Sigmund Freud: Yaşamın kendisi riske edilemeseydi, ilginçliğini yitirirdi!

0
412

Ölüme Yönelik Tutumlarımız 

Yabancılaşma duygumuzu yüklediğim ikinci etmen şimdiye dek ölüme karşı benimsemiş olduğumuz tutumda yer alan bozukluktur.

Gerçekte kendi ölümümüzü imgelemek olanaksızdır ve ne zaman bunu yapmaya kalkışsak aslında kendimizin izleyici olarak hala var olduğumuzu algılayabiliriz. Bu nedenle ruh çözümsel okul en temelde, hiç kimsenin kendi ölümüne inanmadığını ya da aynı şeyi başka bir biçimde söyleyecek olursak, bilinç dışında her birimizin kendi ölümsüzlüğüne inandığını öne sürmeye cesaret edebilmiştir.

Ölümün rastlantısal oluş nedenlerine -kaza, hastalık, enfeksiyon, ilerlemiş yaş- vurgu yapma alışkanlığındayızdır; bu şekilde ölümü bir gereklilikten bir rastlantı olayına indirgeme çabasını ele veririz. … Her şey bir yana buna hiç de gereksinimi olmayan ölüye saygı bize hakikatten daha önemli gelir ve kesinlikle çoğumuz için yaşayana saygıdan da önemlidir.

Yaşam oyununda en yüksek pey, yaşamın kendisi riske edilemeseydi yaşam fakirleşir, ilginçliğini yitirirdi.

Yaşamda da işlerin satrançtaki gibi olması gerçekten, çok üzücüdür, tek bir yanlış hamle bizi oyunu terk etmeye zorlayabilir; fark yaşamda ikinci bir oyuna başlayamamamızdadır; rövanş maçı yoktur.

İnsanlığın ilkel tarihi cinayetlerle doludur. Bugün bile çocuklarımızın okulda öğrendiği dünya tarihi temelde halkların cinayetler dizisidir. … Eğer Tanrının Oğlu insanlığın başlangıçtaki günahının bedelini ödemek için yaşamını feda etmek zorundaydıysa o zaman kısas yasasına göre, aynen ödeme gereği bu günahın bir öldürme, bir cinayet olması gerekir. Başka hiçbir şey diyet olarak bir yaşamın feda edilmesini gerektirmezdi. Ve başlangıçtaki günah Tanrı Babaya karşı bir saldırıydı, insanlığın ilksel suçu babayı öldürme olsa gerekti, ilkel hordanın, mnemik imgesi sonradan tanrıya dönüşmüş olan ilk babasının öldürülmesi.

Filozoflar ölüm tablosu tarafından ilkel insana sunulan entelektüel bilmecenin onu düşünmeye zorladığını ve böylece tüm spekülasyonların başlangıç noktasını oluşturduğunu bildirmişlerdir. … Benim görüşüme göre, ilkel adam öldürülmüş düşmanının cesedinin başında yaşam ve ölüm bilmecesi üzerinde pek de düşüncelere dalmadan zafer kutlaması yapmıştı. İnsanda sorgulama ruhunu ortaya çıkaran entelektüel bilmece ve her ölüm değil sevilen ama yine de yabancı ve nefret edilen kişilerin ölümündeki duygu çatışmasıydı. Bu duygu çatışmasının ilk ürünü ruhbilimdi. İnsan artık ölümü uzakta tutamadı çünkü ölene ilişkin acısında onu tatmıştı ama yine de onu benimseme konusunda isteksizdi çünkü kendini ölü olarak düşünemiyordu. Böylece bir uzlaşma geliştirdi: kendi ölümü olgusunu da kabul etti ama onun yok olma anlamına geldiğini yadsıdı – düşmanının ölümü söz konusu olunca yadsımaya hiç gerek duymadığı bir anlam. Ruhları kat ettiği yer sevdiği birinin ölü bedeninin yanıydı ve üzüntüsüne karışmış doyumun verdiği suçluluk duygusu bu yeni doğmuş ruhları korkulması gereken kötü şeytanlara dönüştürdü. Ölümün ortaya çıkardığı [fiziksel] değişiklikler ona bireyi bir
8
beden ve bir ruha -başlangıçta birçok ruha- ayırmayı telkin etti. … Ölenin kalıcı anısı başka varoluş biçimleri varsaymanın temeli haline geldi ve ona görünür ölümden sonra devam eden bir yaşam kavramını verdi.

Din ancak sonraları bu sonraki yaşamı daha arzu edilebilir, gerçekten doğru bir sonraki yaşamla temsil etmeyi ve ölümle sonlanan yaşam yalnızca bir hazırlığa indirgemeyi başarmıştır. Bundan sonra yaşamı geriye, geçmişe doğru uzatmak, daha önceki varoluşlar, ruhların göçü ve reenkarnasyon kavramları oluşturmak tutarlılıktan başka bir şey değildir; tümünün amacı ölümü yaşamın sonlanması anlamından yoksun bırakmaktır.

