Nietzsche’nin Kadınları: “Bir kadın, bir erkekten daha iyi anlar çocukları; ama bir erkek, daha çocuksudur…”

Nietzsche“Çocukluğumun ilk yıllarını kapsayan dönemi çok az biliyorum; bu dönemle ilgili bana anlatılmış olanları ise burada aktarmak istemiyorum. Muhakkak ki fevkalade birer anne babaya sahiptim, özellikle de bu kadar mükemmel bir babanın, ölümüyle, bir yandan beni baba desteğinden ve aile yaşantımızı idare etmesinden bizi mahrum bıraktığına, diğer yandan ise ruhuma ciddi ve gözlemci kişiliğimin ilk tohumlarım ektiğine hiç kuşkum yok, Belki de babamın ölümü ile birlikte gelişme dönemim boyunca hiç erkek gözetiminde bulunamayışımın bana zararları olmuştur.”

Nietzsche gerçekten bir kadın düşmanı mıydı? Yoksa aslında kadınlara nasıl yaklaşacağını bir türlü bilemeyen utangaç bir adam mı? En büyük aşkından annesine kadar yaşamında dönüm noktası olmuş tüm kadınlar… Nietzsche’ nin kişisel mektuplarıyla özel hayatına açılan bu pencere, kadınlara olan bakış açısını, onların karşısındaki duruşunu ve çektiği aşk acılarını açığa çıkarıyor.

“Beni Hepsi Seviyor”

“Kadınlara mı gidiyorsun? Kırbacını unutma!” Friedrieh Nietzsche ve kadınlar söz konusu olduğunda hiç tereddütsüz kötü ün salmış bu iki cümle akla gelir ki, ünlü filozof Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı eserinde bu sözleri yaşlı bir kadının ağzından söylemektedir. Filozof, yüzyıldan fazla bir zamandır kadın düşmanı olarak damgalanmakta ve Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün başka bölümlerinde de kadın kimliği benzer biçimlerde aşağılanmaktadır: Her şeye rağmen Nietzsche’yi tek bir bakış açısından değerlendirmek ona büyük haksızlık olacaktır; nitekim düşünür, aynı eserinde, bambaşka ifadelerle kadın olgusunu tanrısallaştırmaktadır da. Filozofun kadın dünyasıyla olan gergin ilişkisi ile ilgili ilk anlamlı izlenim, yıllarca dostu olan Paul Deusscn’in anlattıklarıdır: Friedrich Nietzsche’yle Anılar (1901) adlı kitabında, birlikte öğrenim gördükleri Bonn’da yaşadıkları bir olayı şöyle aktarmaktadır: “Nietzsche, Şubat 1865’de bir gün tek başına Köln’e gitmişti. Oradaki bir görevli rehberliğinde kentin önemli mekânlarını gezmiş, daha sonra da rehberine, bir restorana gitmek istediğini söylemiş: Fakat rehber onu pek de hoş gözle bakılmayan bir eve götürmüş. Ertesi gün Nietzsche bana orada gördüklerini şöyle anlatmıştı: “Kendimi birdenbire yaldızlı kıyafetlere ve tüllere bürünmüş, bana işveli gözlerle bakan onca yaratığın arasında buldum. Afallamış bir halde bir süre durdum, sonra içgüdüsel olarak doğruca, çevremdeki ruhu olan tek varlıkmış gibi görünen piyanonun başına koştum ve tuşlarına basmaya başladım. Bana bakmayı bıraktılar ve ben de özgürlüğüme kavuştum.”

Klasik Filoloji ve İlahiyat öğrenimi gören yirmi bir yaşındaki bu genç öğrenci, istemeden bir geneleve gitmiş, erotik ve baştan çıkartıcı olan bu yaldızlı dünyaya tek kelime bile etmeden sırlını dönmüştür, iç güdüleriyle hareket etmiş ve sanata sığınmıştır. Yalnızca sanat, bu hayasız “yaratıkların” tehdidinden genç adamı koruyabilecektir. Nicizschc’nin sanatı tercih etmesi küçümsenmemelidir. Müziğin Ruhundan Tragedya’mu Doğuşu adlı eserinde, yaşam felsefesini önemle vurgulamaktadır: (…) Evren ve varoluş yalnızca estetik fenomenler olarak varlıklarını sonsuza kadar haklı çıkarırlar. Friedrich Nictzsche’nin acı bir Şekilde tecrübe edeceği gibi estetiğe dair bu önemli şartını hiçbir kadın yerine getiremeyecektir; buna karşın sanat vazgeçilmez olduğunu ispatlayacaktır.

