Ece Temelkuran söyleşisi: “Vay anasına, ben bu tımarhanede miydim!”

Uzaktayken, yanında durduğum, hakkında yazı yazdığım insanları öksüz bırakmışım gibi hissettim bazen. Ben seçmedim bu durumu ama yine de vicdan azabı bana düştü. Tüm kalbimle söylüyorum, çok umurumda değil “sahnede” olmamak, ama yerimize yazar diye gelen ibişlerin iktidarı sahiplenirken söyledikleri yalanları görünce, resmen halk düşmanlığı yaptıklarına tanık olunca, tıpkı yazı yazmayan insanlar gibi küfür etmiyor değilim

Ece Temelkuran, yaklaşık 11 ay önce, kendisini Milliyet’ten transfer eden Habertürk’teki köşesinden yazıları sakıncalı bulunmasıyla oldu. T24’ten Işıl Öz’ün yazar ile medyadan yeni Avrupa’da Türkiye’nin konumuna, Suriye krizinden devam eden açlık grevlerine uzanan bir dizi konuyu konuştuğu söyleşi:

“Kendimi 100 forvetin aynı anda penaltı vurduğu bir kaleci gibi hissediyordum son zamanlarda”

– Bir gazetede sürekli yazmıyor olmak ne hissettiriyor size?

“Demek insanlar böyle hissediyormuş” diyorum sık sık. Son on iki yıldır aralıksız olarak, haftada en az üç kez olmak üzere yazı yazıyordum. Önceki yedi yıl da yine gazetecilik zaten. Dolayısıyla yazı yazmayan biri olmayı -nasıl diyeyim- bildiğim yoktu. Onu tecrübe ediyorum. Hiç artistik cevap veremeyeceğim: Televizyonda tartışma programlarına filan denk geldiğim zaman “Vay anasına! Ben bu tımarhanede miydim!” diyorum. Gerçi benim yazdığım zamandan çok daha abuk sabuk bir yer haline geldi basın, ama gazetelere bakınca da, yazmayan ama kafası çalışan insanların yaşadığı yabancılığı yaşıyorum. “Ne diyorsun kuzum sen” gibi bir uzaklık.

– Olayları dışardan gözlemleme ve durduğunuz yeri gözden geçirme olanağınız olmuştur…

Türkiye’de yazı yazmak fikir üretmek değil çoğu zaman. Yaptığımız şey tavır almak. Ha baba de baba tavır alıyoruz. Ben kendimi 100 forvetin aynı anda penaltı vurduğu bir kaleci gibi hissediyordum son zamanlarda. Tavır alınacak o kadar çok şey oluyor ki memlekette, sırf tavır oluyorsun bir yerden sonra. Bu da entelektüel, hatta bazen de psikolojik bir bönlük getiriyor. Ben kendimden sıkılmıştım biraz.

Ama itiraf edeyim, uzakta olmamın başka bir nedeni de var. Ortadan kaybolduğum zamanda yaptığım bir yolculuğun romanını yazıyorum şimdi. Bu, biraz da edebiyat kafası yani!

– Romanın adı belli mi? Kitap, ne zaman yayımda olacak?

Romanın adı sürpriz olsun. Şubat inşallah.

– Peki, uzaktayken en çok ne dertlendiriyordu sizi?

Uzaktayken, yanında durduğum, hakkında yazı yazdığım insanları öksüz bırakmışım gibi hissettim bazen. Ben seçmedim bu durumu ama yine de vicdan azabı bana düştü. Tüm kalbimle söylüyorum, çok umurumda değil “sahnede” olmamak, ama yerimize yazar diye gelen ibişlerin iktidarı sahiplenirken söyledikleri yalanları görünce, resmen halk düşmanlığı yaptıklarına tanık olunca, tıpkı yazı yazmayan insanlar gibi küfür etmiyor değilim.

‘Endülüs-yeniden’

– Kısa süre önce, Avrupa Kültür Vakfı (ECF) kapsamında Amsterdam’da buluşuldu. Siz de oradaydınız. Toplantı hakında bilgi verebilir misiniz?

