesinde değerlendiren Konur Ertop, sıra benim Karartma Geceleri’ne gelince geçiştirme kabilinden şöyle bir cümle ile değiniyor

“İşte bu roman da şu günlerde 12 Mart’a özgü hapishane modasına uyularak yazılmış romanlardan biri…” Bu üstünkörü geçiştirme öteden beri İstanbullu belli bir yazar grubunun bana karşı sürüp gelen davranışlarının en canlı belgelerinden biridir. Belli ki yazar, 12 Mart dönemini anlatan romanlardan biri olarak görüyordu benim kitabı. Oysa az önce de belirtiğim gibi bu romanı ben ta 1968’lerde yazıp bitirmiştim. Ama işin aslını araştırmadan,romanı azıcık olsun okumadan bir-iki cümlede insanı karalamanın kolay olduğubir dönem işte.

Yaşamım boyunca gördüm bunu. Ya yazılarımın altı kırmızıkalemle çizilmiştir ya da yapıtlarım ve ismim böylesine kömür kalemlerle karalanmıştır. Bir kere Karartma Geceleri1944’lerin İstanbulunda Alman faşizminin azgınlaştığı dünyayı ateşe verdiği ve savaş tehlikesinin her an kapımızı çaldığı ağır koşullarda karartılmış İstanbul sokaklarında, hakkında iki tutuklama kararı bulunan bir devrimcinin, yani benim yaşamımdan kesitler veren bir anı romanıdır.

Konur Ertop, benim romanımı nasıl sıradan bir 12 Mart romanı olarak nitelendirebilir? Ama belli ki romanım okunmaya bile gerek görülmeden üstünkörü bir değerlendirmeyle geçiştirilebiliyor eleştirmenlik adına.

Buna benzer bir başka örnekse öbür romanım Karadeniz’in Kıyıcığında’nın başına geldi. Romanın yayınlandığı yıl 13 tane roman vardı. Bunlardan biri de Kemal Tahir’in romanlarından biriydi. O yılın roman değerlendirmesine katılan bir takım yazarlar hemen düşüncelerini açıkladılar, yılın en iyi romanı Kemal Tahir’in romanıdır, diye.

Bunlardan birine o günlerde rastlayıp sordum. “Karadeniz’in Kıyıcığında adlı romanı okudun mu?” diye. Okumadığını söyledi. Peki benim romanımın kötü olduğunu nereden bildin?  13 romanın 13’ünü de okumadan nasıl böyle bir değerlendirme yapabiliyorsunuz? Yahu ne rahat insanlarsınız böyle?

Çocuk Edebiyatına yöneliş

Son yıllarda ülkemizde hayli canlılık gösteren çocuk öyküleri ve çocuk romanları türüne sizin de yöneldiğiniz görülüyor. Bu eğilim sizde nasıl başladı?

Efendim 1979 Dünya Çocuk Yıl nedeniyle çocuklarımız için özel olarak ben de romanlar yazdım. Kumdan Betona adlı romanım Arkadaş Kitaplarında yayınlandı. Dört adet çocuk kitabım gene Arkadaş Kitapları’nda yayın sırasını bekliyor. Bunlar “Bacaksız” dizisi… Bacaksız Kamyon Sürücüsü, Bacaksız Sigara Kaçakçısı gibi… Bu diziyi ona kadar çıkaracağımı sanıyorum. Ayrıca Kültür Bakanılığının bastığı Cankurtaran Yılmaz’la Küçükçekmece Okyanusu isimli iki romanım bir arada basıldı. Öksüz Civcivvar. Var ama kimse benim romanlarımın üstünde durmadı. Eleştirmenlerimizce hiçbirinin sözü edilmedi.

“Şiirlerim Yüzünden Bileklerime Faşizmin Kelepçeleri  Takılmıştı”

Elli yılı aşan bu yoğun sanat-edebiyat yaşamınızda sizi etkileyen bir iki olaydan söz eder misiniz?