Nietzsche her defasında kadınlardan kaçıp “sanatçının” ve “filozofun” Fildişi kulesine sığınmaktadır. Şen Bilin adlı eserinde ve “Kadınlar ve Uzağa Olan Etkileri” adlı aforizmasında kaçışının amaçlarına değinmektedir: Ben erkek kendi gürültüsünün ve yarattığı eserlerin yangınlarının tam ortasında durduğunda, yanından kayıp giden sessiz ve mucizevi varlıklar görecek, onların sahip olduğu huzur ve sükunete gıpta edecektir, onlar kadınlardır. Bu kadınların varlıklarında, kendisinin neredeyse daha iyi bir suretinin yaşadığım düşünecektir: sükûnetin hu mekânlarında, en gürültülü deniz yangınları bile hır ölüm sesizliğine bürünecek ve yaşamın kendisi, yaşamla ilgili bir rüyaya dönüşecektir, Ancak! Ancak! Benim aziz hayalperestim, en güzel yelkenlide bile ne kadar çok ses ve gürültü vardır ve maalesef ne de sefil gürültülerdir bunlar. Kadınların sihri ve en güçlü etkileri, filozofların dilinden konuşmak gerekirse, “actio in distans,” yani uzun mesafeden etki sağlayabilmeleridir. Ve bu kavramın içinde ilk önde gelen ve en önemli olan şe mesafedir!

Nietzsche’ye bu sözleri söyleten tecrübedir; çünkü yaşam mekanizmasının işleyişinin ve temel estetik ihtiyacını karşılamasının, kız kardeşi gibi kavgacı kadınların sefilane kuru gürültülerinin tehdidi altında bulunduğunu biliyordu. Belki de Nietzsche gerçek yaşamda kadınlara kendini ifade edemeyecek kadar çaresiz ve özgüvenden yoksun olduğunun farkındaydı.
Bunu özellikle kadıncıklar çok iyi bilmektedir: Özgüvenden yoksun ve yüzeysel erkekler onların umurlarında bile olmaz.

Ancak gerçekle, Nietzsche’nin konuya yaklaşımı böylesi tarafsız ve salt felsefi bir tutumda değildir. Zaman zaman gerçek yaşamda varlığını sürdüren şehvet duygusunun şeytani tuzakları karşısında, nefsine yenik düşmektedir. Filozof, kadınlardan ve hatta erkeklerden bile uzak durmamıştır. Kadınlarla yakın temasa geçmiş olduğu kuşku götürmez. 1865 yılının Ekim ayından itibaren öğrenim gördüğü Lcipzig’de de aynı olayın olduğu tahmin edilmekle birlikte, Cenova ya da Nizza’daki genelevlerden birinde frengi hastalığını kaptığı bilinmektedir. Nietzsche eserinde, fuhuşun resmi bir kimlik kazanması gerektiğini sık sık vurgulmaktadır; bu savın temelinde ise erotik düşüncelerin olduğu kuşku götürmez.

Cinselliğe karşı dini bir yaklaşımının olduğunu düşünmek yanlış olur. Tam tersine cinsellik konusunda daha aydınca bir anlayışı savunmaktadır. Bunu yaparak kendisine de zarar vermiş olan toplumsal baskıların ve kısıtlamaların tümüne tepkisini göstermektedir. Örneğin Deccal adlı eserinde, erotik özgürlüğe olan inancını dile getirmiştir: İffet üzerine verilen vaaz, tabiata aykırı olmaya yönelik açıkça yapılan toplumsal bir kışkırtmadır. Cinsel yaşama yönelik her kınama, bu kavramın “kirli” tanımıyla her defasında kirletilmesi, yaşamın kutsal ruhuna karşı işlenen asıl günahtır. Nietzsche, yaşamı boyunca Hıristiyanlığın toplumu empoze ettiği bu “insan doğasına aykırı olma” olgusuna karşı mücadele vermiştir. Ancak sonunda, 19. yüzyıl aşk anlayışını alt edemeyeceğini anlamıştır. Bunu “Kadınlık iffetinden” başlıklı aforizması açıklar. Nietzsche burada “terbiyeli kadınların yetiştirilme tarzını” eleştirmektedir: Bütün dünya onların şehvetle ilgili konularda mümkün olduğunca bilgisiz yetiştirilmeleri ve benzer kavramları ima eden her şeye karşı derin bir utancın, tahammülsüzlüğün ve bunlardan her zaman kaçma arzusunun, ruhlarına işlenmesi gerektiği konusunda hemfikirdir. Ya sonra! Her şeyin üstünde tuttukları, en çok özledikleri evlilik olgusu ile re onun aracılığıyla korkunç bir yıldırımın çarpması gibi hakikatin ve bilginin içine savrulacak, aşkın ve utancın çelişkisini göreceklerdir. Hazzı, teslimiyeti, görev sorumluluğunu, merhameti. Tanrı’yla hayvanın beklenmedik alakalarım fark etmekten dolayı duydukları korkuyu ve kimbilir daha neferi aynı anda hissetmek zorunda kalacaklar!

Hakikatte oluşan ise, kendi dengini arayan bir ruhun kördüğüm olmasıdır. Kadınların böyle bir bilmecenin çözümüne, ya da böyle bir çözümün bilmecesine nasıl ulaştıklarını ve bu sırada zıvanadan çıkmış zavallı ruhlarında ne kadar ürkütücü ve derinlere uzanan şüphelerin canlandığını en bilge insan sarrafının merhametli merakı bile tahmin etmeye yetmez.(…) Ardından gelen, tıpkı daha önceki gibi aynı derin sessizlik: Çoğunlukla kendine karşı bir suskunluk ve kendi gözlerinin içine bakamamazlık.
Bu ruh düğümlenmesini Friedrich Nietzsche de çözümleyemez; çünkü içinde bulunduğu çağın cinselliğe karşı düşmanlığı felsefi eleştirilere karşı dokunulmazdır. Nietzsche için bunun anlamı, en mahrem ihtiraslarını ancak gizlice yaşayabilecek olmasıdır; tabii beraberlerinde getirecekleri karmaşayla birlikte. Friedrich Nietzsche’nin kadınlara karşı tutuk tavrının temelleri, çağının toplumsal ahlâk yapısının içinde ve de çocukluğunda oluşmuştur. Filozof, 15 Ekim 1844’te, Lcipzig yakınlarında küçük bir köy olan Röcken’de dünyaya gelmiştir. Bir protestan papazı olan babası Cari Ludvvig Nietzsche’nin 3 Temmuz 1849’daki ölümünün ardından, 1850 yılında ailece Naumburg’a göç ederler. Friedrich orada, tam altı kadın tarafından sıkı bir gözetim altına alınır: Annesi Franziska Nietzsche. kızkardeşi Elisabeth, babaannesi Erdmuthe Nietzsche, iki bekâr halası Rosalie ve Augustc Nietzsche ayrıca Mine diye çağırdıkları ev hizmetkârları Wilhelmine Arnold ile altılı grup tamamlanmaktadır.

Kadınların evdeki hakimiyetleri ve babasının erken Ölümü, delikanlıyı derinden etkiler. 1858 yılından itibaren ünlü bir yatılı okul olan Pforla Koleji’nde okuyan Nietzsche 1864 yazında, henüz yetersiz ama son derece anlamlı olan Benim Hayatım başlıklı bir otobiyografi yazar. Kitabında kendi değerlendirmesini yapmıştır: Çocukluğumun ilk yıllarını kapsayan dönemi çok az biliyorum; bu dönemle ilgili bana anlatılmış olanları ise burada aktarmak istemiyorum. Muhakkak ki fevkalade birer anne babaya sahiptim, özellikle de bu kadar mükemmel bir babanın, ölümüyle, bir yandan beni baba desteğinden ve aile yaşantımızı idare etmesinden bizi mahrum bıraktığına, diğer yandan ise ruhuma ciddi ve gözlemci kişiliğimin ilk tohumlarım ektiğine hiç kuşkum yok, Belki de babamın ölümü ile birlikte gelişme dönemim boyunca hiç erkek gözetiminde bulunamayışımın bana zararları olmuştur.

Fricdrieh, babasını hayranlıkla savunurken, kadınlardan oluşan ev halkını eleştirmektedir. Evde hüküm süren son derece disiplinli ve muhafazakâr yönetim düşünüldüğünde, bu durum pek de şaşırtıcı değildir. Nietzsche on dört yaşına basıp Pforta Koleji’ne gittiğinde bile Naumburg’un sofuluk derecesindeki erdem anlayışına bağlılığı sıkı gözetim altında tutuluyordu. Halası Rosalie’dcn 1863’te aldığı bir mektup bunu ispatlar nitelikledir: “(…) ve iraden insani ve Tanrısal düzene ne çok kez boyun eğmek zorunda kalacaktır (gerçi bu bütün yaşamın boyunca böyle olmalı ama öğrenciyken bu daha da zordur, değil mi?) ve şehvetin gücünü, Tanrı’nın sana bahşettiği diyanetti kalbinin ve de ruhunun gücüyle yenmelisin! Sevgili Fritz! Sana bunun için Tanrı’nın yardımını diliyorum! Tanrı’nın varlığını her zaman içinde hisset ve mücadelende zafer kazanıp itaat edebildiğinde ve derslerinde başarılı olduğunda, yüce Tanrı’nın her zaman seninle olduğunu ve sana yardım etliğini daima söylemelisin!”

Nietzsche, iyi bir dindar olabilmesi için kendisine dayatılan bu öğretileri, gittikçe daha gönülsüz bir şekilde yerine getirmektedir. Sonraları yazdıklarıyla, “İnsani ve Tanrısal düzeni” yerle bir edecektir. Bütün bunların sonucunda, “şehvetin gücü”nü bastırmasının sebebi artık salt dini nedenler değildir. Ünlü filozof, cl sürülmemiş cinselerotik duygularını başka alanlara yünlendirmiştir. Nietzsche’nin bu teşebbüslerinde kullandığı maskeler çok yönlüdür. Böylece yaşamı boyunca tabiri caizse “hevesi kursağında kalmışlığın” çeşitli hallerini tecrübe edecektir.

Yetiştirilme tarzından gelen Naumburg’un katı davranış kurallarıyla, cinsel dürtülerini dengelemek zorunda olduğu için Nietzsche’nin erotik patlamalarını anlamak doğrusu zaman zaman güçleşmektedir. İçindeki çatışmaları akılcı bir şekilde aşması her zaman mümkün olmamaktadır. Nietzsche, aldığı katı ve muhafazakâr terbiyeden hiçbir zaman kurtulamamıştır. Matta yetişkin bir erkekken bile özellikle annesi ve kız-kardeşi işin içindelerse, öğrendiği kalıplara girmesi gerektiğini düşünmekledir. Hiç kuşku yok ki, ilahi ahlâkın bütün kısıtlamaları. Nietzsche’nin içine kazınmıştır. Onlardan kurtulamamakta ve bunu her denediğinde sonuç tam bir felaket olmaktadır.

Psikanalitik anlamda bir katarsisin bu durumda asla mümkün olamayacağı tanısını koyan da bizzat Nietzsche’den başkası değildir. 1862’nin Paskalya tatilinde on yedi yaşındaki bir Pforta Öğrencisiyken yazdığı Kader ve Tarih başlıklı kompozisyonunda, bu ikilemi kesin bir dille teşhis eder: (…) çocukluğumuzda edindiğimiz izlenimler, ebeveynlerimizin üzerimizdeki etkileri ve yetiştirilme tarzlarımızın kökleri içimizde o kadar derinlere kök satmıştır ki, sahip olduğumuz bazı katı ön yargılarımızı mantıksal nedenlerle ya da salt istediğimiz için içimizden söküp atmak o kadar da kolay değildir. (…) bireysel yürekliliğimizin ve cüretkârlığımızın hisleri: bütün bunlar, sonucu belirsiz bir mücadele içinde savaşırlar ancak acı tecrübeler ve hüzün dolu hadiseler, en sonunda kalbimizi o eski çocuk inancımıza geri götürür. Öğrenci, geleceği görürcesine kesin bir problemin tanımım yapmıştır: mantığın ve iradenin, “yetiştirilme tarzı” ve “alışkanlığın gücü” karşısında hiçbir şansı yoktur.