O şöyle bir mesele. Son bir yıldır, Avrupa Birliği’ne bağlı Avrupa Kültür Vakfı, her ülkeden seçtiği birer entelektüelle bir çalışma yürütüyor. Yeni Avrupa nasıl olmalı? Malum, demokrasi ve ekonomi krizde. İnsanlığın yeni kerterizi Avrupa’dan çıkabilir mi ya da Avrupa bu konuda ne yapabilir gibi bir çalışmaydı. Başlığı da Yeni Avrupa Söylemi. Amsterdam’daki, bu çalışmanın toplantısıydı. Projenin bundan sonraki adımı ne olabilir diye konuştuk. Benim önerim genel kabul gördü gibi şimdilik. Ben diyorum ki, “Endülüs-yeniden” (Andalucia-reloaded) diye bir alan oluşturulsun ve Arap meydanlarındaki politik birikim Avrupa meydanlarındaki isyanlarla entelektüel ve politik alışverişe girsin. Yeni vatandaş, demokrasi ve politika tanımı buradan yola çıkarak yapılsın. Bakalım, çalışıyoruz işte.

Avrupa’da ortak gelecek?

Ben artık Avrupa’nın eskisi kadar beyaz ve elit olamayacağını düşünüyorum. Temsili demokrasinin krizini izliyoruz Yunanistan ve İspanya’da. Ama bu ülkelerin ve başka Avrupa ülkelerinin isyanlarında gördüğümüz şey artık Avrupalı tanımı içine sadece göçmenlerin değil aynı zamanda “kağıtsızların” da alınması gerektiği.

– Sizce yeni Avrupa’da Türkiye’nin konumu nasıl olur?

Türkiye’nin konumu meselesi karışık. Benim de aslında desteklediğim Ortadoğu açılımı ile memleket tepe sersemi oldu. Yüzyıllık aşağılık duygusu dozaşımı bir özgüven ile tedavi edilmeye çalışıldı: Etrafının düşmanlarla çevrili olduğunu ve Batı’ya ulaşmak için çok çalışmak zorunda olduğuna inanmış Türkiye Cumhuriyeti bireyini “Araplar bize hasta!” gibi bir reçete ile tedavi etmeye çalıştılar. Bir de tabii Twitter’da “Avrupa bize vız gelir” gibi şeyler yazan bir Avrupa ile ilişkilerden sorumlu bakanımız var. Durum, fena halde oksimoron. Gözümüzü Ortadoğu’ya diktiğimiz için kalça nahiyemizi de Avrupa’ya döndük. Coğrafi bir meseleden değil, bir değerler sisteminin topyekün terkinden söz ediyorum. İyi değil tabii. Daha da kötü olacak bana sorarsanız.

‘Öteki müstehcenleştiriliyor’

– Suriye krizi baş gösterdiğinde ne düşündünüz? Tezkerenin altındaki gerçek sizce ne idi?

Gerçek o kadar altta bir yerde değil, bilakis gözümüzün önünde. Yeni bir Ortadoğu kurulacak ve Türkiye burada söz sahibi olmak istiyor. Bunun için de bir alışveriş yapıyor. Başkalarının yapmak istemediği işleri yapacak ve sonunda ülkeye para ve kudret akacak. Beni hasta eden şey bunun adlı adınca söylenmemesi. Onun yerine sanki vicdani bir meseleymiş gibi yutturulmaya çalışılması. Kendi çocuklarının ölümünü, kendi demokrasisinin, insan haklarının mahvoluşunu böyle kılı kıpırdamadan izleyenlerin hepimize Suriye üzerinden vicdan dersi vermesi asap bozucu. Çocuk kandırır gibi! Bu konuda ne olacağını görmek için ABD’deki seçimlerin bitmesini beklemek lazım. Obama şu anda Suriye ile ilgili saldırgan bir politika izleyip de Cumhuriyetçilerle aynı duruma düşmek istemez. Ama seçim bittikten sonra berbat eğlenceler başlayacak. Türkiye de o zaman…. Nasıl derler? Bu yeni haritada yerini alacak.