Az önce de söylediğim gibi yazınsal türler çeşitlidir. Her yazınsal türde beni etkileyen olaylar olmuştur. Hababam Sınıfı’nı Ulvi Uraz, Küçük Sahne’de sahnelerken ben, izleyicileri gider en arkadan seyrederdim. Bir salon dolusu insanın aynı anda gülüp, gene aynı anda düşünüp susuşu bir sanatçı olarak beni etkilemiştir;  ama bizim gibi geri bıraktırılmış bir ülkede mutlulukları duymak her zaman sanatçıların hakkı olmuyor

Sınıf adlı şiir kitabım toplatıldığında, bileklerime kelepçe vurulup da mahkemeye götürülürken de çok etkilenmiştim; ama bu defa ki bir ara etkilenmeydi.

Bu acı içindeyken bile övündüğüm anlar oldu.

Şiirlerim, yüzünden içeri atılmış, hapsedilmiş ilk sanatçı ben oluyordum. Şiirlerim yüzünden bileklerime faşizmin kelepçesi takılmıştı böylece.

Ama bu durumumla bir iki eleştirmen arkadaş, bir de hukukçu Çetin Yetkin ‘Siyasi İktidar Sanata Karşı’adlı yapıtında kendi mesleğine yakışır şekilde bu olayı belirtmiştir. İsterdim ki bu işi bizim diğer araştırmacı ve eleştirmenler de yapsınlar. Toplumcu gerçekçi siirlerimiz tek tek ele alınarak nereye kadar geldiğimizi ortaya çıkarıp belirtsinler. Ama her vesileyle geçiştirmişlerdir. Çoğu eleştirmenlerimiz bu olayların farkında bile değillerdir sözüm ona. Zamanında bir şairin şiirleri yüzünden bileklerine kelepçe vurulup içeri atılması bir araştırma konusu olmazsa, bu günkü gençlerimizin kurşunlanarak yerlere serilmeleri gerçeğine de varılmaz. Bu günkü devrimci gençlerimiz kültür mirasları olan bizim kuşağı ve mücadele ettiğimiz zamanı bilmelidirler, bilmek zorundadırlar. Her olayı zamanında değerlendirmek, devrimci aydın ve sanatçıların temel görevidir.

Yetmişine gelmiş bizim gibi yaşlı kuşaklar “Bizde varız!.. ” diyerek aradaki kopukluğa dikkat çekiyorsak, bunun ne anlamı kalır. O zaman araştırmacı arkadaşlar görevlerini yapmamışlar demektir. Bizim zorlamamız değil, hayatın zorlamasıdır bu. Bizim öfkeli, yaşlı 1940 kuşağının kendi savunmasını gene kendisinin yapmak zorunda kalması acıdır. Bizler zaten1940-45 yılları arasında faşizme karşı direnmeseydik, bizi o zaman çoktan silmişlerdi. Oysa şimdi bir iki kadir bilir eleştirmen arkadaşın dışında gene aynı ilgisizlik sürüyor.

Bir edebiyat-sanat adamı olarak bugüne kadar dış ülkelerden çağrı aldınız mı? Hangi ülkelere gittiniz? Kısaca izlenimleriniz?

Fransa’ya, Bulgaristan’a çağrısız olarak kendi olanaklarımla gittim.Moskova’ya ise çağrılı olarak gittim. Benden önce giden arkadaşlar benim oraya çağrılı çağrısız gidemeyeceğimi düşünmüş olacaklar ki çok rahat konuşmuşlar.1940 kuşağının sosyal kaderlerinden biri de budur bence. Oralarda gördüm ki bizim kuşak için iyi şeyler hazırlanmamış. Yalnızca Sofya’da benim şairliğim üstüne ufak bilgi kırıntıları olduğunu gördüm. Bunun dışında ben, yazınsal alanda hiç bir eylemi olmayan, tüberküloz hastası biri olarak tanıtılmışım. Ne mizahçıyanım, ne tiyatro, ne de şair yanım biliniyordu. Ve bu o kadar güzel   anlatılmıştı ki ben, “Yahu ben mizah yazarıyım. Şu şu eserlerim var. Baskı üstüne baskılar yaptı” demek zorunda kaldım. Onlar da şaşırdılar. Demek ki bizden önce oralara gidenler, ya da oralarda bizim sanat ve edebiyatımızı inceleyenler yalnızca görmek istediklerini biliyorlardı. Buna bir değil bir kaç örnek birden verebilirim.

