Psikoanalitik Kuram’ın Kurucusu Freud’a Göre İnsanoğlunun Mutluluğa Ulaşma Olasılığı

Sigmund FreudPsikanaliz yönteminin yaratıcısı Sigmund Freud (1856-1939), hayatının büyük kısmını Viyana’da geçirmiştir. Tıp eğitimi alan Freud daha sonra psikolojik vakalar üzerinde yoğunlaşmıştır. Birçok nevrozun güçlü bilinçaltı etkenlere bağlı olduğunu deneysel olarak keşfetmiştir ve bilinçaltı etkenleri bilinçlilik alanına taşımayı amaçlayan psikanaliz tekniklerini geliştirmiştir.

İnsan davranışlarında bilinçaltı güdünün özellikle de bastırılmış cinsel ve agresif içgüdülerin oynadığı büyük rolü keşfetmesi sebebiyle çok büyük öneme sahiptir.
Bu, sadece psikiyatri alanında önemli ilerlemelere yol açmamış, işlev sahibi, normal bildiğimiz insana ilişkin algımızı tümüyle altüst etmiş, On Dokuzuncu yüzyılın iyimserliğini hayli karanlık bir resimle değiştirmiştir. Freud’un geç dönem yazıları genellikle uzmanlaşmamış okuyuculara yöneliktir ve çoğunlukla kültür sorunlarıyla ilgilenmiştir. Medeniyet ve Hoşnutsuzlukları (Civilization and its Discontens-1930) isimli eserinden yapılan aşağıdaki alıntı Freud’un kötümser görüşlerinden bazılarının açık ifadesidir.

Medeniyet ve Hoşnutsuzlukları*
İnsanoğlunun Mutluluk Arayışının Olumlu Sonuçlanması Olası mıdır?

Bize göre hayat çok zordur; çok fazla acı, çok fazla hayal kırıklığı ve imkânsız görevler gerektirmektedir. Hafifletici çareler bulmadan yapamayız. Yardımcı kurgulardan vazgeçemeyiz. (…) Üç adet yol bulunabilir: acımız hakkında az düşünmemize sebep olan güçlü ilgi sapmaları; acıyı azaltarak onun yerine geçen doyumlar ve bizi acıya duyarsız hale getiren alkollü maddeler. Bu tür bir şey kaçınılmazdır. Voltaire, insanların bahçelerini ekmeleri gerektiği tavsiyesiyle Candide’ini daha yakına getirirken ilgi sapmasını amaçlamaktadır; bilimsel çalışma aynı türün başka bir çeşididir. Sanatın sunduğu gibi ikame doyumlar gerçeklikle çelişen fakat yine de fantezinin zihinsel yaşamda kendine ayırdığı yer sayesinde aklı tatmin edici yanılsamalardır. Alkollü maddeler bedenimizi etkilemekte, kimyasal süreçleri değiştirmektedir. Bu dizide dinin nereye ait olduğunu bulmak çok basit değildir. Oldukça uzağa bakmamız gerekmektedir.

“İnsan yaşamının amacı nedir?” sorusu sayısız kere sorulmuştur; ancak hiçbir zaman tatmin edici bir yanıt alamamıştır; belki de bu tür bir cevaba imkân vermemektedir. Birçok sorgucu kişi yaşamın hiçbir amacı olmadığı ortaya çıkarsa yaşamın kendileri için bütün değerini kaybedeceğini eklemiştir. Fakat bu tehditler hiçbir şeyi değiştirmemektedir. Tam tersine başka ifadelerde zaten alışık olduğumuz insan ırkının üstünlüğüne olan inancı önceden varsaydığı için bir kişinin bu soruyu reddetme hakkı varmış gibi görünmektedir. İnsanların hizmetinde olmak üzere tasarlanmadıkları sürece hayvanların yaşamlarının amacının ne olduğunu hiç kimse sormamaktadır. Fakat bu da tutmayacaktır çünkü kişi bir sürü hayvanla onları tanımlamak, sınıflamak ve çalışmak dışında hiçbir şey yapamaz; sayısız tür yaşayarak, ölerek veya insanlar onlara göz koymadan nesli tükenerek bu tür bir kullanıma konulmayı bile reddetmiştir. Bu nedenle, yaşamın amacı sorusuna sadece din cevap verebilir. Kişi, yaşamda amaç fikrinin din sistemiyle ayakta durduğu ve çöktüğü sonucunu çıkarmakla yanılmamış olur.

