Allende’nin öldürülmesi ile Neruda’nın ölümü arasında nasıl bir bağ var?

12 Temmuz 1974’te büyük bir kutlama töreni tasarlanmıştı. Pablo Neruda’nın yetmişinci doğum yıldönümü idi. Matilde ve Pablo’ya sürpriz yapmak için İsla Negra’ya helikopterle sık sık inen büyük dost Allende, çağrılması istenen dostların adını epey önce istemişti. Birçok ülkeden konuklar gelecekti. Pablo’nun kendisi de, Buenos Airesli yayıncısı Gonzola Lasado’yla anlaşmıştı ve sürpriz yapmak için, sekiz yeni şiir kitabı ve anılarını yayımlayacaktı. Bir süre ayrı ayrı, fakat hiç aralıksız bu kitaplar için çalıştı, anıları da epey ilerlemişti. Matilde Urrutia ve Caracaslı şair ve romancı Otero Silva, anıların ayrı bölümlerini tarih sırasına göre düzene koymaktaydı.

Şili Halk Cephesi Hükümeti’nin düşürüldüğü 11 Eylül 1973’ten epey önceydi bütün bunlar. Nerudalar o tarihte İsla Negra’da oturmaktaydı. Şairin keyfi ve sağlığı yerindeydi. İyi çalışıyordu. Kanser olduğunu bilmiyordu. Sayısı pek çok olan ziyaretçileri de bundan habersizdi. Doktor, “Pablo kontrol altında hiç değilse bir altı yıl daha yaşar ve belki de ölümü kanserden olmayacaktır,” diye güvence vermişti eşine. Kötü ur, Paris’te 1971’de yapılan bir prostat ameliyatı sırasında görülmüştü. Nobel Edebiyat Ödülü verilmesinden az önce. O günden beri kalçalarında ağrı vardı ve bastona dayanarak güçlükle yürüyordu. Yolculuklarda zorluk çekiyordu.

Neruda büyükelçi olarak Fransa Cumhurbaşkanı Pompidou’ya itimatnamesini sunarken yanında bulunmuş olan Şilili diplomat ve hikâye yazarı Jorge Edwards, onun bacağını sürüklediğini fark etmişti.

Neruda, 11 Eylül sabahı saat yedide radyoyu açtı. Erken kalkardı. Karı koca yedi buçukta kahvaltı eder, sonra bütün gazeteleri okurlardı. Saat 9’dan 14’e kadar çalışırdı. Öğle yemeği 14:30’daydı. Sonra, yemek üstüne bir uyku. Daha sonra dostlar gelirdi. Karı koca, evde ya da bahçede, ayrı ayrı ve canlarının çektiğini yaparlardı. Neruda uzun süre kitap okumaktan hoşlanırdı. Akşama doğru birlikte aperatif alırlardı. Daha sonra akşam yemeği ve şuradan buradan konuşmalar. Gece yarısı ikiden önce yatılmazdı. Neruda, ağzının tadını bilirdi. Yemeyi, içmeyi ve gülmeyi pek severdi. Matilde güzel buluşlarıyla yemek pişirmeyi bir sanat yapmıştı. Neruda’yı çalışırken hiç kimse ve hiçbir şey rahatsız edemezdi. Evde bir sürü hayvan vardı. Kümes hayvanları ve köpekler. Yatak odasında sabah sabah kanaryalar öterdi. Çalışmaktan söz açılınca: “Yazmak benim için kundura yapmak gibi bir iş,” derdi. “Hiçbir zaman daha iyisi ya da daha kötüsü yapılmaz.”

1950’lerde Matilde’yle tanışmıştı. Matilde, onun elle yazılmış şiirlerini makineyle yazmaya başlamıştı. Neruda’nın müsveddelerinin çoğu baskıya verilecek durumdaydı ve hemen hiçbir düzeltme gerekmezdi. Yazı masası pencerenin önündeydi ve iki yanı kitapla çevrilmişti. Yığınla kitap ve bir sürü yolculuktan getirmiş olduğu güney denizinin sıcak sularında yüzdüklerini kendi gözleriyle gördüğü sevgili balinaların dişleri de vardı bunların arasında. Odası o binlerce öteberiyle tıklım tıklım doluydu. Okumak onun gözünde, yazı yazmak gibi bir çalışmaydı. Çok ve pek çok kitap okurdu. Yolculuk, tarih, botanik, coğrafya kitapları ve şiirler, hatta hepsinden daha çok şiir kitabı okurdu. Polis romanlarını da unutmamalı. Yolculuğunda hep birkaç polis romanı bulundururdu çantasında.

