“Ortalama insan için sanat, güzelin ortaya çıkmasıdır” Leo Tolstoy’da Aktarım – Berna Moran

Lev Tolstoy“İnsanı bedenen ameliyat etmek için bayıltmak, ruhen ameliyat etmek içinse ayıltmak gerekir”

Hıristiyan anarşizmini geliştirmeye çalıştığı “Tanrının Egemenliği İçinizdedir” kitabıyla yeni bir Hristiyanlık akımı tanımlaması, Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edilmesine neden oldu. Marksizm’den etkilenerek oluşturduğu mülkiyet konusundaki radikal fikirleri nedeniyle bütün servetini köylülere dağıttı, her haliyle onlar gibi yaşamaya başladı. Bu sebeple ailesiyle arası açıldı.Hayatı boyunca yaşamın nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışarak eserlerinde bunu eksiksiz olarak yansıtmayı hedef edindi. Ömrünün son yıllarını büsbütün derbeder bir şekilde geçirdi.Bir küskünlük sonucunda kış ortasında evini terk edip hasta düştükten sonra, Astapovo’da tren istasyonunda zatürre’den öldü. 

Leo Tolstoy’da Aktarım 

“Tolstoy’un (1829-1910) sanat hakkındaki düşüncelerini incelerken unutmamak lâzımdır ki “Chlo tokot iskusstvo?” (1898) isimli eserini, dinî inançlarında bir buhran geçildikten ve sade, içten bir dindarlığa vardıktan sonra yazmıştır. Tolstoy eserine, sanata verilen önemin, harcanan emeğin, zamanın ve paranın yerinde olup olmadığı sorusu ile başlıyor. Yüz binlerce işçi, marangoz, boyacı, terzi, dizgici, berber sanal için bütün ömürleri boyunca çalışırlar; bir sürü insan maharetle bacaklarını oynatabilmek, ya da bir çalgı çalmak için parmaklarını süratle oynatmasını öğrenmek, ya da kafiyeler bulmak için uğraşır, zaman harcarlar. Sonunda bir alanda usta olurlar, ama toplumda başka hiçbir işe yaramazlar. Bunca emeğin, bunca servetin harcanması, birtakım insanların bütün yaşamını bazı becerileri elde etmeye adaması savunulabilir bir tutum mudur acaba? Sanat bu derece ‘ önemli midir? Yoksa başka bir şey midir sanat? Eğer önemliyse sanatın ne olduğu sorusuna iyice eğilmek gerekir.
Tolstoy bundan sonra sanatın ne olduğu sorusuna birkaç bölüm ayırarak. Boumgarlen, Shaflesbury, Kant, Hegel gibilerinin kuramlarım inceler, hepsinin, sanatın amacı olarak güzelliği öne sürdüklerini, oysa güzellik hakkında karşıt görüşler ortaya atıldığını, bunlardan bir kısmının metafizik safsatalar olduğunu, diğerlerinin de güzelliği ‘zevke bağladığını iddia eder.” Sanalı güzelliğine göre ölçmek, verdiği zevke göre ölçmek demektir ki bu durumda sanat sayılan eserler yüksek tabakaya zevk veren eserler olur.
Tolstoy, sanatın oyun olduğu kuramını ve duyguların anlatımı olduğu kuramını yetersiz bulur. Duyguların anlatım, kuramı kendisininkine yakınsa da aktarım söz konusu olmadığı için bunu da reddeder. Sanatın doğru tanımını yapabilmek için, Tolstoy’a göre, insanın yaşamında neye yaradığına, neye hizmet ettiğine bakmalıdır. Biz konuşma yoluyla düşüncelerimizi aktarırız, ama duygularımızı ancak sanat yoluyla aktarabiliriz. Bundan ötürü sanal insanlar arasında iletişim sağlayan bir araçtır ve çok önemlidir. Sanat olmasa insan hayvana benzer.