Ekber Babayef’in Antolojisi!

Ekber Babayef bir Türk Mizah Antolojisi hazırlamıştı. Mizah yazarı olan ya da olmayan bir çok sanatçı bu antolojide sayfalarca yer aldığı halde ben sadece bir buçuk sayfayla bir köşeye iliştirilmiştim.

Tanınmış bir mizah yazarımıza ise tam yetmiş beş sayfa ayrılmıştı. Burada bir oransızlık olduğunu söyleyerek Ekber Babayef’le Sofya’daTürk asıllı yazarların önünde tartıştım. Ekber Babayef, antolojideki yazıların büyük çoğunluğunu Aziz Nesin’den sağladığını söyledi. “Şu halde” dedim, “Aziz Nesin’in derleyip toparladığı yazıların altına siz kendi adınızı koydunuz ve Türk Mizah Antolojisi 

olarak yayınladınız. ”

Tabii bunları Ekber Babayef’in sağlığında da yazıp söylediğim için şimdi de rahatça söyleyebiliyorum. Bir ölünün arkasından söylemiş olmuyorum; ama şimdi sırası mı dersen, ben de konuşmamızın doğrultusu buralara kadar geldiği için söylüyorum. Bu antoloji meselesi her zaman içimde onarıl

maz bir yara olmuştur. Çok usta bir mizahçı da olsa yetmiş beş sayfa yer verilen bir antoloji de benim yerimin bir buçuk sayfa olmaması gerekirdi. Bu büyük bir haksızlıktır.

Ekber Babayef’e “Hababam Sınıfı’nı okudun mu? Meşrutiyet Kıraathanesi’ni okudun mu? Bizim Koğuş ya da Pijamalılar adlı kitabım var, okudun mu? Dolmuş mizah dergisindeki yazılarımı okudun mu?” dediğimde bunlardan hiç haberli olmadığını gördüm. “Arkadaşım, sen mecbur değildin böyle bir antoloji çıkarmaya” deyince haklı olarak bana kızdı. Çünkü kimse açıkça eleştirilmekten hoşlanmaz. Hele hele bu eleştirme , Sofya’da Türk asıllı yazarların ortasında olunca; çünkü Ekber Babayef oraya çok önemli bir iş için, Nãzım’ın şiirlerini derleyip toparlamak için gelmişti.

O zamanlar, yani 1968 yılında “Çok değer verdiğim, (şimdi değil,bunu özellikle söylüyorum) bir sosyalist ülkede yapılan bu açık haksızlıkların yapılması beni çok üzdü. ” dedim. “Bu üzüntüm kişisel olmaktan çok bir sosyalist ülke de yapılan haksızlıktan ileri geliyor” dedim. Ama artık şimdi üzülmüyorum ve buna aldırmıyorum.

Biliyorum ki benim mizah öykülerim,romanlarım, şiirlerim bazı sosyalist zanlısı ülkelerde yayınlanmayacaktır. Bu rahatlığa alıştım içimde böyle bir isteğim, böyle bir sorunum da yok şimdi. Şu var ki bizi yalnız kendi halkımızdan değil, tüm yeryüzü halklarından da uzaklaştırmak, unutturmak isteyenler bir gün gelecek aydın kuşaklar tarafından yargılanacaklardır ve hayırla yad edilmeyeceklerdir.

Bizi dünya halklarından saklamak,kaçırmak isteyenler aynı zamanda bizim konu olarak ele aldığımız halkımızın içyüzünü, özelliklerini, en sağlam yanlarını, neye gülüp neye üzüldüklerini de gizlemek, tanıtmak istemiyorlar demektir. Bu yalnızca benim için değil,halkımız için de suçlanacak bir durumdur.

Simonof’un Sözleri…

Bu sözlerimi canlı, yakın bir anıya daha dayandırmak istiyorum. K.Simonof, Türkiye’ye geldiğinde Ankara’ya da uğramış ve Sovyet Elçiliğindeki bir tanışma toplantısında bir araya gelmiştik. Simonof, Moskova’daki bir demecinde Nãzım’ın dünyanın en büyük şairi olduğunu belirtmişti. T. Ataöv, Simonof’a bu demecini hatırlatarak yönelttiği bir soruya Simonof gene aynı şeyleri söyledi.Peşinden de “Türkiye’de Nãzım gibi çok şairler yetişir” dedi.

Konu mizaha gelince öyle bir mizah yazarınız vardır ki şimdiye kadar Sovyetler Birliği’nde öyle bir mizah yazarı çıkmadı. Türkiye’de de çıkmayacaktır” dedi. Belki bu söz doğru olabilir; ama orta yerde bir de diyalektik materyalizm vardır. Böylesine kesin olarak Simonof’un söyleşisi benim gibi birkaç mizah yazarını düşündürdü,bu sevgi ve güven Simonof’a nereden geliyor acaba dedirtecek kadar. Ben bir soru sormak istedim; ama Simonof’un Dışişleri Bakanlığında işi olduğu gerekçesiyle toplantı dağıldı. Sormaya vakit bulamadım. Ama ertesi günü Yenigün gazetesinde bu kuşkumu belirttim. Neden Türkiye’de Nãzım gibi şairler çıkar da mizah yazarı çıkamazmış diye. Bir-iki mizah yazarımızın dışındaki Türk mizah yazarlarına Sovyetlerde ambargo konulur da Simonof’un diline çevrilmezse yedi bin üyesi bulunan Sovyet Yazarlar Birliği Başkanı olan Simonof da sonunda böylesine kesin  konuşabilecektir. Neyse… Benim üzüntüm bizden sonra gelecekler içindir. İşte geldik, gidiyoruz diyeceğim; ama genç mizah yazarlarımızı da düşünmekte yarar vardır.

Sizin yaşınızda olanlardan A. Kadir, Aziz Nesin, İlhami Bekir Tez veen son geçenlerde H. İzzettin Dinamo’nun yaş ve sanat yılı jübileleri yapıldı.Böyle bir jübilenin sizin için de yapılmasını ister miydiniz?

Benim için böyle bir jübilenin yapılacağını sanmıyorum. Bu  arkadaşlarımızın gerek sanat, gerekse toplum içindeki dürüst tutum ve davranışları, ödün vermeyişleri nedeniyle bu tür törenlerle kutlanmaları en doğal haklarıdır. Beş yıldır İstanbul’dan ayrıyım. Dolayısıyla kuşaktaşlarımdan, Babıali adamı olarak arkadaşlarımdan, eski öğretmen olarak da İstanbul’daki öğretmen toplumundan uzaktayım. Eski arkadaşlarıma, ‘Gözden uzak olan gönülden de uzak olur’ diye bir yakınışta bulunmuyorum. Hem altmış yaşımı çoktan doldurdum, hem de elli yıllık şairlik ve yazarlık süremi aşmış bulunuyorum.

Bu iş burada biter. Beni tek tek anımsayacak olanlara içtenlikle sevgiler.

1979
Söyleşi: Osman Şahin

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Galeano: Sünnilerle Şiiler arasındaki nefretin başlangıcında Ayşe var

Kapat