Genç öğrenci her şeye rağmen bu ahlâk hapishanesinden kurtulmanın yollarını arar; çünkü içinde duyduğu vicdan azabı artık neredeyse dayanılmaz boyutlara ulaşmıştır:
Bilmiyorum neyi sevdiğimi, Huzurum hiç kalmadı Bilmiyorum neye inandığımı Ya da niye yaşadığımı?
Artık kendisi için hayati önem taşıyan bir strateji uygulayarak, içinde bulunduğu bu krizi az çok başarılı bir şekilde atlatabilmiştir: İnanılmaz bir iştahla Antik Edebiyata merak sarmıştır; çünkü orada şehvet birçok yönüyle yaşanmaktadır. Genç öğrenci, yazarak ve çeviriler yaparak Naumburg’unkine taban tabana zıt bir dünyaya yakınlaşmaktadır. Edinmeye başladığı bu kültürün olgunlaşmasıyla ilgili serüvenlerini şöyle betimlemiştir: Klasik araştırmalara yönelik zaafım da giderek arıyordu. Başta Platon ve en sevdiğim eseri Syntposion olmak üzere Sofokles, Eşil ve diğer Yunanlı şairlerin bende bıraktıkları ilk izlenimleri, her zaman en hoş hatıralarım arasında yad ediyorum. Bu arada dinle uzaktan yakından hiç alakası olmayan bir tanrıyla tanışır: Dionysos, şarabın, zevkin ve eğlencenin tanrısı, Nietzsche zaman zaman ondan kopsa da bu tanrı onu bir gölge gibi takip eder. Nietzsche, Dionysos aracılığıyla, gerçekte yaşayamamakla birlikte, bütün şehvetini yazmak suretiyle gün ışığına çıkarabiliyordu. 1889 yılındaki ruhsal çöküşünden kısa bir süre Önce de tekrar Dionysos’un müridleri arasına girmiştir: Dionysos adlı filozofun çırağıyım ben, kutsal biri olmaktansa satir olmayı tercih ederim.

Nietzsche felsefe yaparak, şiir yazarak ve müzikle uğraşarak, cinsel ihtiraslarını yıllar boyunca kontrol altında tutmayı başarmıştır. Yazmak, onun için artık hayati bir önem taşımaktadır. 1 Temmuz 1877’de Mahvida von Meysenburg’a yazdığı bir mektupta varoluşuyla ilgili bu ön koşula şöyle işaret eder: Bu mürekkep denilen madde iğrenç bir şey ve kendi rızamla hayatıma girdi. Ona da hile katmışlar ve dünyadaki bütün yiyecekler sahte, ama mürekkep bizim için yine de iyi bir gıdadır.

Neredeyse 18 yaşına gelen lise öğrencisi, artık Yunanlı idollerinden arınmış olarak yazı masasında harikalar yaratmaya başlamıştır. Nietzsche, 28 Temmuz 1862’de sınıf arkadaşı Raimund Granier’e mektup yoluyla bir hikâye taslağım gönderir. Hikâyenin başlığı iLitphorion’dur. Ancak burada söz konusu olan, Goethe’nin Faust’ta betimlediği gibi hayalperest bir Euphorion değildir. Tam tersine, edebi yazıları hiçbir değer içermedikleri için, Nietzsche ağır bir krizin pençesine düşmüştür:
Odamda ölüm sessizliği var sadece kalemimin kâğıt üstündeki hışırtısını duyuyorum çünkü yazarak düşünmeyi çok seviyorum. (…) önümde, kara kalbimi içinde boğabileceğim bir mürekkep kutusu, boğazımı kesmeye alışabileceğim bir makas, kendimi temizleyebileceğim müsveddeler ve bir de lazımlık var. Karşı dairede zaman zaman ziyaret ettiğim ve iffetli halinde huzur bulduğum bir rahibe oturuyor. Onu çok iyi tanıyorum, baştan aşağı bütün ayrıntılarıyla, hatla kendimden daha iyi. Eskiden zayıf ve güçsüz rahibeydi o bense doktordum ve onun kısa zamanda şişmanlamasını sağladım.