Allende’nin Başkanlık Sarayındaki son fotoğrafıİşte o 11 Eylül sabahı sonun başlangıcı oldu. Neruda, Allende’nin en son konuşmasını radyodan dinledi. Az sonra Pablo ve Matilde birbirlerine sarılmışlardı. Kentle bağlantıları kesilmişti. Evi, nöbetçiler sarmıştı. Dostlar ya kaçmış ya da tutuklanmıştı. Doktor şairin radyo dinlemesini yasaklamıştı. Fakat ateşi yükselmeye başlamış olan Neruda, olup bitenleri ayrıntılarıyla öğrenmekte kararlıydı. Allende’nin ölümünü radyodan haber aldı. Ayın 18’inde Santiago hastanesine kaldırıldığında ateşi çok yükselmişti. Yollarını kesen sınır polisi “Carabineros” engel olmaya kalkışmıştı. Hastanede her şey altüsttü. Hekim öylesine korkuyordu ki. Matilde’nin dediğine göre herkes aynı korku içindeydi.

Hastanede antibiyotik yoktu. Hastabakıcılar yetersizdi. Sonunda, 20 Eylül günü, Meksika büyükelçisi, Başkan Echeverria’dan bir öneri getirdi. Neruda’yı özel uçağıyla Şili’den aldıracaktı. Neruda; ülkesinden ayrılmak istemedi. O, bugüne kadar hiçbir zaman özel bir koruyucu gerekli görmemişti kendine. Bütün Şili onu korumuştu. Halk onun dostuydu. Matilde onu yurtdışına yolculuğa razı edebilmek için, otomobiline el konulduğunu, şoförünün tutuklandığını, Santiago’daki evlerinin yağma edildiğini açığa vurmak zorunda kaldı.

Matilde, İsla Negra’ya gidip iki bavul hazırladı. Döndüğünde Pablo’yu daha da kötüleşmiş buldu. Sayıklıyordu. “Onu katlediyorlar, onu katlediyorlar,” diye. İnsanüstü bir güce sahip olan Neruda, dostunun katledilmesiyle moralini yitirmişti, çökmüştü. Yatıştırıcı bir ilaç verdiler. Bir gün bir gece uyudu. 23 Eylül akşamı saat 23’te kalbi durdu. Uykusunun içinde ölüme kayıverdi. General Pinochet üç gün süreyle yas tutulmasını emretti. Bir saat sonra ise, Matilde’ye bir telefon geldi: Valparaiso’daki evleri tahrip edilmişti.

Özel cenaze alayında birkaç dostunun arasında Büyükelçi Nicanor Parra da vardı. İşçiler sokakları doldurmuştu. Gerilmiş yüzlerde öfke ve acı okunuyordu. Polisler de vardı cenaze alayında. Mezarı başında bir üniversiteli, bir yazar ve bir öğretim üyesi; sadece bu üçü konuştu. Halk mezarlığa ayak basar basmaz: “Pablo Neruda yaşıyor,” diye bağırdı.

Neruda, anılar kitabı Yaşadığımı İtiraf Ediyorum’u, serüvenlerle dolu hayatının bu kitabını İsla Negra’da yazdı. Sekretelerine yazdırdı. Kimi zaman oturarak, kimi zaman da ayakta. Ses alma bandına kaydetmedi. Hiçbir zaman günlük de tutmuş değildi. Bu anılar, şairin iç dünyasındaki gizli bir şemaya uygun olarak –Miguel Otero Silva’nın dediğine göre– yazılmıştı belki de. Pablo, şairlik soluk alışıyla, içinden geldiği gibi alaycı ya da politikanın sürüklemesiyle yazdırdı. Bu yazılara zaman zaman yıllarca ara verildi. Matilde ve Miguel Otero, kitabı derleyip toparladıklarında, şairlik hayatının önemli bir döneminin eksik olduğunu gördüler. Neruda öldüğünde, kitap bitmişti. Kimi parçaları konuşma olarak tasarlanmıştı. Çocukluk ve gençlik anıları dergilerde, Şili’de yayımlanan Ercilla’da, Brezilya’da çıkan Grazeira’da… Önemli parçası yayımlanmıştı; gerilere uzanıp hatırlayışlarla, hafızanın çeşmelerinden, deneylerin çekirdeğinden elde edildi. Yaşanmışların özünden, tarihin moralinden. Kelimenin bütün anlamıyla. Hiçbir yerde süsleme, güzelleştirme, güzel söz eklemeleri yoktur.

Neruda için geçerli olan, hayattır. Konuya ve malzemeye göre kimi zaman ısırıcı, kimi zaman şiirli, kimi zaman da görkemli olan ses tonu hep doğrudan doğruyadır, bir dinleyiciye bir şeyler anlatıyor gibi. Kitabı bir haber verme, bir hesaplaşma, bir günlük, lirik bir atılım, dostlara sesleniş, geçmişe ve yarınlara bir ant içmedir. Bir sürü somut şeydir. Neruda, beş duyunun doğrularından oluşmuştur.

Fakat kitap, politikada inancın ortaya dökülmesi, Latin Amerika’nın bir demirbaşının şiirde kendini kabul ettirmesi, bir kara parçasının anlamlandırılmasıdır. Daha doğrusu, kendi hayatının ve yaratma durumunun anlamlandırılması: Appologia provita sua (hayatını savunması).