Bu nedenle, daha az iddialı bir sorun olan insanların davranışlarının, yaşamlarının amacı ve hedefi olarak neleri ortaya çıkardığı, yaşamdan ne talep ettikleri ve onun sayesinde ne elde etmeyi istedikleri sorununa döneceğiz. Buna verilecek cevap şüphesiz şudur: Mutluluğu ararlar, mutlu olmak ve öyle kalmak isterler. Bu çabanın bir olumlu bir de olumsuz olmak üzere iki yönü vardır; bir taraftan acıyı ve rahatsızlığı diğer taraftansa yoğun zevk tecrübesini yok etmeyi amaçlamaktadır. Dar anlamda “mutluluk” kelimesi sadece sonuncuyla ilişkilidir. Bu yüzden insan aktiviteleri birine göre ya büyük çoğunlukla ya da özel olarak gerçekleştirmeyi düşündükleri bu çifte amaçla ilişkili olarak iki yöne ayrılmaktadır.

Gördüğümüz üzere, yaşamın amacı programını düzenleyen sadece zevk ilkesidir. Bu ilke, zihinsel aygıtların çalışmasına en başından beri hükmetmektedir; etkinliğine ilişkin hiçbir şüphe olamaz fakat programı bütün dünyayla, insanla olduğu kadar evrenle çelişki içerisindedir. Uygulamaya bir türlü konulamamaktadır, maddelerin bütün oluşumu ona karşı çalışmaktadır; kişinin “mutlu” olmak niyetinin “Yaratılış” planına dahil edilmediği söylenebilir. En dar anlamında mutluluk denilen şey büyük yoğunluğa ulaşan ve doğası gereği sadece geçici bir tecrübe olabilecek bastırılmış ihtiyaçların çoğunlukla ansızın tatmininden gelmektedir. Zevk ilkesi tarafından istenen herhangi bir koşul uzatılırsa hafif bir rahatlık hissiyle sonuçlanmaktadır; sadece yoğun bir şekilde çelişkilerden ve daha az yoğun bir şekilde de kendi içlerinde durumlardan zevk almaya kurulmuşuz. Bu yüzden mutluluk ihtimallerimiz en başından kendi bünyemiz ile sınırlıdır. Mutsuz olmak daha kolaydır. Acı çekme üç alandan gelmektedir: Çürümeye ve bozulmaya mahkûm ve tehlike işaretleri olarak endişe ve acıdan bile vazgeçemeyen kendi bedenimizden, yıkımın en güçlü ve en acımasız güçleriyle bize öfkelenebilecek dış dünyadan ve son olarak diğer insanlarla olan ilişkilerimizden. Bu son kökenden gelen mutsuzluğu belki de diğerlerinin hepsinden daha acı verici bulmaktayız; en az diğer kaynaklardan gelen acı kadar kaçınılmaz bir kader olmasına rağmen sonuncuyu aşağı yukarı gereksiz bir ek olarak görme eğilimindeyiz.