Kuşkusuz bunu onların boş inançlarına bağlamak kolaydır: yabanıl, öldürülenin öç alıcı ruhlarının korkusu içindedir. Ama onun ölü düşmanının ruhları kendi kan dökme suçu için kötü vicdanının sesinden başka bir şey değildir; bu boş inancın arkasında biz uygar insanların yitirmiş olduğu bir ahlaki duyarlılık damarı gizlidir.

Bizzat “Öldürmeyeceksin” emrine yapılan vurgu, öldürme tutkusunu, belki bizim de bugün taşıdığımız gibi, kanında taşıyan sonsuz bir katil kuşakları dizisinden türediğimizi kesin kılar.

Bilinçdışımızın ölüm sorununa yaklaşımı nedir diye soruyoruz. Yanıtın şöyle olması gerekir: neredeyse tümüyle ilkel insanınki gibi. Başka pek çok bakımdan olduğu gibi bu açıdan da tarih öncesi zamanların insanı değişmemiş olarak bilinçdışımızda yaşar. O halde bilinçdışımız kendi ölümüne inanmaz sanki, ölümsüzmüş gibi davranır. Bizim “bilinçdışı”mız dediğimiz şey -aklımızın içgüdüsel itkilerden ibaret olan, en derin katmanları- olumsuz hiçbir şeyi bilmez ve de hiçbir reddedişi; onda karşıtlar bir arada varolur. … Kahramanlığın mantıksal zemini kişinin kendi yaşamının belirli soyut ve genel yararlar yanında o kadar da değerli olmadığı yargısında yatar. … Öte yandan bize bildiğimizden daha sık egemen olan ölüm korkusu ise ikincil bir şeydir ve genellikle bir suçluluk duygusunun sonucudur.

Öte yandan yabancılar ve düşmanlar için ölümü kabul ederiz ve onları ilkel insanın yaptığı kadar kolayca ve duraksamasız ölüme teslim ederiz. … Bilinçdışımız öldürmeyi gerçekleştirmez; o öldürmeyi yalnızca düşünür ve ister. Ancak bu ruhsal gerçekliği güncel gerçekliğe göre azımsamak tümüyle yanlıştır. Yeterince önemli ve ciddidir. … . Aslında bilinçdışımız, küçük nedenler için bile cinayet işleyebilir; eskil Atina Drakon yasası gibi suç için ölümden başka ceza bilmez. Ve bunun belli bir tutarlılığı vardır, çünkü her şeye kadir ve zorba yönetici egomuza yönelik her yaralama temelde bir lesemajeste (kralı yaralama) suçudur.

Ruh çözümlemesi meslek dışı insanlar arasında bu türden varsayımlar yüzünden rağbet görmez. Onları bilinçli yaşantının reddettiği iftiralar olarak reddederler ve bilinçdışının kendini bilincin eline vermeye çok yatkın bulduğu ince göstergeleri de zekice görmezden gelirler.

Tıpkı ilkel insanda olduğu gibi bizim bilinçdışımızda da ölüme ilişkin iki zıt tutum,onu yaşamın yok oluşu olarak tanıyan tutumla onu gerçekdışı sayıp yadsıyan tutumun çarpışıp çatışma içine girdiği bir olgu vardır. Bu olgu ilkel çağlardakinin aynıdır:

sevdiğimiz birinin, bir ana babanın, bir eşin, bir erkek ya da kız kardeşin, bir çocuğun ya da sevgili bir arkadaşın ölümü ya da ölüm tehlikesine girmesi. Bu sevilen kişiler bir yandan içsel bir mülkiyet, kendi egomuzun bileşenleridir; öte yandan ise kısmen yabancılar hatta düşmanlardır.

Doğa bu zıtlar çiftini kullanarak aşkı her zaman canlı ve taze tutmaya çabalar; öyle ki arkasında yatan nefrete karşı onu korumaya çalışsın. Denebilir ki sevgimizin en narin çiçeklenişlerini içimizde duyumsadığımız düşmanca itkiye karşı bir tepkiye borçluyuz.

Toparlayacak olursak: tıpkı ilkel insandaki kadar bilinç dışımız kendi ölümümüz düşüncesine ulaşamaz; tıpkı onun kadar yabancılara canice eğilimleri vardır; sevdiklerimize karşı tıpkı onunki gibi bölünmüştür (yani çifte değerlidir).

Sivis vitam, para mortem. Eğer yaşamı güçlendirmek istiyorsanız kendinizi ölüme hazırlayın.

Sigmund Freud
Uygarlık, Toplum ve Din

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz