Pınar Öğünç ile Söyleşi: “Çocuklarını Yiyen Bir Ülke Ne Yazık ki Burası”

Söyleşi: Aylin Mert
21 Mart geldiğinde tam da daha evvelki senelerde olduğu gibi takım elbiseleriyle atladılar, hiçbir sıkıntıları olmadı. Sanki o üç-dört gün hiç yaşanmamıştı. O ateşten atlıyorlar fakat şiddet temelli politikalarla inatla daha da harlanan o diğer ateşi görmemeyi tercih ediyorlar. İşlemediği görülen, denenmiş yöntemlerle çözeceklerine inanıyorlar. Daha da öfkeli kuşakları kendileri yaratıyorlar. Kaynak çok net de Kürtler ne yapsın, yok mu olsun? Yüz nakli gibi kimlik nakli mi yaptırsınlar?

Tek sesli medyanın içinde sesleri kısılmak istenenlerin hikayelerini anlatıyor, söylenmeyen sözleri dillendiriyor. Kendi deyimiyle “münferit” bir gazeteci Pınar Öğünç… Muhalif gazetecilerin bir bir ayıklanmaya çalışıldığı, basında sürdürülen “temizlik operasyonu” saldırılarına rağmen bildiğinden şaşmayan, sözünü sakınmayan bir yazar. Pınar Öğünç ile gündeme, kadın cinayetlerine, medyada kadın olma hallerine dair sohbet ettik.

“Haksız tahrik indirimine karşı ses yükseltmek, kadın cinayetleriyle mücadelenin en mühim parçası. Kadını zaten aile dışında yok sayan bu zihniyetin elinden ‘erkeklik’ tıpasını almak gerekiyor. Ki en azından indirim hesabı peşinde koşamasınlar. Bayağı öldürmeden sene hesaplayan erkekler var aramızda, onlarla yaşıyoruz.”

Ana akım medyanın tek sesli hâkimiyetinin içerisinde “farklı bir gazeteci” olarak dikkat çekiyorsunuz. Sesleri kısılmak istenenlerin hikâyelerini anlatıyor, söylenmeyen sözleri ince üslubunuzla dillendiriyorsunuz. Bir taraftan da bu erkek egemen medya düzeninin içinde “muhalif bir kadın” olarak varlığınızı korurken nasıl zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

Aslına bakarsanız “farklı”, “muhalif ” gibi sıfatlara mecburen alıştırılmış durumdayız. Gazetecilik özü itibarıyla zaten o tek sesli ve coşkulu koro içinde sesinin duyulmasına müsaade edilmeyene kulağını uzatandır, iktidardan yana durmanın konforuna tenezzül etmeyen, soru soran, samimiyetle anlamak isteyendir. Böyle afili cümlelerle yaptığımız işe mistik, ulvi bir hava katıyormuşum gibi olmasın. Her mesleğin bir ahlaklı bir de ahlaklı olmayan yapılma biçimi var. Gazetecilik için de normali bu. Ama işte bir sürü konuda olduğu gibi normal artık anormal pozisyonuna düşmüş. O şahane tabirle söyleyeyim, bir bakmışız ki ‘münferit’ olmuşuz.