Acı çekme olasılıklarının baskısı altında, insanlık mutluluk isteklerini azaltmaya alıştıysa, kişi sadece mutsuzluktan ve beladan kaçtığı için mutlu olduğunu düşünüyorsa genel olarak acıdan kaçmak zevki arka plana almaya zorluyorsa zevk ilkesi bile dış çevrenin etkisi altında daha denkleştirici gerçeklik ilkesine dönüşür. Yansıma, bu görevi gerçekleştirmeyi denemenin çok farklı yolları olduğunu göstermektedir ve bu yolların hepsi yaşam sanatında çeşitli bilgelik ekolleri tarafından tavsiye edilmiş ve insanlar tarafından uygulamaya konulmuştur. Bütün arzulara aşırı doyum, kendini hayattaki en cazibeli rehber ilke olarak öne çıkarmaya zorlamaktadır fakat dikkat yerine eğlenceyi seçmeyi gerektirmekte ve kısa bir hoşgörüden sonra kendini cezalandırmaktadır. Acıdan kaçınmanın asıl güdü olduğu diğer yöntemler çoğunlukla yönlendirildikleri acı kaynağına göre farklılık göstermektedir. Bu önlemlerden bazıları aşırı, bazıları ılımlı, bazıları tek yönlüdür ve bazıları ise konunun çeşitli yönleriyle aynı anda ilgilenmektedir. Gönüllü yalnızlık, yani diğerlerinden uzaklaşma insan ilişkilerinden doğabilecek mutsuzluğa karşı en hazır kalkandır. Bunun ne anlama geldiğini biliyoruz: Bu yolda bulunan mutluluk, huzurun mutluluğudur. Zorluk tek başına çözülecekse kişi, korkunç dış dünyaya karşı kendini sadece başka bir yöne dönerek koruyabilir. Aslında daha iyi başka bir yol daha vardır: bu yol insanlığın geri kalanıyla bir araya gelmek ve doğaya saldırmak böylece bilimin rehberliği altında insan iradesine boyun eğmeye zorlamaktır. O zaman kişi herkesle birlikte bütün insanlığın iyiliği için çalışır. Fakat acıyı gidermenin en ilginç yöntemleri organizmanın kendisini etkilemeyi amaçlayanlardır. Son analizde hissedilen bütün acı duyudan başka bir şey değildir; sadece onu hissettiğimiz sürece var olur ve biz onu sadece organizmamızın belirli özelliklerinin sonucunda hissederiz.

Bedeni etkilemenin en ilkel fakat en etkili yöntemi kimyasal olan yani uyuşturucu özelliği olandır. İnsanların uyuşturucu maddelerin vücuttaki işleyişini tamamen anladığını sanmıyorum fakat vücuda yabancı belirli maddelerin kan veya dokularda mevcut bulunduğunda doğrudan memnun edici duygulara sebep olduğu ve ayrıca algı koşullarımızı çekilmez duygulara karşı hissiz hale getirecek şekilde değiştirdiği bir gerçektir. Bu iki etki yalnızca aynı anda meydana gelmemekte ayrıca birbirlerine sıkı sıkı bağlı görünmektedir. Fakat vücudumuzun kimyasal yapısında da aynı etkiyi yaratabilecek maddelerin olması gerekir çünkü hiçbir uyuşturucu madde almadan da uyuşturucunun yarattığına benzer bir durumun ortaya çıktığını, en azından korkunç çılgınlık durumunu biliyoruz. Bunun yanı sıra, normal zihinsel yaşamımız kolaylıkla hangi zevkin alındığına göre değişiklikler göstermektedir; bununla birlikte acıya karşı azalmış veya artmış duyarlılık görülmektedir. Ne yazık ki zihinsel süreçlerin zehirli yönü şimdiye kadar bilimsel araştırmaya konu olmamıştır. Mutluluk mücadelesinde ve acının engellenmesinde uyuşturucu maddelerin yararları o kadar üst sıralarda yer almaktadır ki hem bireyler hem de ırklar libido ekonomilerinde3 onlara belirli bir yer vermişlerdir. Kişinin onlara borçlu olduğu şey sadece hemen zevk almak değil ayrıca dış dünyanın şiddetle arzulanan bu özgürlüğünün bir ölçüsüdür. İnsanlar yardım alarak “ilgilerini bastırmaktan” kurtulabileceklerini, istedikleri an gerçeğin baskısından sıyrılabileceklerini ve acı veren duyguların girmediği, kendilerine ait bir dünyada bir sığınak bulabileceklerini bilmektedirler. Uyuşturucu maddelerin tehlikeli ve zararlı olmasına sebep olanın bu özellik olduğunun farkındayız. Belirli şartlar altında insanlığın gelişmesinde kullanılabilecek değerli enerjilerin boşuna harcandığı görüldüğünde bu maddeler suçlanacaktır.

