“Ölüm her şeydir. Ve hiçbir şeydir…” Ölüm Anksiyetesini Tanıma – Irvin D. Yalom

Solucanlar kıvrılarak içeri girer, kıvrılarak dışarı çıkar. Her insan ölümden kendi tarzında korkar. Bazı insanlar için ölüm anksiyetesi hayatın arka planındaki müziktir ve her etkinlik o anın bir daha asla gelmeyeceğini düşündürür. Eski bir film bile içindeki bütün aktörlerin artık toprak olduğunu düşünmeden edemeyenler üzerinde çok güçlü bir etki bırakır.

Bazı insanlar için anksiyete daha gürültücü, daha zapt olunmazdır ve sabahın üçünde patlayarak kişiyi ölüm hayaletinin karşısında nefes alamaz halde bırakır. Bu insanlar etraflarındaki herkes gibi kendilerinin de yakında öleceği düşüncesiyle kuşatılırlar.

Yaklaşan ölümle ilgili belirli bir fantezi bazı insanların peşini bırakmaz: kafalarına doğrultulmuş bir silah, Nazi idam mangası, üzerlerine doğru gelen bir lokomotif, köprüden veya gökdelenden düşmek gibi.

Ölüm senaryoları daha göz kamaştırıcı biçimler de alabilir: tabutta kilitli kalmak, burun delikleri toprakla dolu bir şekilde ölü, ama her şeyin farkında olarak karanlıkta sonsuza dek uyanık bir şekilde yatmak; başka biri, sevdiği bir insanı bir daha görmemek, duymamak ya da ona dokunmamaktan korkar; bütün arkadaşları yukarıdayken toprak altında olmanın acısını hisseder. Ailesine, arkadaşlarına, kendi dünyasına neler olacağını hiç bilmese de hayat tıpkı daha önce olduğu gibi devam edecektir.

Hepimiz her gece uykuya dalarken ya da anestezi altında bilincimizi kaybederken ölümü tadarız. Yunan sözcük dağarcığında ölüm ve uyku, yani Thanatos ve Hypnos ikiz kardeştir. Çekoslovak varoluşçu yazar Milan Kundera da unutma edimiyle ölümü önceden tattığımızı ileri sürer1: “Çoğu insanı ölüm konusunda dehşete düşüren şey geleceğin kaybı değil, geçmişin kaybıdır. Aslında unutma davranışı hayatın içinde her zaman var olan bir ölüm biçimidir.”

Çoğu insan için ölüm anksiyetesi açık, kolayca tanınabilir, ama stres yaratan bir durumdur. Bununla birlikte diğer insanlar için ölüm korkusu gizli ve örtülüdür, başka semptomların ardına gizlenir ve yalnızca keşif, hatta kazı işlemiyle tanımlanır.

Açık Ölüm Anksiyetesi

Çoğumuz ölümle ilgili anksiyeteyi kötülük, terk edilme veya yok olma korkusuyla birleştiririz. Bazıları ebediyetin büyüklüğü, sonsuza dek ölü kalma fikri karşısında sendeler; bazılarıysa var olmama durumunu kavramada zorluk çekip öldükten sonra nerede olacakları sorusunu düşünüp dururlar; kimileri bütün kişisel dünyalarının yok olmasının verdiği dehşete odaklanır; kimileriyse ölüm anksiyetesi nöbetleri [1] geçiren otuz iki yaşındaki bir kadından gelen elektronik postada ifade edildiği gibi ölümün kaçınılmazlığı konusuyla boğuşur:

Sanırım en güçlü duygular ölecek olanın Yaşlı-Bayan-Ben veya Ölümcül-Hasta ve Ölmeye-Hazır-Ben değil de BEN olduğum gerçeğini fark etmemden kaynaklanıyor. Sanırım ölümü hep kaçamak olarak düşündüm, mutlaka olacak bir şey değil de, belki olabilecek bir şey olarak gördüm. Güçlü bir panik nöbetinden sonra haftalarca ölümü her zamankinden daha yoğun bir şekilde düşündüm ve artık biliyorum ki ölüm belki olabilecek bir şey değil. Korkunç bir hakikati fark ettiğimi ve bundan asla geri dönemeyeceğini hissettim.

Bazıları korkularını daha ileri götürüp dayanılmaz bir sonuca varırlar: ne dünyalarının ne de ona dair anıların hiçbir yerde var olmayacağına inanırlar. Sokakları, aile toplantıları, anne babaları, çocukları, yazlıkları, liseleri, en sevdikleri kamp yerleri hepsi onların ölümleriyle birlikte yok olacaktır. Hiçbir şey sabit, hiçbir şey kalıcı değildir. Böylesine çabuk kaybolan bir hayatın nasıl bir anlamı olabilir ki? Mektup şöyle devam ediyor:

Birden anlamsızlığın farkına vardım yaptığımız her şeyin nasıl unutulmaya mahkûm olduğunun, gezegenin sonunda öleceğinin. Anne babamın, kardeşlerimin, erkek arkadaşımın ve arkadaşlarımın ölümünü hayal ettim. Sık sık hayali ya da varsayıma dayalı birinin değil de, BENİM kafatasımın ve kemiklerimin bir gün bedenimin içinde değil de dışında olacağını düşünüyorum. Bu düşünce insanı allak bullak ediyor. Bedenimden ayrı bir varlık olma fikri bana pek uymuyor ve kendimi yok olmayan ruh fikriyle teselli edemiyorum.

Bu genç kadının sözlerinde birkaç ana tema var: ölümün onun için kişisel hale gelmesi; ölümün artık belki olabilecek bir şey veya yalnızca başkalarının başına gelen bir şey olmaması; ölümün kaçınılmazlığının bütün hayatı anlamsız hale getirmesi. Fiziksel bedeninden ayrı olarak var olan ölümsüz ruh fikrinin pek mümkün olmadığını düşünüyor ve ölümden sonra hayat kavramıyla bir rahatlığa ulaşamıyor. Aynı zamanda ölümden sonraki bilinçsizlik fikrinin doğum öncesi bilinçsizlikle aynı olup olmadığı sorusunu da ortaya atıyor.

Ölüm panikleri geçiren bir hasta ilk seansımızda bana şu şiiri verdi:

Ölüm her yerde.
Varlığı canımı sıkıyor,
Beni yakalıyor; yönetiyor.
Istırapla feryat ediyorum.
Hayatıma devam ederken.
Yok oluş her geçen gün yaklaşıyor.
Geride iz bırakmaya çalışıyorum
Bir anlamı olacak;
Anı yaşıyorum.
Yapabileceğim en iyi şey.
Ama ölüm hemen altında,
Bir çocuk battaniyesi gibi
Rahatlığına sığındığım
O koruyucu sahte görüntünün.
Bu battaniye korumuyor
Gecenin sessizliğinde
Dehşet geri döndüğünde.Daha fazla benlik olmayacak
Nefes almak için,
Yanlışı düzeltmek için,
Tatlı üzüntüyü hissetmek için.
Ama dayanılmaz kayıp
Farkında olmadan geliyor.
Ölüm her şeydir Ve hiçbir şey.

Aslında son iki dizesinde ifade ettiği düşünceler onun peşini bırakmıyordu: Ölüm her şeydir / Ve hiçbir şey. Hiçbir şey olma düşüncesinin onu tüketip, her şey haline geldiğini söylüyordu. Ama şiirde iki önemli rahatlatıcı düşünce var: geride iz bırakarak hayatının anlam kazanması ve yapabileceği en iyi şeyin anı kucaklamak olması.

Ölüm Korkusu

Başka Bir Şeyin Dublörü Değildir

Psikoterapistler genelde hatalı bir şekilde, açık ölüm korkusunun gerçekte ölümün kendisiyle ilgili bir kaygı olmayıp başka bir problemi maskelediğini düşünürler. Yirmi dokuz yaşındaki emlak uzmanı Jennifer’ın başına gelen de buydu. Hayatı boyunca geceleri gelen panik atakları önceki terapistleri tarafından gerçek anlamıyla ele alınmamıştı. Jennifer geceleri sık sık ter içinde, gözleri tamamen açık bir şekilde

uyanıyor, kendi ölümüyle ilgili düşünceler karşısında tir tir titriyordu. Kendisinin yok olduğunu, sonsuza dek karanlıkta sendelediğini, yaşayan dünya tarafından tamamen unutulduğunu düşünüyordu. Sonunda her şey mutlaka yok olacaksa hiçbir şeyin gerçekten anlamlı olmadığını kendine söylüyordu.

Bu tür düşünceler çocukluğundan beri peşini bırakmıyordu. Beş yaşındayken yaşadığı ilk epizodu canlı bir şekilde hatırlıyordu. Ölüm korkusuyla anne babasının yatak odasına koşmuş, annesi ona hiç unutmadığı iki şey söyleyerek rahatlatmıştı:

“Önünde uzun bir hayat var ve bunları şimdi düşünmenin bir anlamı yok.”