Medya içinde de bir “temizlik operasyonu” sürüyor. Banu Güven, Ece Temelkuran, son olarak Nuray Mert… Özgün kalemleri kırma, yayıncıları karalama saldırılarının öncelikli olarak kadınları hedef almasını ve genel olarak bu susturma politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu kıyım süreci, ilk bakışta cinsiyet açısından bir ayrımcılık yapmıyor gibi görünüyor. Ama öyle değil. En azından kadınlara karşı kullanılan dil, cüret başka türlü olabiliyor. Böyle ön plana çıkmış isimlerin temizlenmesinin simgesel olarak önemi büyük ama sadece onlara odaklanmak yanlış olur. Medyanın sermayeyle ilişkilerinin getirdiği kıskaçlara, iktidarla satrancı da eklendiğinde daha dev bir operasyondan söz ediyoruz aslında. İsimleri haberlerine küçücük yazılan, gazete künyelerinde görünmeyen binlerce gazeteci çok daha sinsice yaşıyor bunu. Muhabirlerin günlerce uğraştıkları haberler eğer bir ‘sakınca’ barındırıyorsa aylarca bekletilip çöpe atılabiliyor. Kimi zaman örtük, kimi zaman açık şekilde başka konularla ilgilenmeleri öğütlenebiliyor. Bir süre sonra da bir kulp bulunup işten çıkarılabilirsiniz; hiçbir medya sitesi de bunun haberini vermez. O kadar çok işsiz arkadaşımız var ve o kadar kolay işsiz kalabiliriz ki, öyle cengâverlik yapmak kolay değil. Ayrıca NTV’den çıkarıldıktan sonra kendi web sitesinde habercilik yapmaya devam eden Banu Güven’in inadına çok saygı duyduğumu söylemem lazım. Elinde küçük kamerası, daha az görünürlüğe hiç aldırmadan muhabirliğe devam ediyor.

2008’de “Kim bu taş atan çocuklar?” röportajınızla Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Gazetecilik Başarı Ödülü almıştınız. Pozantı skandalı ile de bir kez daha gündemleşen çocuk tutsaklar sorunu hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Ödül alan o söyleşiye dair içimde bir yara var aslında. O çocukların ruh halini, onları ‘taş atmaya’ sevk eden nedenleri görüştüğüm o zamanki DTP Kadın Meclisi’nden Nihayet Taşdemir, KCK operasyonu kapsamında tutuklandı. O söyleşide konuştuklarımızdan da soru sorulmuş sorguda. Bana cezaevinden mektup yazmış, “Size ödül verdiler, bana sorguda sordular” diye. Hakikaten utandım. Aynı kapsamda tutuklanan Müge Tuzcuoğlu da keza, gerçekten o çocukları anlamak için gayret eden biriydi. Çocuklarını yiyen bir ülke ne yazık ki burası. Sokakta yiyen, cezaevinde neler yapar…

Bu sene Newroz kutlamalarının yasaklanmasıyla birkaç gündür her şehirden direniş manzaraları izliyoruz. Polisin sert müdahaleleri ile İstanbul’da bir BDP yöneticisi hayatını kaybetti, Cizre’de halkın üzerine uzun namlulu silahlarla ateş açıldı… Son yazınızda sizin de söylediğiniz gibi “devlet erkânı bu ateşin üzerinden nasıl atlayacak?” Bir halkın direnişini yok saymaya çalışan bu devlet politikasının kaynağı nedir sizce?

21 Mart geldiğinde tam da daha evvelki senelerde olduğu gibi takım elbiseleriyle atladılar, hiçbir sıkıntıları olmadı. Sanki o üç-dört gün hiç yaşanmamıştı. O ateşten atlıyorlar fakat şiddet temelli politikalarla inatla daha da harlanan o diğer ateşi görmemeyi tercih ediyorlar. İşlemediği görülen, denenmiş yöntemlerle çözeceklerine inanıyorlar. Daha da öfkeli kuşakları kendileri yaratıyorlar. Kaynak çok net de Kürtler ne yapsın, yok mu olsun? Yüz nakli gibi kimlik nakli mi yaptırsınlar?

Son olarak Newroz örneğinde de gördüğümüz, uzun zamandır süren baskı ve tutuklama saldırıları ile tüm muhalif kesimler susturulmaya çalışılıyor. Ahmet Şık ve Nedim Şener ile gündemleşen tutuklu gazetecilere dair ne düşünüyorsunuz? Sizce hükümetin bu siyasi hattı önümüzdeki dönemde aynı şiddetle devam edebilir mi?