Zihinsel donanımımızın karmaşık yapısı birçok başka etkiyi de kabul etmektedir. İçgüdülerin doyumu mutluluktur fakat dış dünya açlık çekmemize izin verdiğinde ve ihtiyaçlarımızı karşılamamızı reddettiğinde büyük bir ıstırabın sebebi haline gelirler. Böylece, kişinin bu dürtüleri etkileyerek bir kısım acıdan kaçabileceği umudu doğmaktadır. Acıya karşı bu tür bir savunma artık duyumsal donanımla ilişkili değildir; ihtiyaçlarımızın iç kaynaklarını kontrol etmeye çalışmaktadır. Aşırı hali, Doğu’nun bilgeliği tarafından öğretildiği ve Yogilerin uyguladığı gibi içgüdülerin yok edilmesini içermektedir. Başarılı olduğunda diğer bütün aktivitelerden vazgeçmeyi gerektirdiği (bütün hayatı feda etmeyi) doğrudur ve yine başka bir yolla getireceği tek mutluluk huzurun getireceği mutluluğudur. Amaç o kadar uç olmadığında ve sadece içgüdülerin kontrolü arandığında aynı yol kullanılmaktadır. Durum böyleyken gerçeklik ilkesini tanıyan daha yüksek zihinsel sistemler üstünlüğe sahiptir. Bu durumda doyumun amacı hiçbir şekilde terk edilmemektedir; acıya karşı belirli derecede koruma sağlanmaktadır çünkü tatmin eksikliği, içgüdüler kontrol altında tutulduğunda dizginlenmedikleri zamandan daha az acıya sebep olmaktadır. Diğer taraftan bu, elde edilebilir haz derecesinde inkâr edilemez bir azalmayı yanında getirmektedir. Vahşi, evcilleştirilmemiş arzunun ürettiği mutsuzluk duygusu frenlenmiş bir isteğin tatmin edilmesinden kıyaslanamaz bir şekilde daha yoğundur. Sapkın güdülerin dayanılmazlığı ya da belki de genel olarak yasak şeylerin cazibesi bu şekilde ekonomik anlamda açıklanabilir.

Acıya karşı korunmanın bir diğer yöntemi de zihinsel donanımımızın izin verdiği ve sayesinde esneklik anlamında çok şey kazandığı libido yer değiştirmelerini kullanmaktır. O zaman görev; içgüdüsel amaçları, dış dünya tarafından öfkelendirilmeyecekleri yönlere aktarmaktır. İçgüdüleri iyiye yönlendirme buna yardımcı olmaktadır. İnsan zihinsel ve entelektüel çalışmasından zevk alma kapasitesini nasıl yeteri kadar yükselteceğini bildiğinde başarısı çok büyük olur. O zaman kaderin ona karşı çok az gücü kalır. Bir sanatçının yaratıcılığından, fantezilerini cisimleştirmesinden veya bir bilimadamının sorunları çözmekten ya da gerçeği keşfetmekten aldığı gibi bir tatmin duygusu bir gün kesinlikle meta psikolojik olarak tanımlayabildiğimizde özel bir niteliğe sahip olacaktır. O zamana kadar sadece mecazi olarak bize “daha üstün ve daha iyi” göründüğünü fakat tatmin edici bariz ilkel içgüdülerinkiyle karşılaştırıldığında yoğunluğunun azaltıldığını ve ayrıldığını söyleyebiliriz; bize fiziksel olarak baskı yapmaz. Fakat bu yöntemin zayıf noktası, yaygın bir şekilde uygulanabilir olmamasıdır; çok az kişi için kullanılabilirdir. Yeteri kadar yaygın olarak bulunmayan özel yetenekler ve yatkınlıkları önceden gerektirmektedir. Bu, çok az sayıda kişiye bile acıya karşı tam koruma sözü vermemektedir; kaderin oklarına karşı dayanıklı bir zırh oluşturmaktadır ve bir kişinin kendi vücudu kendisi için acı kaynağı haline geldiğinde ise genellikle başarısız olmaktadır.