“İyice yaşlanıp ölüme yaklaştığında, ya huzur içinde olacaksın ya da hasta; her iki durumda da ölümü iyi karşılayacaksın.”

Jennifer hayatı boyunca annesinin bu rahatlatıcı sözlerine güvendi ve atakları iyileştirmek için de ilave stratejiler geliştirdi. Kendi kendine ölümü düşünüp düşünmemenin onun seçeneği olduğunu hatırlatıyordu. Veya iyi deneyimleriyle ilgili anılarını çocukluk arkadaşlarıyla gülüşmelerini, kocasıyla Rockies’de yürürken ayna gibi göllere ve ince, uzun bulutlara hayranlıkla bakmasını, çocuklarının güneşten yanmış yüzlerini öpüşünü hatırlamaya çalışıyordu.

Ama yine de ölüm korkusu başına bela olmaya devam etmiş ve mutluluğunun çoğunu alıp götürmüştü. Birkaç terapiste danışmıştı, ama fazla yardımlarını görmemişti. Çeşitli ilaçlar atakların yoğunluğunu hafifletmiş, ama sıklığını azaltmamıştı. Terapistleri onun ölüm korkusuna hiç odaklanmamışlardı, çünkü bunun başka bir kaygının yerine geçtiğine inanıyorlardı. Ben önceki terapistlerin hatalarını tekrarla mamaya karar verdim. Kafalarının Jennifer’ın beş yaşında görmeye başladığı güçlü bir şekilde yinelenen rüyalarla karıştığına inanıyorum.

Bütün ailem mutfakta. Masada bir kase solucan var. Babam beni onları avucuma alıp sıkmam ve içlerinden çıkan sütü içmem için zorluyor.

Danıştığı her terapiste göre sütlerini çıkarmak için solucanları sıkmak anlaşılır bir şekilde penis ve meni anlamına gelmişti; sonuç olarak her biri babası tarafından cinsel tacize uğrayıp uğramadığını sorgulamıştı. Benim ilk düşüncem de bu yönde oldu. Ama Jennifer’ın bu tür soruların terapiyi nasıl yanlış yöne götürdüğünü söylemesiyle bu düşüncemden vazgeçtim. Jennifer’ın babası son derece ürkütücü ve sözel anlamda tacizkar olsa da ne Jennifer ne de kız kardeşleri herhangi bir cinsel taciz olayı hatırlamıyordu.

Önceki terapistlerinin hiçbiri ölüm korkusunun her an var oluşunun ciddiyetini ve anlamını incelememişti. Bu sık rastlanan hata çok saygın bir geleneğe dayanıyor, kökleri psikoterapinin ilk yayınma, Freud ve Breuer’in 1895’teki Histeri Çalışmalarına kadar uzanıyor. Metnin dikkatle okunması[2] sonucunda ölüm korkusunun Freud’un hastalarının hayatlarına hakim olduğunu görüyoruz. Freud’un, nevrozun kökenlerinin çeşitli bilinçdışı, ilkel, içgüdüsel güçler arasındaki çatışmaya dayandığını açıkladığı daha sonraki yazıları olmasa, ölüm korkusunu incelememiş olması şaşırtıcı olabilirdi. Freud, bilinçdışında bir temsili olmadığı için ölümün nevrozun oluşumunda bir rol oynayamayacağını yazmıştır. Bunun için iki neden öne sürüyordu[3]: birincisi, ölümle ilgili kişisel bir deneyimimiz yoktur ve İkincisi, var olmayışımızı düşünmek bizim için mümkün değildir.

Freud I. Dünya Savaşı sonrasında yazdığı “Ölüme Karşı Tutumlarımız” gibi kısa ve sistematik olmayan makalelerinde ölüm hakkında oldukça etkileyici ve bilgece yazmış olmasına rağmen[4] ölümü, geleneksel psikanalitik kuram içinde Robert Jay Lifton’ın ifadesiyle, “etkisiz hale getirmesi”[5] sonraki kuşak terapistleri büyük ölçüde etkilemiş, odak noktasını ölümden uzaklaştırarak, ölümün bilinçdışında temsil ettiğine inandıkları şeye, özellikle terk edilme ve kastrasyon korkusuna yöneltmelerine neden olmuştur. Gerçekten de geçmişe yapılan psikanalitik vurgunun, gelecek ve ölümle yüzleşmekten geri çekilme olduğu iddia edilebilir. [6]

Jennifer’la çalışmamın en başından itibaren ölüm korkularını açıkça incelemeye giriştim. Hiç dirençle karşılaşmadım: Jennifer çalışmaya hevesliydi ve Varoluşçu Psikoterapi adlı kitabımı okuduğu ve hayatın varoluşsal gerçekleriyle yüzleşmek istediği için beni görmeyi seçmişti. Terapi seanslarımız onun ölümle ilgili düşünceleri, anıları ve fantezileri üzerine yoğunlaştı. Ölüm panikleri sırasında düşüncelerini ve rüyalarını dikkatle not almasını istedim.