Eder, niye etmesin. Nihayetinde hükümetin sırtını yasladığı halkın iradesi kartı bir sürü sahada işliyor. Tutuklu öğrenciler zaten gasptan içeride, tutuklu gazeteciler de tacizden, tecavüzden… AKP kendi tabanında tez zamanda bir muhalefet üretemezse, AKP seçmeni partisini bir biçimde uyarmazsa kısa vadede bu çizgide çok şey değişeceğini sanmıyorum ne yazık ki.

Sizin de içinde bulunduğunuz medyada erkek egemen dilin ne kadar yaygın olduğu ortada. Televizyon programlarından köşe yazılarına bu eril söylem tüm medyayı kuşatmış durumda. Kadın bir gazeteci olarak nasıl zorluklar yaşıyorsunuz, ne şekilde mücadele ediyorsunuz bu durumla?

Bundan sıyırılıp kendinize temiz bir ada yaratmak mümkün değil, hepimiz bu sistemin bir parçasıyız, hepimiz kirleniyoruz. Ama ana akım medya içinde bildiğimiz gibi yazı yazmanın mücadelesini vermenin, toplantı masalarında gerekirse rahatsız edici olmanın önemine de inanıyorum. Bu neye yarıyor? Bazen hiç emin olamıyorum ama bir başlığın değişmesine önayak olabilirsiniz, hiç cinsiyetçi, homofobik, transfobik olmadığını sanan bir arkadaşınızın içine kurt düşürürsünüz, yeni başlamış bir muhabirin zihnini açarsınız. İnsanlık için küçük adımlar ama olsun.

Kadın cinayetleri meselesi kadınların en önemli mücadele odaklarından birisi. En son kocası tarafından baltayla öldürülen Gülay Armağan cinayeti vesilesi ile haksız tahrik indirimine ve erkekleri koruyan yargıya karşı 29 Mart’ta Üsküdar Adliyesi’nde kadınlar seslerini birleştirecekler. Ne söylemek istersiniz?

Artık tesadüf denir mi bilmiyorum, bu söyleşiden hemen önce Gülay Armağan’la ilgili yazdığım yazıyı bitirmiştim. Gülay’ın ağzından çıkan son cümle “Erkeksen git abinden hesap sor” oluyor. Neden? Çünkü iki yıl önce çocuğunun sünnet düğününde Gülay’a tecavüz eden, sonra da aralıklara cinsel ilişkiye zorlayan kocası Metin Armağan’ın öz abisi Daimi Armağan. Güya bu ‘yasak ilişkiye’ çok sinirlenmiş, abisini şikâyet etmek istemiş ama cinayetten beş dakika önce bütün aile hemen alt sokaktaki Daimi Erdoğan’ın evinde. Genel olarak öyle pis bir tezgâhta uzlaşmışlar ki, “Erkekliğime dokundu, öldürdüm” diyor, “Tahrik etti, tecavüz ettim” diyor. Bu kadar kolay. Erkek olan savcılar öyle iddianameler hazırlıyor, erkek hâkimler ona göre karar veriyor. Çok büyük bir çoğunluğu diyelim. Tamam, erkeksin de, senin beynin, vicdanın, başka bir şeyin yok mu şu hayatta? Tek hücreli misin? Haksız tahrik indirimine karşı ses yükseltmek, kadın cinayetleriyle mücadelenin en mühim parçası. Kadını zaten aile dışında yok sayan bu zihniyetin elinden ‘erkeklik’ tıpasını almak gerekiyor. Ki en azından indirim hesabı peşinde koşamasınlar. Bayağı öldürmeden sene hesaplayan erkekler var aramızda, onlarla yaşıyoruz.

 Gelecek,  Sayı: 12

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Sevgi Soysal Hapishane Hatıraları: “Ama bulaşmaya inanırım ben. Sevmek bulaşmaktır.”

Zulmet Sevinci Öğlen karavanasında hiç bir şey yemedim Tedirginim. Bugün mahkeme günü. Karar verilir ya da verilmez, tutukluluğum kaldırılır, ya...

Kapat