Bu davranış yeteri kadar açık bir şekilde amacını ortaya koymaktadır, bu amaç kişinin, aklın daha iç kısımlarında mutluluğu arayarak kendini dış dünyadan bağımsız hale getirmesidir; bir sonraki yöntemde aynı özellikler daha da belirgindir. Gerçeklikle bağlantısı hâlâ gevşektir; tatmin duygusu aralarında ayrılık ve verdikleri zevke müdahale etmesine izin verilen gerçeklik olmadan tanınan yanılsamalar aracılığıyla elde edilmektedir. Bu yanılsamalar, aynı zamanda gerçeklik duyusu geliştiğinde gerçeklik testinin taleplerinden muaf kılınan ve gerçekleştirmesi çok zor olabilecek istekleri yerine getirmek amacıyla ayrılan fantezi dünyasından kaynaklanmaktadır. Bu fantezi zevklerinin başında kendileri yaratamayan kişilere sanatçı aracılığıyla açılan sanat eserlerinin hazzı bulunmaktadır. Sanatın etkisine karşı duyarlı olan kişiler ona mutluluk kaynağı ve yaşam tesellisi olarak yeteri kadar yüksek bir değer biçmeyi bilmez. Fakat sanat bizi hafif bir uyuşturucu gibi etkilemektedir ve yaşamın zorluklarından kaçacak geçici bir sığınaktan başka hiçbir şey sağlayamaz; etkisi, gerçek acıyı unutmamızı sağlayacak kadar güçlü değildir.

Diğer bir yöntem ise daha enerjik ve daha detaylı işlemektedir. Bu yöntem, gerçekliği, bütün acının kaynağı olarak görmekte ve birlikteyken hayatı çekilmez kılan ve bu yüzden kişinin herhangi bir şekilde mutlu olacaksa bütün ilişkilerini kesmesini gerektiren tek düşman olduğunu düşünmektedir. Yalnızlığı seven kişi bu dünyaya sırtını dönmektedir; onunla yapacak hiçbir şeyi olmayacaktır. Fakat kişi bundan fazlasını yapabilir; onu yeniden yaratmayı, yerine en dayanılmaz özelliklerin ortadan kaldırıldığı ve kişinin kendi isteklerine uygun olanların yerini aldığı yeni bir tane inşa etmeyi deneyebilir. Umutsuzluğu ve isyanı içinde bu yola çıkan kişi genellikle çok uzağa gidemeyecektir; gerçeklik onun için güçlü olacaktır. Delirecektir ve genellikle bu çılgınlık nöbetinde yanında, kendisine yardım edebilecek hiç kimseyi bulamayacaktır. Fakat her birimizin, dünyanın kendimiz için dayanılmaz olan yönlerinin yerine arzu gidermeyi koyarak ve bu aldanmayı gerçekliğe taşıyarak bir şekilde paranoyak gibi davrandığımız söylenmektedir. Çok sayıda insan bu çabayı hep birlikte gösterdiğinde, mutluluk güvencesi ve gerçekliğin aldatıcı dönüşümü yoluyla acıya karşı korunmayı elde etmeye çalıştığında özel önem kazanacaktır. İnsanlığın dinleri de bu türün kitle aldanmaları olarak sınıflandırılmalıdır. Bir aldanmayı paylaşan kimsenin bu durumu böyle kabul etmeyeceğini söylemeye gerek bile yoktur.

İnsanın mutluluğu elde etmek ve acıyı uzakta tutmak için denediği bütün yöntemleri sıraladığımı düşünmüyorum ve bu materyalin farklı bir şekilde düzenlenmiş olabileceğini ben de biliyorum. Unuttuğum için değil, bizi başka bir bağlantıda ilgilendireceği için bu yöntemlerden bir tanesinden hiç bahsetmedim. Diğer insanların yaşam sanatını icra etme yollarını unutmak nasıl mümkün olur! Bu yöntem, karakteristik özellikleri bir araya getirebilme kapasitesi nedeniyle son derece dikkat çekici. Hiç şüphesiz, -en iyi ifade edebileceğimiz şekliyle- bu yöntem de kaderin bağımsızlığını gerçekleştirmeye çalışmakta ve bu amaçla zihinde tatmin aramaktadır ve daha önce bahsettiğimiz gibi libidonun yer değiştirmesi için kapasite kullanmaktadır. Fakat dış dünyaya sırtını dönmemekte, aksine hedefine sıkı sıkıya bağlanmakta ve bunlarla olan duygusal ilişkide mutluluk elde etmektedir. Fakat bezgince geri çekilmenin amacı olan acıdan kaçınma çabasından memnun değildir; üstelik aldırış etmeden yanından geçmekte ve mutluluğun gerçekleştirilmesine dair kökleşmiş ve tutkulu çabasına sıkı sıkıya tutunmaktadır. Belki de bu hedefe bu yöntemle diğer yöntemlerde olduğundan daha çok yaklaşmaktadır. Elbette aşkı her şeyin merkezi haline getiren ve bütün mutluluğu sevmek ve sevilmekten bekleyen bir yaşam tarzından bahsetmekteyim. Bu yaklaşım hepimiz için yeterince tanıdıktır; aşkın kendini açığa vurduğu hallerden biri yani cinsel aşk bize çok kuvvetli zevkli bir duygunun en yoğun tecrübesini yaşatmaktadır ve böylece mutluluk çabalarımız için bir prototip sağlamaktadır. Mutluluğu onunla ilk karşılaştığımız yol boyunca aramakta ısrar etmemizden daha doğal ne olabilir? Bu yaşam şeklinin zayıf tarafı çok açıktır; bu zayıflığı olmasaydı hiçbir insanoğlu mutluluğa giden bu yolu birbirlerinin yararına terk etmeyi düşünmezdi. Âşık olduğumuz zamanki kadar acıya karşı dayanıksız ve aşkımızın amacını veya sevdiğimiz kişinin aşkını kaybettiğimiz zamanki kadar perişan halde mutsuz olamayız. Fakat bu durum mutluluğu aşk üzerine kuran yaşam tarzının hikâyesini bitirmemektedir; onun hakkında söylenecek daha çok şey vardır.