Nedir aklarım? Tolstoy duygu aktarımını açıklamak için basit durumlardan başlıyor. Kahkaha ile gülen birinin neşesi başkalarına da geçer, onlar da güler, ağlayan birini görürsek üzüntü duyarız. Ne var ki bu olaylar sanal sınıfına girmez, çünkü esnemek gibi elde olmadan yapılan şeylerdir. Sanat ise başkalarına bir duyguyu aktarmak amacı ile girişilen bir eylemdir. Bir kurda rastlayıp da korkmuş olan bir çocuk, başından geçenleri (ormanı, etrafındaki sessizliği, birdenbire kurdum çıkışını) anlatır ve anlatırken o korkuyu, heyecanı tekrar yaşar ve dinleyicilere de aşılarsa bu sanal olur. Çocuk hiç kurt görmemiş de olsa, ama kurtan korkuyorsa böyle bir hikâyeyi uydurabilir de ve yine, yapılan işe sanal deriz. Tolstoy’a göre duygu aktarımını başaran her eser sanat eseridir. Aktarılan duygu önemli ya da önemsiz olabilir, iyi ya da kötü olabilir; vatan duygusu, aşk, vb. olabilir. Eğer bunlar aktarılmışsa sanal eseri meydana gelmiş demektir. Aktarıma Tolstoy bulaşım’ da diyor. Bulaşım bahis konusu olduğu sürece, yani içeriği bir yana bırakırsak sanal eserinin başarı ölçüsü ikidir: bulaşım şiddeti ve eriştiği insanların sayısı. “Bulaşım ne kadar kuvvetliyse eser, sanat eseri olarak o kadar başarılıdır.” Tolstoy’a göre bulaşım sanat için en önemli şart. Bu olmadıkça, eser ne kadar gerçekçi, kuvvetli, şiirsel olursa olsun sanal eseri değildir. Bulaşımın yer alabilmesi ise uç şeye bağlı: “1- aktarılan duygunun bireyselliğinin çokluğu ya da azlığı; 2- duygunun aktarılandaki açıklık; sanatçının içtenliği; yani aktardığı duyguyu kendisinin ne derece kuvvetle duyduğu.” bunların en önemlisi üçüncüsü. İlana Tolstoy diğer ikisinin içtenlikle toplanabileceğini söylüyor. Böyle bir sanal eserini okuyan ya da seyreden, sanatçıyla öylesine birleşir ki sanki eseri kendi yazmış gibi olur; dile getirilen duyguyu kendisi de ne zamandan beri dile getirmek istediğini hisseder. Bu yakınlık ve birleşme yalnız sanatçıyla olmaz, başka okurlarla da olur. Sanat insanları yaklaştırır ve kaynaştırır.
Tolstoy ‘bulaşım’ sorununa girişliği XV. Bölümden önce, eski ve çağdaş birçok sanatçıya hücum ederek bunların sahte sanat eserleri yarattığını iddia eder.
Sanal Nedir? Kitabının, cn çok tepki uyandırdığı ve vardığı sonuçlarla kendi kendini baltaladığı inancını yaratan bu bölümlerde, Tolstoy’un kötü sanatçı diye saydığı isimler, insanı oturup düşündürecek isimlerdir. Ressamlar arasında Raphacl, Michelangelo, Monci, Manel, Pissaro, Renoir gibi isimler var. Edebiyat alanında Aiskhylos, Sophokles, Euri-pides, Aristophanes, Dante, Boccaccio, Tasso. Shakespeare, Milton. Goethc. Puşkin (kısmen), ibsen. Zola. Baudclairc, Mallarmc, Flaubert vb. Müzik tarihinde de pek kimse kal-mıyor. Badım birkaç aryası. Chopin’in aşırı duygusal bir kaç parçası, Beethoven’in ilk eserleri. Haycln, Mozart ve Schubert’in bazı eserleri sınavı geçer. Ne bunların en çok beğenilen diğer eserleri, ne. Beethoven’in son kuartetleri ve ne de hattâ Dokuzuncu Senfonisi kabul edilir. Vvagner (özellikle Wagner) Liszt, Berlioz, Brahıns ve Richard Stra-uss toptan çöpe atılır. Tolstoy kendi eserlerine karşı da aynı kesin ölçülü kullanmaktan geri kalmaz ve Savaş ve Bw„ dahil butun eserlerini sahte, sanal listesine katar. Ancak iki hikâyesinin istenilen nitelikte olduğuna inanır.