Fazla beklemesi gerekmedi. Yalnızca birkaç hafta sonra Nazi dönemine dair bir film seyrettikten sonra ciddi bir ölüm paniği yaşadı. Filmde tasvir edilen hayatın mutlak gelgeçliği onu derinden sarsmıştı. Masum rehineler keyfi bir şekilde seçilip öldürülüyordu. Tehlike her yerdeydi: hiçbir yer güvenli değildi. Çocukluğunda yaşadığı evle ilgili benzerlikler onu çok etkilemişti: babasının öngörülemeyen öfke epizotlarının yarattığı tehlike, saklanacak bir yer olmadığı ve kurtuluşu yalnızca görünmezlikte yani olabildiğince az şey söyleyip az şey isteme arama hissi.

Kısa süre sonra çocukluğunda yaşadığı evi yeniden ziyaret etti ve önerdiğim gibi anne babasının mezarında meditasyon yaptı. Bir hastadan mezarda meditasyon yapmasını istemek[7] radikal bir şeymiş gibi görünebilir, ama Freud 1895’te hastalarına aynı talimatları verdiğini anlatıyor. Jennifer babasının mezarının başında dikilirken birden onunla ilgili garip bir şey aklına gelmişti: “Mezarda ne kadar üşüyordur.”

Bu garip düşünce üzerine konuştuk. Sanki çocukluğunda ölümle ilgili düşündüğü akıl dışı öğeler (örneğin, ölünün soğuğu hissedebilmesi), imgeleminde yetişkin akılcılığıyla yan yana bulunuyor gibiydi.

Bu seanstan sonra eve giderken çocukluğunda popüler olan bir şarkı aklına geldi ve söylemeye başladı. Bütün sözlerini hatırlayabilmesine çok şaşırmıştı:

Bir cenaze arabası geçerken hiç düşündün mü,

Sırada senin olabileceğini?

Seni büyük beyaz bir çarşafa sarıp

Yerin bir buçuk metre altına gömeceklerini.

Seni büyük siyah bir kutuya koyarlar,

Üzerini toprak ve taşla doldururlar,

Bir hafta her şey yolunda gider,

Ve sonra tabut sızdırmaya başlar!

Solucanlar girer, solucanlar çıkar,

Solucanlar burnunda oyun oynar.

Gözlerini yerler, burnunu yerler,

Ayak parmaklarının arasındaki pelteyi yerler.

Yuvarlak gözlü bir solucan,

Karnına girer ve gözlerinden çıkar,

Karnın yapışkan yeşile döner, irin krema gibi dışarı akar.

Bir dilim ekmeğe sürersin, işte öldükten sonra yediğin budur.

Şarkıyı söylerken ablalarının Jennifer en küçükleriydi) onun gözle görülür, elle tutulur sıkıntısına aldırmadan bu şarkıyı tekrar tekrar söyleyerek ona nasıl takıldıklarına dair anılar aklına geldi.

Bu şarkıyı hatırlamak Jennifer için solucanların sütünü içmesiyle ilgili yinelenen rüyasının seksle değil, çocukluğunda yaşadığı ölüm, tehlike ve emniyet eksikliği hissiyle ilgili olduğunu anlamasını sağlayım bir aydınlanma noktası oldu. Çocukluktaki ölüm düşüncesini dondurulmuş bir gerçeklik gibi sakladığı içgörüsü, terapide Jennifer’a yeni bakış açıları sağladı.

Örtülü Ölüm Anksiyetesi

Örtülü ölüm anksiyetesini açığa çıkarmak için bir hafiye gerekebilir, ama terapide olsun olmasın genellikle herkes kendisi üzerinde düşünerek bu örtüyü açabilir. Ölüm düşünceleri, bilinçli zihninizden ne kadar gizlenmiş olursa olsun rüyalarınıza sızabilir. Her kabus, ölüm anksiyetesinin tutulduğu yerden çıkıp kişiyi tehdit ettiği bir rüyadır.