Burada, hayattaki mutluluğun, ister insan şekillerinin ve davranışların güzelliği olsun, ister doğal nesnelerin güzelliği olsun, ister manzaraların güzelliği olsun, isterse sanatsal ve hatta bilimsel eserlerin güzelliği olsun nerede bulunabilirse güzellikten alınan hazzın içinde ilk ve öncelikli olarak arandığı ilgi çekici durumu düşünmeye devam edebiliriz. Yaşamın bir amacı olarak estetik yaklaşım acı tehdidine karşı çok az koruma sağlamaktadır fakat aynı zamanda bu acıyı büyük oranda da telafi edebilmektedir. Güzellikten alınan haz belirli ve uyuşturucu bir duyu üretmektedir. Güzellikte açık bir kullanım yoktur; kültürel sebeplerden dolayı bu kullanımın gerekliliği açık değildir fakat medeniyet onsuz yapamaz. Estetik bilim, maddelerin güzel olarak düşünüldüğü koşulları araştırmaktadır, güzelliğin doğası veya kaynağı hakkında hiçbir açıklama verememektedir; alışıldığı üzere sonucun olmaması anlamsız sözcük seli altına saklanmıştır. Maalesef psikanaliz de güzellik için diğer şeylerden daha az söyleyecek söze sahiptir. Cinsel duyu alanından kaynaklanması kesin olan tek şey gibi görünmektedir; güzelliğe duyulan aşk ket vurulmuş bir amaca sahip bir hissin en iyi örneğidir. “Güzellik” ve “çekicilik” öncelikle cinsel bir nesnenin nitelikleridir. Görüldüğünde her zaman heyecan yaratan genital organların kendilerinin neredeyse hiç güzel bulunmamaları dikkate değerdir; diğer taraftan güzelliğin niteliği belirli ikincil cinsel özelliklere bağlıymış gibi görünmektedir.