Hakikati Görür ve Kafkas Mahpusu Tolstoy’un bulun bu sanatçıları inkâr etmesinin birkaç nedeni vardır. Bir kere yukarıda saydığımız şartlar bunların eserlerinde yoktur ya da eksiktir. Bazıları samimi olarak duydukları bir duyguyu ifade etmek yerine duygusuz ya da taklit eserler verirler. Gerçek sanal, her şeyden önce sanatçının kendi duygusunu dile getirmek ihtiyacını hisseimesiyle başlar. Zengin tabakanın sanal, ise böyle bir ihtiyaçtan doğmaz: bu insanlar eğlenmek, yani hoşlarına gidecek duyguların ifade edilmesini isterler. Sanatçı da bu isteği karşılamak için yazar. Gerçeklen duygulanıl, anlatan ve aktarım sağlayanlar varsa da bunlar duyguyu sade ve acık olarak anlatacak yerde anlaşılmaz bir biçim ya da üslupla anlatır ve bundan ötürü ancak küçük bir zümreye duygu aktarabilirler. Oysa biraz yukarıda söylediğimiz gibi bulaşımda başarının ikinci ölçülü eriştiği insanların sayısıdır. Bundan ötürü tarihe geçmiş büyük isimleri Tolstoy gerçek sanatçıdan saymaz, çünkü bunlar ancak kültürlü ve zengin sınıfla duygu alışverişi kurabilirler. Geri kalan halk tarafından anlaşılmazlar. Böylece Tolstoy’un, ‘bulaşım’a eriştiği için bu eserlere sanat eseri demesini beklerken ikinci sınavı geçemedikleri için bunları sahte eserler arasına koyduğunu görürüz.
Tolstoy bir eliyle verdiğini bir eliyle geri alıyor. “Anlaşılmaz” dediği zaman ölçüt olarak Rus köylüsünü kullanıyor Tolstoy. Gerçek sanat eseri böyle en basil tabakadan bir insana seslenebilmeli, duygusunu ona aktarabilmen. İşte bu saydığımız şanları yerine getiremedikleri içindir ki, biraz önce adlarını verdiğimiz sanatçılar Tolstoy’un gözünde gerçek sanatçı değildirler.
Ama bulaşımın şiddeti ve yaygınlık derecesinde eserin içeriği hesaba katılmıyor. Oysa Tolstoy’a göre sanal eserleri arasında iyisini kötüsünden ayırmak için içeriği (duygunun niteliğini) de hesaba kalmak gerek. Şimdi artık ahlaksal ölçül işe karışıyor. Ne gibi duygular dile getirilmeli ve aktarılmalı ki sanal eseri değerli ve büyük olsun? Daha önce de söylediğimiz gibi Tolstoy hu eserini yazmadan önce dinsel bir buhran geçirmiş, yaşamında bir köşeyi dönmüş, sade bir Hıristiyanlık anlayışına varmıştı. Kardeşlik duygusuna, sevgiye, saf bir yaşama inanan, dogma ve ayinlere önem vermeyen, sade ve içten bir Hıristiyanlık anlayışı. Bu inançlar sanal konusunda içeriğin değerini tayin eden ölçütlerdir. Önemli olan bütün insanların sevgiyle birleşmeleridir. Duygu da, düşünce ve fikirler gibi bir gelişim göstermeleridie. Bu gelişimi sanal meydana getirir. İnsanların mutluluğu için gerekli olan iyi duygular zamanla gereksiz olanların yerini alır. Tarihin her çağında ve her toplumda, o toplumun yaşama verdiği anlamı (toplumun ülkü olarak benimsediği en yüksek ‘iyi’yi) gösteren bir anlayış vardır ki. O insanların eriştiği en yüksek düzeyi temsil eder. Tolstoy kendi çağında toplumun mutluluğu için benimsenen ülkünün bütün insanlar arasında kardeşlik duygusu olduğu kanısında. Ne ki toplum bunu görmek islemez, çünkü kendi hayatının bu ülküyle tutarlı olmadığını bilir. Yahudilerin, Atinalıların, Romalıların zamanında da o cağların bildin anlayışı vardı, ama onlarınki bütün insanları kucaklayan bir anlayış değildi, ancak bir kısmını birleştiriyordu ve bu sebeplen sanatlarında dile getirilen duygular, o toplumun kudretini, şanını, refahını amaç edinen isteklerden doğuyordu. “Zamanımızın dinsel anlayışı” diyor Tolstoy, “bir tek toplumu