Kabuslar uyuyan kişiyi uyandırıp hayatını risk altındayken betimler, kişi hayatını kurtarmak için bir katilden kaçıyordur veya yüksek bir yerden düşüyordur veya ölümcül bir tehditten saklanıyordur ya da gerçekten ölüyordur.

Ölüm rüyalarda genellikle sembolik biçimde görünür. Örneğin gastrit problemleri ve mide kanseriyle ilgili hipokondriyal kaygıları olan orta yaşlı bir adam rüyasında egzotik bir Karayip adasına giden bir uçakta ailesiyle birlikte olduğunu görebilir. Sonraki sahnede kendisini mide ağrısıyla iki büklüm olmuş yatarken görür. Dehşet içinde uyanıp uçakta olmamasının ve egzotik geziyi kaçırmasının anlamını kavrar; mide kanserinden ölmüştür ve hayat onsuz devam ediyordur.

Son olarak, belirli yaşam olaylarının neredeyse her zaman ölüm anksiyetesini uyandırdığını söylemeliyim: örneğin ciddi bir hastalık, bir yakının kaybı, kişinin temel güvenliğine yönelik engellenemez büyük bir tehdit tecavüze uğramak, boşanmak, üzerine ateş edilmesi, soyulmak Bu tür olaylar hakkında düşünmek genellikle açık ölüm korkularının ortaya çıkışıyla sonuçlanır.

Nedeni Belli Olmayan Anksiyete Aslında ÖLÜM ANKSİYETESİDİR

Yıllar önce psikolog Rollo May nükteli bir ifadeyle, nedeni belli olmayan anksiyetenin bir şeye bağlı anksiyete olmaya çalıştığını söylemiştir. Başka bir deyişle, hiçlikle ilgili anksiyete kendim hızla somut bir şeye bağlar. Susan’ın hikayesi, bir kişi bir olay hakkında orantısız derecede yüksek anksiyete duyduğunda bu kavramın nasıl işe yaradığına güzel bir örnektir.

Titiz, verimli, orta yaşlı bir mali müşavir olan Susan patronuyla yaşadığı bir çatışma yüzünden bana başvurdu. Birkaç ay görüştük ve sonunda işinden ayrılıp rekabetçi, oldukça başarılı bir firma kurdu.

Birkaç ay sonra acil bir randevu istemek için beni aradığında sesini zor tanıdım. Normalde iyimser ve kendine hakim olan Susan’ın sesi titriyor ve paniğe kapılmış gibi geliyordu. Onu aynı gün daha geç bir saatte gördüm ve görünüşü karşısında endişelendim: her zaman sakin ve modaya uygun giyinirken şimdi saçı başı dağılmış ve huzursuzdu, gözleri kızarmış, ağlamaktan şişmişti ve boynunda hafif kirli bir bandaj vardı.

Duraksayarak hikayesini anlattı. lyi bir işi olan sorumluluk sahibi yetişkin oğlu George uyuşturucu suçundan hapisteydi. Polis onu basit bir trafik kontrolü için durdurmuş ve arabasında kokain bulmuştu. Testlerde uyuşturucu kullandığı ortaya çıkmıştı. Daha önce de alkollü araba kullanma cezası yüzünden eyalet destekli bir iyileşme programında bulunduğu ve bu uyuşturucuyla ilgili üçüncü suçu olduğu için bir ay hapse mahkum olmuş ve on iki aylık uyuşturucu rehabilitasyon programına katılması zorunlu kılınmıştı.

Susan dört gündür ağlıyordu. Uyuyamıyor, yemek yiyemiyor ve işe gidemiyordu (yirmi yıldır bu ilk kez oluyordu). Geceleri oğlu ile ilgili gördüğü korkunç hayaller ona işkence ediyordu. Bu hayallerde oğlu leş gibiydi, kahverengi bir kesekağıdındaki şişeden durmadan içki içiyor, dişleri çürüyor ve bir çöplükte ölüyordu.

“Hapishanede ölecek,” dedi bana ve oğlunu kurtarmak için denediği her yolu anlattı. Oğlunun sonsuz umut vaat eden çocukluk fotoğraflarına bakmak onu öldürüyordu kıvırcık san saçları, neşeli gözleriyle melek gibiydi.