Bu düşüncelerin eksikliğine rağmen bu tartışmanın sonunda birkaç söz söyleme cesaretini göstereceğim. Zevk ilkesinin bizi zorla yönlendirdiği mutlu olma amacı elde edilebilir değildir fakat bir şekilde mutluluğun elde edilmesine daha da yaklaşma çabasından vazgeçmeyebiliriz, daha da ötesi vazgeçemeyiz. Mutluluk için çok farklı yollara girilebilir: bazıları amacın olumlu yönünün yani zevk almanın peşindeyken diğerleri olumsuz yönün, yani acıdan kaçınmanın peşindedir. Bu yolların hiçbiri bize arzuladığımız şeyi veremeyecektir. Elde edilebilir olduğunu gördüğümüz bu değişime uğramış algıya göre, mutluluk her bireyin libido ekonomisinin sorunudur. Bu konuda herkese uyan egemen bir reçete bulunmamaktadır; herkesin kendi başına hangi yol aracılığıyla saadete ulaşacağını bulması gerekmektedir. Farklı etkenlerin hepsi kişinin seçimini etkilemek üzere çalışacaktır. Bu, dış dünyada ne kadar gerçek doyum elde edebileceğine, kendini ondan bağımsız kılmayı ne kadar gerekli bulacağına ve son olarak arzularına uygun şekilde onu değiştirme gücüne olan inancına da bağlıdır. Bu kademede bile dış düşüncelerin dışında bireyin zihinsel yapısı belirleyici bir rol oynayacaktır. Ağırlıklı olarak erotik bir insan her şeyden önce diğerleriyle duygusal ilişkileri seçecektir; daha kendini beğenmiş olan narsist tip ise kendi ruhunun daha iç kısımlarındaki temel tatminleri arayacaktır; hareket insanı ise gücünü tecrübe edebildiği dış dünyayı asla terk etmeyecektir. Narsist tiplerin ilgileri, sahip oldukları hünerler ve güdülerini iyiye yönlendirme kabiliyetlerinin derecesi ile belirlenecektir. Herhangi bir seçimin üzerine fazla gidildiğinde bu durum kendi kendini cezalandıracaktır. Tıpkı dikkatli bir işadamının bütün sermayesini tek bir alana yatırmaktan kaçınması gibi bilgelik de büyük ihtimalle bizi, bütün mutluluğumuzu sadece bir alandan beklemememiz konusunda uyarmaktadır. Başarı hiçbir zaman kesin değildir; birçok etkenin işbirliğine bağlıdır belki de zihinsel yapının kendini dış dünyaya adapte etmesi ve daha sonra bunu zevk almak için kullanması kadar başka hiçbir şeye bağlı değildir. Özellikle kötü içgüdüsel bir yapıyla doğan ve libido unsurları daha sonraki yaşamında başarılı olması için gerekli dönüşüm ve değişikliği geçirmeyen bir kişi, dış çevresinden mutluluk elde etmekte, özellikle de daha zor görevlerle karşılaştığında zorlanacaktır. Bu tür kişiler için yaşamla başa çıkmanın son bir olasılığı kalmaktadır ve bu olasılık onlara en az doyumu sunmaktadır; genelde nevrotik bir hastalığa doğru ilerleme halini almaktadır ve insanlar bunu genellikle gençken benimsemektedir. Mutluluğu elde etme çabaları ilerleyen yıllarda hiçbir sonuca varmayan kişiler, teselliyi kronik uyuşturucu kullanımında bulmakta ya da umutsuzca psikoza karşı koymaya çalışmaktadır.

Din, kendisinin mutluluğa ulaşma ve acıdan korunma yolunu herkese aynı şekilde vurgulayarak seçim ve uyum ölçütlerini sınırlamaktadır. Yöntemi, yaşamın değerini kötülemeyi ve bir aldanma gibi bozulmuş gerçek dünyanın görüşünü ilan etmeyi gerektirmektedir ve bunların her ikisi de zekânın üzerinde korkutucu bir etkiye sahiptir. Zihinsel gelişmemişliğin zorla kabul ettirilmesi ve kitle aldanmasının teşvik edilmesi pahasına din birçok insanı bireysel nevrozdan kurtarmaktadır. Söylediğimiz üzere insan için elde edilebilir mutluluğa ulaşılabilecek birçok yol vardır fakat insanı mutluluğa götüreceği kesin olan hiçbir yol yoktur. Din de verdiği sözleri tutamaz. İnançlı insanlar sonunda kendilerini Tanrı’nın “esrarengiz kararı” hakkında konuşacak kadar tükenmiş bulduklarında ıstıraplarında kendilerine kalan her şeyin mutluluğun geriye kalan son tesellisi ve kaynağı olarak koşulsuz teslimiyet olduğunu kabul ederler. Bir kişi bu sona gelmeye gönüllüyse büyük bir ihtimalle daha kısa bir yolla oraya zaten ulaşmış demektir.

*Sigmund Freud, Civilisation and its Discontents, çeviri James Strachey., W. W. Norton & Company, Inc., New York, 1961.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Bir adın vardı senin, peşinde de üç büyük şair: Tomris Uyar

“Bir insan ne zaman ölür?” sorusuna Romalılar, eski bir taş yazıtta şöyle yanıt vermişler: “Onu en son anan insan öldüğü...

Kapat