seçmez, aksine, ayrım yapmadan bütün insanların birleşmesini isler.” Her şeyden önce kardeşçe sevgi gelir. Bundan ölürü bugün sanatın dile getireceği ve aktaracağı duygular iki çeşittir: Bize tanrının çocukları ve hepimizin kardeş olduğumuzu hisseli irecek duygular ve bir de, herkesin paylaşabileceği basit duygular (merhamet, neşe v.b.). Sanat eseri dinsel olur da buna rağmen bütün insanları birleştirici olmayabilir. Yalnız belli bir mezhebin insanlarına seslenen sanal onları diğer insanlardan ayırır. Yine belli bir milletin, bir sınıfın sanalı, bütün insanların paylaşabileceği duyguları aklarımız. Zengin sınıfın şan, şeref, kötümserlik, ince işlenmiş cinsel aşk duygularını, insanların büyük bir kısmı anlayamaz. Bunlar üzerine kurulmuş bütün eserler kötüdür.”
Tolstoy’un sahte ve kötü sanal diye damgaladığı birçok ünlü eseri yalnız bulaşım bakımından değil, aynı zamanda duygu niteliği bakımından yetersiz bulduğunu görüyoruz. Tolstoy’un koyduğu şanları yerine getiren büyük yazar çok az. Dinsel duygularını beğendiği eserler arasında Victor Hugo’nun Sefileri, Dickens’in The Tule oj Two Cities (iki Şehirin Hikâyesi) ve The Christms Gıofu (Noel ilâhisi), Dostoyevski’nin eserleri ve G. Eliot’un Adam becleyı var.’
İkinci çeşit iyi sanala, yani bütün insanların paylaşabilecegi duyguları aktaran eserlere örnek vermekte daha da güçlük çekiyor. Cervanles’in Don Kişot’u, Moliere’in komedileri, Dickcns’ın David topperfieldi, Puhwick Papası, Gogol’un, Puşkin’in hikâyeleri ve Maupassant’ın bazı eserleri aklına geliyor, ama bunların bir gerçekçilik endişesine kapıldıklarını, gereksiz ayrıntılara yer verdiklerini söylüyor. Tolstoy’a sorarsanız başarılı ikinci çeşit eserlere en iyi örnek Kutsal kitaplardaki Hz. Yusuf hikâyesidir. Kardeş kıskançlığı, Firavunun karısının emelleri, sonunda Yusuf’un kardeşlerini bağışlaması, bütün bunlar herkesin anlayacağı duygulardır ve hikâye ayrıntılara girişilmeden sade bir şekilde anlatılmıştır.” Böylece Tolstoy, halk şiirlerini, halk müziğini ve onlara yakın olan sanat eserlerini değerli buluyordu.
Tolstoy’un kuramını şöyle özetleyebiliriz: Bir eserin sanat eseri olabilmesi için anlatım, yani sanatçının duygularını dile getirerek aktarabilmesi şarttır. Ama sanat eseri ile değerli sanat eseri arasında bir ayırım yapmak gerekir, çünkü her sanat eseri değerli değildir. Değerli olması için aktarılan duygunun büyük halk yığınlarına bulaşabilmesi lâzımdır, ama bu da yetmez, bir şart daha var: Bulaşan duygunun yararlı türden bir duygu olması. Bu şartları yerine getiremediklerinden ötürüdür ki, ünlü birçok eser değersizdir. Bazılarının dile getirdikleri duygu iyi de olsa ve bu duyguyu aktarabilseler de aktarım, seçkin bir sınıfın dışına taşamadığı için bu eserler insanlara yarar sağlamazlar ve bundan ötürü değerli değildirler. Tolstoy bunların değersiz, fakat yine de sanal eserleri olduğunu teslim eder, ama bu konuda pek tutarlı değildir, zira bazen bunları sanal eseri de saymaz. Kuramında açık olmayan nokta, bu çeşit eserlerin sanal eserleri mi olduğu, yoksa sanat eseri bile sayılmaması mı gerektiği sorunudur. Açık olan bir şey varsa o da bir eserin hem sanal eseri hem de değerli olabilmesi için sanatçının duygularını içtenlikle dile getirmesi, bu duyguları eseri yoluyla halk yığınlarına aktarabilmesi ve aktarılan duyguların bütün insanları birbirine yaklaştıran, sevdiren türden duygular olması gerektiğidir.