– Bu ara, Türkiye’de temel haklara saygı ve fikir özgürlüğü başlığı altında bir yazı kaleme almanız istense nereden başlardınız?

“Ötekinin müstehcenleştirilmesi” diye bir yazı yazmayı isterdim. Kendinden başka olanın hayat tarzının müstehcenleştirilerek insanlıktan çıkarılması. Muhalif olanı ‘insan-olmayan’ olarak sunmak sadece iktidarın yaptığı bir şey değil. Herkes bir başkasına aynı şeyi yapmaya başladı bu da temel haklara saygı meselesinin bir demokrasi kültürü hadisesi olarak yok olduğunun bir göstergesi.

‘Yazılmayacak, dendi yazılmıyor ‘

KCK ve PKK’lı tutuklu ve hükümlülerin devam eden açlık grevleri, uzun bir süre ne iktidarın, ne muhalefetin, ne de medyanın gündemine girebildi, bu duyarsızlığı nasıl yorumlarsınız?

Daha ne yorumlayayım. Yorumladığım için işimizden olduk zaten. “Emret komutan” diye bir yazı yazmıştım. Meraklısı dönsün okusun. Uludere’yi yazmayanların, Uludere’den sonra kendisine “tasmalı” denmesine isyan etmeyenlerin açlık grevini yazmaması da doğaldır. “Yazılmayacak” dendi yazılmıyor. Kaldı ki Türkiye medyasındaki ırkçılık, asker, tek taraflılık mantığı yeni değil. Bu açlık grevlerini 1993’den beri takip ederim, kitabını yazmışım, daha ölümler onları aşmadan kimsenin kılının kıpırdadığını görmedim. Bu memleket böyle. Çok gaddar. Yeni değil yani. Hayata Dönüş Operasyonu’ndaki tavır ne ise şimdi de o.

Toplumun tepkisi?

Adı konmamış bir savaş yaşıyor bu ülke 40 yıldır. Her eve bir ateş düşmüş. Ama kabul edilmiyor bu savaş ve yaşananlar inkar ediliyor. Bu derinlikte ve bu ebatta bir inkar, delirtir. İnsanları da toplumu da delirtir. Hasta edilmiş bir toplumdan söz ediyoruz. Seçimleri, yönelişleri, tepkileri de bununla doğru orantılı. Maalesef öyle.

– Özgür medyanın sesinin çoğalmasını beklemek çok mu naif sizce?

Naif olsa ne olacak? Yapmayacak mıyız?

‘Türkiye’de sivil yer değiştirdi’

– 29 Ekim yürüyüşünde yaşananlara ne dersiniz, polisin biber gazı ile müdahalesi nasıl açıklanır?

Gaz, hiçbir insanın yedikten sonra tadını unutamayacağı bir rezillik.

Polis müdahalesi kanıtladı ki artık Türkiye’de “sivil” yer degiştirdi. Türkiye’deki herkes bu biber gazının tadını öğrendiğinde belki empati denen mesele çözülmüş olacak. Kimsenin bir saniye maruz kalmaması gereken bir kitlesel işkence yöntemi biber gazı. Diğer yandan şunu da söylemek isterim: Kürtler geçen yaz her gün yediler bunu. Cumhuriyet Bayramı yüzünden biber gazı yiyenlerin o günlerde bunu ne kadar umursadığını çok merak ederim. Bence birileri bu konuda bir röportaj yazısı yazmalı. Hoş olur.

– Sizce 89. yılında nasıl bir Cumhuriyet yaşanan?

Shakespeare’in dediği üzere “Beğendiğiniz Gibi!”

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Cemal Süreya Şiirinde Bedenin Yazınsallaşması: Beden İlgisi – Mehmet Selim Ergül

Karşıt kavramlar olan "ruh" ya da "zihin" ile birlikte anılan "beden", felsefede "Karşılıklı Etkileşimcilik" ve "Paralelizm" adlı öğretilerde iki farklı...

Kapat