Susan normalde kendisini son derece becerikli olarak görürdü. lşe yaramaz ve uçan ebeveynlerine rağmen başarıya ulaşmış, kendini yoktan yaratmış bir kadındı. Ama bu durumda kendini tamamen çaresiz hissediyordu.

“Bunu bana neden yaptı?” diye soruyordu. “Bu bir isyan, onun için yaptığım planlara yönelik bilinçli bir sabotaj. Başka ne olabilir ki? Ona her şeyi, başarı için gerekli her aracı vermedim mi en iyi eğitim, tenis, piyano, binicilik dersleri? Bunların karşılığını bu şekilde mi ödüyor? Hele verdiği utanç arkadaşlarımın öğrendiğini bir düşünün!” Susan arkadaşlarının başarılı çocuklarını düşündükçe içi kıskançlıkla kavruluyordu.

İlk yaptığım ona zaten bildiği şeyleri hatırlatmak oldu. Oğlunun çöplükteki hayali gerçekçi değildi, ortada bir felaket yokken durumu öyle görüyordu. Her şey göz önünde bulundurulduğunda oğlunun ilerleme kaydettiğini belirttim: iyi bir rehabilitasyon programındaydı, mükemmel bir terapistten özel bir terapi alıyordu. Bağımlılıktan kurtulmak hiçbir zaman kolay olmazdı: birden fazla geri dönüş kaçınılmazdı. Kuşkusuz Susan bunları biliyordu kısa bir süre önce oğlunun iyileşme programında tam bir hafta geçirmişti. Üstelik kocası da onun, oğullarıyla ilgili endişelerini paylaşmıyordu.

Ayrıca “George bunu bana niye yaptı?” sorusunun da akılcı olmadığını biliyordu ve ben kendisini bu resimden çıkarması gerektiğini söylediğimde onaylayarak başını salladı. Oğlunun uyuşturucuya geri dönüşünün onunla bir ilgisi yoktu.

Her anne oğlunun yeniden uyuşturucu kullanmasına ve hapse girmesine üzülürdü, ama Susan’ın tepkisi biraz aşırı görünüyordu. Anksiyetesinin büyük bir kısmının başka bir kaynaktan geldiğinden şüphelenmeye başlamıştım.

Özellikle Susan’ın derin çaresizlik hissi karşısında şaşkına dönmüştüm. Kendisini her zaman son derece becerikli biri olarak görürdü ve şimdi bu hayal paramparça olmuştu oğlu için yapabileceği hiçbir şey yoktu (kendisini oğlunun hayatından çekip çıkarmak dışında).

Ama George neden onun hayatında bu kadar merkezi bir yer oluşturuyordu? Evet, George onun oğluydu. Ama bundan fazlası vardı. Çok fazla merkezdeydi. Sanki bütün hayatı oğlunun başarısına dayanıyordu. Ona pek çok ebeveyn için çocuklarının nasıl bir ölümsüzlük projesini temsil ettiğini anlattım. Bu düşünce onun ilgisini çekti. George aracılığıyla kendisini geleceğe taşımayı umduğunu kabul etti, ama şimdi bu fikri terk etmesi gerektiğini anlamıştı:

“O, bunun altından kalkabilecek kadar sağlam değil,” dedi.

“Bunun altından kalkabilecek kadar sağlam bir çocuk var mıdır?” diye sordum. “Ve dahası, George bu işi hiçbir zaman üstlenmedi bu yüzden onun bu davranışının, tekrar uyuşturucuya dönmesinin seninle bir ilgisi yok!”

Seansın sonuna doğru boynundaki bandajı sordum, boynunu gerdirme ameliyatı geçirdiğini söyledi. Ameliyat hakkında biraz daha soru sorduğumda sabırsızlanıp oğluyla ilgili konuya geri dönmeye çalıştı beni görmeye gelmesinin nedeni oydu.

Ama ben ısrar ettim.

“Ameliyat olma kararını biraz daha anlat.”

“Şey, yaşlanmanın vücuduma yaptıklarından nefret ediyorum göğüslerim, yüzüm, özellikle de sarkan boynum. Ameliyat kendi kendime verdiğim doğum günü hediyesiydi.”

“Hangi doğum günü?”

Büyük harfle doğum günü. Altmış numara. Geçen hafta.”

(…) altmışında olmak ve zamanının tükendiğini fark etmek hakkında konuştu (ben yetmiş olmak hakkında). Sonra durumu özetledim: “Anksiyetenin aşırı olduğundan eminim, çünkü zihninin bir tarafı bağımlılık tedavisinin her türünde geri dönüşler olduğunu çok iyi biliyor. Bence anksiyeten başka bir yerden geliyor ve yer değiştirerek George’a yükleniyor.”