Edebiyatın öğretici, eğitici olması gerektiği fikrine birçok düşünür, yazar ve eleştiricide rastlarız. Ama Tolstoy gibi edebiyatın ve genellikle sanatın her şeyden önce dine ya da ahlâka bir araç olduğu ve bu işlevine (yani toplumun üzerindeki etkilerine) göre değerlendirileceği iddiasını bütün açıklık ve çıplaklığı ile savunanların sayısı azdır. Tolstoy’dan önce Platon sanatı ahlâk açısından ele almış ve insan karakteri üzerinde kötü etkiler bırakacağına inandığı sanat eserlerini ideal devletinde yasaklamışı.. Soylu duygular, düşünceler ve kahramanca davranışlar yansıtan, kötüyü cazip göstermeyen eserlere müsaade ediliyordu yalnız. Tolstoy’dan sonra ise sanatta estetik dışı meziyetleri çok önemli bulan Marksistler var. Ama bu ortak tulumlarına rağmen Platon, Tolstoy ve Marksistler arasında, kuşkusuz, yine önemli farklar göze çarpar. Tolstoy’un köylü ve fakir halk tabakası için beslediği sevgi ve güven Platon’da yok. Platon’un, sanat eserlerini yasaklama isteğine de Tolstoy katılmaz. Kendisinin sansürden ağzı yandığı için sansüre karşıdır.'” Geniş yığınlara verdiği önem bakımından her ne kadar Marksistlere yakınsa da amaçlar, bakımından onlardan çok ayrılır. Tolstoy’un pasifist din anlayışı, Marksistlerin sınıf kavgasına hiç elverişli değil.
Nitekim incelediğimiz Himi is Art Kitabı da Rusya’da daha ilk baskısında sansüre uğramış, özellikle dine, kiliseye, yüksek tabakaya değinen birçok cümleler değiştirilmiş ve hata Tolstoy’un söylemediği ve inanmadığı şeyler eklenmişti. Tolstoy sonraki baskılarda bu durmadan acı acı yakınmakladır.
Tolstoy’u, sanatı eğitici olarak gören diğer düşünürlerden ayıran bir nokta da bu eğitimin duygulara dayandırılmasıdır. Genellikle eğiticilik yönü bilgisel bir yöndür. Okura sanat yoluyla bazı bilgiler kazandırılır, uygun örneklerle ahlâk dersi verilir ya da bazı gerçekler açıklanır. Tolstoy ise sanatın eğiticilik rolünü belli duygulan aşılamakta bulur. İnsanlar, duygularda birleştirmek suretiyle sanalın topluma yararlı olacağı kanısındadır. Bu bakımdan Tolstoy’la, insanların gözünü gerçeklere açmak isteyen Brceht, çok ayrı uçlarda yer alırlar.