Okur burada, hiçbir antik maske, aldatmaca ya da engel olmaksızın, Nietzsche’nin karanlık iç dünyasını tüm çıplaklığıyla görebilir. Evine kapanmış, intiharın eşiğindeki bu depresif genç, uydurma bir tıp kılıfına gizlenmiş olarak, bir rahibeyi kötü emellerine alet etmektedir. Bir papazın iyi terbiye görmüş oğlu için böylesi bir fantezi tam bir fiyaskodur. Fakat hepsi bu kadarla bitmiyor. Rahibenin erkek kardeşi de aynı biçimde, sonunda elden ayaktan düşünceye kadar, hayali bir tecavüze uğramaktadır. Erkek kardeşi de onunla birlikte oturuyor ve ikisi geçici bir evlilik yaşıyorlar. Delikanlı benim için fazla şişman ve fazla küçüklü; onu zayıflattım, sonunda tam bir cesede döndü. Bugünlerde ölecek ki bu bana büyük keyif veriyor çünkü onu en ince ayrıntısına kadar inceleyebileceğim. Nietzsche, eşcinsel aşkı sık sık konu edinmiştir. Platon’un Synıposion adlı eserini yere göğe sığdıramaması boş yere değildir.

Ancak Friedrich Nietzsche. kendi eseri Etiphoriona, Platon’dan esinlendiği “Aşk İdolü”ne, hatırı sayılır miktarda sadist eğilimli fantezilerini de katmıştır. Bu taslak, iç dünyasına ilişkin daha birçok ipucu yakalamaya olanak sağlar. Euphorion acılar içinde kıvranıyordu ve inliyordu çünkü omuriliği kuruluğu hastalığından muzdaripti. O zamanki yaygın inanışa göre, omuriliğinin kuruması, haddinden fazla yapılan mastürbasyonun işaretiydi.

Ancak Nietzsche’nin tehlikeli cinsel teşebbüsleri, protestan vicdanı tarafından zaptediliyordu. Mektubunda Granier’e, ilk bölümü tamamladıktan sonra iğrendiğini ve bütün yazdıklarım imha ettiğini bildiriyordu. Bunun yerine arkadaşına bambaşka şeyleri iki tane ilahiyi sunuyordu. İlahilerden birinin ilk kıtası, boyunca günaha girmiş vc tekrar Tann’ya dönmek arzusunda olan genç öğrencinin ruh haliyle ilgili olarak aydınlatıcıdır:
Korkuyorum günahlardan
Gecenin dipsiz karanlığından
Ve bakmak istemem geri
Bırakamam seni
Gecelerde korkmuş ve üzgün
Sana bakarım ve tutmak isterim
Seni…
Lâkin Friedrich Nietzsche sonraki yıllarda hep yeniden yenilecektir. Belki de bunun sebebi, sözkonusu karşı cins olunca, kendini zaman zaman aşağılamasıdır, örneğin Ecce Homo’ta şu oldukça tuhaf pasaj gibi: Kadıncıkları tanıdığımı burada söylemeye cüret edebilir miyim? Bu, Dionysos’ım bana bahşettiği drahomanın içinde bir yetenektir. Kimbilir? Belki de ben, sonsuz dişiliğin ilk psikoloğuyumdur. Beni hepsi seviyor eski bir hikâye: kaile alınmayan “bahtsız” kadınlar, doğurganlık becerilerini kaybetmiş olan “eşitlikçi” olanlar… Kendimi parçalatmak istemediğim için şanslıyım: her şeyiyle dişi olan kadın severse, parçalar… Ben bu sevimli azgınları tanıyorum… Ah, ne tehlikeli, ne sinsi küçük bir yırtıcı hayvan! Ve bununla beraber ne kadar da hoş!”

Mario Leis
Nietzsche’nin Kadınları

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Bugün Hâlâ Doğru Sanılan Tıbbın 10 Büyük Yalanı

Araştırmacı Shane Ellison'ın hazırladığı ve tüm dünyada büyük yankı bulan 'Tıbbın 10 büyük yalanı' adlı çalışma, ilaç şirketlerinin nasıl gelirlerini...

Kapat