Susan’ın hararetle onaylamasıyla sözlerime devam ettim, “Anksiyetenin büyük bir kısmının George değil, kendin hakkında olduğunu düşünüyorum. Altmışıncı doğum gününle, yaşlandığına dair farkındalığınla ve ölümle ilişkili. Bence derin bir düzeyde bazı önemli soruları düşünüyor olmalısın: Hayatının geri kalanında ne yapacaksın? Özellikle de şimdi George’un ona yüklediğin görevi gerçekleştiremeyeceğini fark ettikten sonra?”

Susan’ın tavırları sabırsızlıktan yoğun ilgiye doğru dönüştü. “Yaşlanma ve zamanımın bitmesi konusunda fazla düşünmedim. Ve daha önceki terapimizde de bu konu hiç açılmadı. Ama ne demek istediğinizi anlıyorum.”

Seansın sonuna geldiğimizde bana baktı: “Fikirlerinizin bana nasıl yardımı olacağını bilmiyorum, ama şunu söyleyebilirim: şu son on beş dakikada dikkatimi çektiniz. Son dört gündür George’un bütün düşüncelerime hakim olmadığı en uzun süreydi bu.”

Sonraki hafta erken bir saat için randevulaştık. Önceki çalışmalarımızdan sabah saatlerini yazmaya ayırdığımı bildiği için normal çalışma düzenimin dışına çıktığıma dair bir yorumda bulundu. Gelecek hafta oğlumun düğününe katılmak için yolculuğa çıkacağımdan zaten programımın dışına çıktığımı söyledim.

İşe yarayabilecek her şeyi dahil etmek istediğimden Susan çıkarken şunu da söyledim: “Bu oğlumun ikinci evliliği Susan. Boşanması sırasında çok kötü bir dönemden geçtiğimi hatırlıyorum bir ebeveyn olarak kendini çaresiz hissetmek korkunç bir şey. Bu yüzden deneyimlerime dayanarak senin kendini ne kadar korkunç hissediyor olabileceğini biliyorum. Çocuklarımıza yardım etme arzusu yapımızda var.”

Sonraki iki hafta George’a daha az zaman ayırıp daha çok Susan’ın kendi hayatına odaklandık. George’la ilgili anksiyetesi çarpıcı şekilde azalmıştı. George’un terapisti Susan ve George’un birkaç hafta için teması kesmelerinin iyi olacağını söylemişti (ve ben de onaylamıştım). Susan ölüm korkusu ve insanların bununla nasıl baş ettiği konusunda daha fazla şey bilmek istiyordu. Ben de bu sayfalarda anlattığım ölüm anksiyetesiyle ilgili düşüncelerimin çoğunu onunla paylaştım. Dördüncü hafta normale döndüğünü hissettiğini söyledi ve birkaç hafta sonrası için izleme seansı koyduk.

Bu son seansımızda, ona terapiler sırasında en çok neden yarar gördüğünü sordum. ileri sürdüğüm fikirler ve benimle anlamlı bir ilişkisi olması arasında açık bir ayrım yaptı.

“En değerli şey bana oğlunuz hakkında söylediklerinizdi,” dedi. “Bana o şekilde ulaşmaya çalışmanız beni çok etkiledi. Üzerine yoğunlaştığımız diğer şeyler hayat ve ölümle ilgili korkularımın yerini değiştirip George’a yüklemem kesinlikle dikkatimi çekti. Bu konuda haklı olduğunuza inanıyordum ama fikirleriniz, örneğin Epikouros’tan aldıklarınız çok şey … ah … entelektüeldi ve onların bana ne kadar yardımcı olduğunu bilemiyorum. Ama görüşmelerimizde etkili bir şeyler olduğundan kuşkum yok.”

Fikirlerle bağlantı arasındaki iki uçluluk[8] anahtar noktaydı (bakınız beşinci bölüm). Fikirler ne kadar yararlı olsalar da diğer insanlarla yakın bağlantılarla hayati önem kazanıyorlar.