Neruda, kitabının basılışını göremedi, kolon provalarını okuyamadı. Yer yer tekrarlamalar ya da çelişkili görünen yerler, bundan ötürüdür. Savaştan sonra, Madrid’de kaldığı apartmana gittiğinde bir kez beşinci kat, birkaç sayfa ötede yedinci kat yazması bundan ötürü. “Canıma okuyorsunuz!” diyeceğine “Canınıza okuyorum,” demesi de öyle.

Araucania bölgesinde doğmuş olan şair; “Vatanıma ellerim, kulaklarım ve ayaklarımla temas etmeden yaşayamam,” diye yazar. Onun yurdu Araucania Şili’nin Güney Kutbu’na en yakın bölgesidir. Şair için berraklığı, temizliği ve yanardağların güçlülüğünü taşır. Şiirinin temel kuralları bağlantı ve bağlanıştır, denilebilir.

İspanya savaşı sırasında Rafael Alberti’yle karşılaşmasından şunu öğrendiğini yazar: “Şiir yazmak bir barış eylemidir. Şair, barıştan doğar. Ekmeğin undan yapılması gibi.”

Pearl Harbor’dan kısa bir süre önce Guatemala’da Miguel Angel Asturias’la görüştükten sonra da şu kısa cümleyi yazar: “Kardeşler olarak bu dünyaya gelmiş olduğumuzu kavradık…”

Yaşama, politik mücadele ve yazma gücünü, o köklü gücü topraktan alır, denilebilir; Rusya’da ve Çin’de birlikte birçok yolculuk yaptığı İlya Ehrenburg: “Aşırı kökler… şiirlerinde kökler çok…” diye eleştirir. Fakat onu değişik yöne, hep birlikte davranmaya iten de budur. “Odun Kırıcılar, Uyanın” (1948) şiirini okuyun!

Neruda gençlik döneminin hastalıklı yapayalnızlığını arkada bırakır bırakmaz, şiir yazarak mücadele bayrağını açar. Yirmi yaşında bir üniversiteli olarak Santiago’da politikaya atılır, antifaşist dünya yazarlarıyla birlikte İspanyol İç Savaşı’nda cumhuriyetçileri destekler, senatör olarak güherçile alanlarının maden işçilerini aydınlatır ve eğitir. Bundan mutlu olur:

“Biz şairlerin mutlu olmaya hakkı var. Çünkü halklarımıza ve onların mutluluk mücadelesine çok bağlıyız.”

Bir atom savaşı karşısında bile umutlu olması bundandır:

“Ne var ki, bundan ötürü umuduma gölge düşmüş değil. Yarı kapalı gözlere de eninde sonunda ışığın ulaşacağını, böylesine tehlikeli anlarda bile biliyoruz. Bunu hepimiz anlayacağız. Hep birlikte ilerleyeceğiz. Çok yüce bir sevgiye ulaşmak çabasındayız.”

Jürgen Becker, sanırım Çerçeveler adlı kitabında şunları yazar: “Gittikçe daha çok kabuğumuza çekiliyoruz.”

İsteseydik, Neruda kendisine ve kendine benzeyen bizlere daha iyi şeyler öğretirdi. Şöyle ya da böyle, onun anılar kitabı, aklımıza parlaklık veren, genişleten ve dayanıklılığını artıran sert bir şarap içmek gibidir. Kitabı okumakla, çoktandır gereksindiğimiz bir şeyi de öğreniriz: Biz Latin Amerikalıların, akla karşı o günahı, böylesi bir kabuğuna çekilişi yenmemiz gerektiğini.

Neruda’nın kitabı, insan isteğinin ne olduğunu ve neler başarabildiğini –Avrupalıların mekanik gücüyle ölçülemeyecek olanı– da öğretiyor. Şöyle denilebilir:

Neruda, hayatı boyunca doğanın bir örneği olmuştur. Sadece verimli olmak isteyen o görkemli doğanın. Onun doğru bildiği budur. Goethe’de olduğu gibi. Verilmiş olan doğrudur sadece. Doğanın uyumunda yaşayan isteği –biz Avrupalıların gittikçe daha çok boyun eğdiğimiz– iç ve dış şartları, basamak basamak böylece aşar, varoluşuna ve eserine biçim veren bir istek insanı olur. Engeller, çitler, düşmanlıklar, kısacası Zuhal yıldızı, güçlerinin sağlam ölçüsünü ona vermeye hazırdır. “Vicdanı rahat ve aklı tedirgin” birisi olarak, doğa ile aklı dengeli kullanabilsin diye.

İstekleriyle çevrelenmiş olarak ölürken, son nefesini verirken bile, zaferi kazanmış olarak şöyle der gibidir:

“İyi bir savaş verdim.”

Kaynak: Pablo Neruda – Yaşadığımı İtiraf Ediyorum

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Albert Camus: Hiç kimse ne olduğunu söyleyemez ama ne olmadığını söyleyebildiği olur

Kapat