Tolstoy bahsini kapamadan önce kuramında zayıf görülen bazı noktalara işaret edelim. Bir eserin gerçek sanal eseri olabilmesi için yığınlara seslenebilmesi şartı, bugün bu kütlenin hangi eserleri unluğunu, hangi eserlerin en çok satış yaptığını gören bizleri yadırgatır. Tolstoy çağının üst tabakasını, temiz yüreklilikten yoksun, samimiyetini kaybetmiş, bozulmuş bir sınıf olarak görüyordu. Oysa köylü ve fakir halk temizdir, iyidir. Roussca’yu hatırlatan bu görüşü, Tolstoy, sanal alanında da savunuyor tabiî. Köylü ve fakir tabaka ahlâk bakımından iyi ve temiz olduğu gibi, sanal beğenisi bakımından da iyidir. Saka. Olan beğeni, artık sadece zevke kucak açan, cinsel duygulardan, şiddet gösterilerinden başka şeylerden pek hoşlanmayan bezgin ve yozlaşmış üst tabakanın beğenişidir. Bu tabaka için yazanlar halk yığınları ile duygu alışverişi kuramazlar. “Bu büyük bir eserdir ama çoğunluk bu eseri anlamaz” sözü Tolstoy’a göre tamamıyla saçmadır, çünkü büyük olabilmesi için çoğunluk taralından anlaşılması gerekir. Sanal beğenisi, terbiye gerektiren bir şey değildir, doğuştan vardır ve bundan ötürü köylü, temiz, elerin ve iyi duyguları dile getiren eserlerin yaşantısına katılır, sever onları. Tolstoy inanıyordu ki iyi sanal eseri her zaman herkesin hoşuna gider.
Ama bugün dünyada satış rekoru kıran aşağılık aşk, macera veya polis romanlarına bakar, müzik ve film alanlarında geniş kütlenin tuttuğu eserleri düşünürsek Tolstoy’a hak veremeyiz. “Çağımızdaki kütlenin” diyor Malraux, “sanattan derin duygular beklediğini düşünmek isabetli değildir. Bekledikleri duygular, aksine çoğu kere sathî ve çocukçadır. Aşk ve Hıristiyanlık konusunda aşırı duygusallıktan şiddete, biraz zulme, kolektif gurura ve şehvete düşkünlükten ileri gitmez pek.”
Tolstoy büyük halk yığınlarından yana olduğu için kültürlü sınıfın sanalına ve böylece büyük, klasik eserlere karşı çıkarak halkın beğenisine göre yazılmasını tavsiye ederken sanırız ki yanılıyor. Kabahati kültürlü sınıfa seslenen sanal eserlerinde aramak yerine, büyük kütleyi fazla çalıştıran, öğrenme olanaklarını sağlamayan ve sanal terbiyesinden yoksun bırakan düzende aramak daha doğru olurdu.
Bugün Tolstoy’un ve genellikle aklanmaların kuramında itirazı davet eden noktalardan biri de sanat eyleminde söz konusu olan duygunun günlük diğer duygulardan ayırdedilmemesidir. Sanal eseri ile icmasa geçebildiğimiz, onunla bir alışveriş kurabildiğimiz zaman, sadece eserin dile getirdiği duygular uyanmaz bizde; asıl önemli olan eserin bizde estetik duygu uyandırmasıdır. Diğerleri tembel, pasif ve kolay bir tepkidir. Ofteîlo’yu seyrederkenki duygulanınız lago’ya kızmak, Desdomona’ya acımaktan ileri gitmiyorsa sanalın bize verebileceğinin, ancak bir kısmını tadabiliyoruz demektir. Oysa sanal eseri karşısındaki duygumuz, bir meydan politikacısının, ateşli bir vaizin dinleyiciler üzerinde ya da bir âşığın tatlı sözlerle sevgilisinde uyandıracağı duygulardan farklıdır.
Tolstoy estetik duyguyu önemsemez ve bunun için de eserin teknik yönü, yapısı üzerinde durmaz. Sanatçının içtenliğinin meseleyi halledeceğine inanır. Yazarın içten olduğu, kötü bu kadar şiir varken bu inanca katılmaya olanak yok. Kaldı ki eser iyi bile olsa, yalnızca konusundaki ahlaksal duyguların tadına varmak kısır bir sanat yaşantısıdır.”

Berna Moran
Edebiyat kuramları ve eleştiri

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Nietzsche’nin Müzik Üzerine Düşünceleri – Pierre Laserre

Beethoven’in yaratıları bile sahte bir ışık altında, çelimsiz ve ölümcüldü. Onu yaşlı Avrupa’nın cenazesi arkasında bir ağlayıcı gibi görmekteydi. Oysa...

Kapat