Seansın sonlarına doğru Susan hayatıyla ilgili önemli değişiklikler yapmak konusunda çarpıcı açıklamalarda bulunmaya başladı. “Problemlerimden biri işimde çok fazla tecrit edilmiş olmam. Uzun yıllardır ve yetişkin hayatımın büyük bir bölümü boyunca mali müşavirlik yaptım ve şimdi bunun bana pek uymadığını düşünüyorum. içedönük bir meslekte dışadönük bir kişiyim. İnsanlarla sohbet etmeyi, ilişki kurmayı seviyorum. Ve bir muhasebeci olmak fazlasıyla münzevi bir yaşam biçimi. Yaptığım işi değiştirmeliyim. Son birkaç hafta içinde kocam ve ben geleceğimiz konusunda ciddi konuşmalar yaptık. Yeni bir kariyer için hala zamanım var. Yaşlanıp geriye bakmak ve başka bir şey yapmayı denemiş bile olmadığımı fark etmek düşüncesi hiç hoşuma gitmiyor.”

O ve kocasının geçmişte Napa Vadisinde kahvaltı ve yatak verilen küçük bir motel alma hayali hakkında konuştuklarını anlattı. Bu iş artık ciddiye binmişti ve geçen hafta sonu bir emlakçiyle çeşitli motellere bakmışlardı.

Altı ay sonra Susan’dan bir not aldım. Napa Vadisinin büyüleyici bir fotoğrafının arkasına onları ziyaret etmemi istediklerini yazmıştı. “ilk gece bizden!”

Susan’ın hikayesi birkaç noktayı ortaya koyuyor. Birincisi, orantısız anksiyete miktarı. Kuşkusuz, oğlunun hapse girmesi onu çok sıkmıştı. Hangi anne böyle bir şey için üzülmezdi ki? Ama o bir felaket olmuş gibi tepki veriyordu. Oysa oğlu uyuşturucu konusunda yıllardır mücadele veriyordu ve başka geri dönüşleri de olmuştu.

Boynundaki kirli bandaja, estetik ameliyatının kanıtına odaklanarak yerinde bir tahminde bulunmuştum. Ancak hata riski azdı, çünkü onun yaşında olup yaşlanma konusunda endişelenmeyen kimse olmazdı. Estetik ameliyatı ve altmışıncı doğum gününün ortaya koyduğu “niyet,” yer değiştirip oğluna yönlendirdiği örtülü ölüm anksiyetesini açığa çıkarmıştı. Terapimizde anksiyete kaynağının farkına varmasını sağlayıp onunla yüzleşmesine yardım etmeye çalıştım.

Susan birkaç içgörüyle sarsıldı bedeninin yaşlanması, oğlunun ölümsüzlük projesini temsil ediyor olması, oğluna yardım etmek ya da yaşlanmasını durdurmak için sınırlı gücünün olması. Son olarak da bir pişmanlık dağı oluşturduğunu fark etmesi en önemli hayat değişimini başlattı.

Yalnızca ölüm anksiyetesini hafifletmekten çok daha fazlasını yapabileceğimizi gösteren örneklerimden ilki bu. Ölümün farkına varmak, bir uyanış deneyimi, büyük hayat değişiklikleri için güçlü bir katalizör olabilir.

[1] Philip Roth, Shop Talk: A Writer and His Colleagues and Their Work. Boston: Houghton Mifflin, 2001, s. 97.
[2] Daha fazla ayrıntı için Studies m Hysteria’nın son baskısına yazdığım önsöze bakın. J. Breuer ve S. Freud, Studies in Hysteria (çevirij. Strachey) New York: Basic Books, NY, 2000. (ilk olarak 1895’te yayımlanmış.)
[3] S. Freud, (çeviri James Strachey), Inhibitions, Symptoms, and Anxiety\ London: The Hogarth Press, 1936. (llk olarak 1926’da yayımlanmış.)
[4] S. Freud, ‘Thoughts for the Time on War and Death: Our Attitudes Toward Death,” Collected Papers of Sigmund Freud, Cilt. 4; London: Hogarth Press, 1925, Ayrıca bkz. I. Yalom, Existential Psychotherapy, New York: Basic Books, 1980, s. 64-69.
[5] Robert Jay Lifton, The Brohen Connection, New York: Simon and Schuster, 1979.
[6] D. Spiegel, “Man as Timekeper: Philosophical and Psychotherapeutic Issues.” American Journal of Psychoanalysis, 1981, 41(5), 14.
[7] J. Breuer ve S Freud, 1895/2000.
[8] Fikirlerin ve insan ilişkilerinin sinerjisi romanımın ana temasım oluşturuyor, Bugünü Yaşama Arzusu, Kabalcı Yayınevi, 2006.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Genco Erkal & Zeliha Berksoy’un “Ben Bertolt Brecht” albümü

Kapat