Ne zaman içime biraz fazla baksam, yükseklik korkum depreşir… – Murathan Mungan

Murathan MunganBindiği otobüsün penceresinden geçmişe bakıp geride bıraktıklarıyla elinde kalanların dökümünü yapmaya yüreğini yokladığında; Texas’ın ıssız çöllerine benzeyen içi boş çocukluk görüntülerine, boğucu bir yalnızlıktan başka hiçbir şey olmayan anılarına daldığında, on sekizini yeni bitirmişti. Öncekilerden farklı olarak bu kez üzerinde ispat edilmiş bir “rüştün” haklı güvenini taşıyordu.
Ve bu seferkinin öncekilere hiç benzemediğini bir tek kendi biliyordu. Yol sevinci ile geçmişi boşaltmanın ıssızlığı yüreğinde yer değiştirerek duygularını belirsizleştirirken,  önündeki yolun neler vaat ettiğini bilmemekle birlikte, emin olduğu tek şey, gerçekten ne pahasına olursa olsun, artık bir daha geri dönmeyeceğiydi.

Alice için bu, yeni bir yasam özleminden, evden kaçışını anlamlandırma gayretinden, herhangi bir seçenek arayışından çok bir var oluş sorunuydu.

Artık bir var oluş sorunu…

Nitekim öyle oldu. Alice Star bir daha Texas’a hiç dönmedi. Bu kez başarmıştı. Bunu yıllar sonra bir kez daha düşünecekti; kaçtığı o günün bütün ayrıntıları, bindiği, daha doğrusu içine çekildiği o garip aracın metalik penceresinden uzayın uçsuz boşluğuna baktığında, aynı belirsizlik duygusuyla yoklayacaktı içini; hem de tam her şey yoluna girmişken…

On sekizlik Alice’in yüreğiyse on üçüne takılı kalmıştı. Kilise korosundaki pazar ayinlerine takılı kalmıştı sesi. Dik flörtünün “Dancing” kapısında onu yüzüstü bırakarak başka bir kızla çıktığı zamanlardandı yüzündeki bağışlamasız hüzün. Uzak bakışlarındaki derin küskünlük, meydan okuyan bir umarsızlığa dönüşmüştü zamanla. Her acıyı çiklet çiğneyerek karşılayan ve bir omuz silkmesiyle geçiştiren kızlardan biri olmuştu sonunda. Başka türlü ayakta ve hayatta kalınamayacağını öğrenmişti çünkü. Camlarına harfleri eksilmiş neonların yansıdığı benzinlikler, bakımsız kefeler, arada bir çekilen bira sifonunun tekdüze sesi, araba mezarlığındaki metal hurda, patlak tekerlekler, teneke kutular, havanın sıcağına bulaşmış kekre tütün kokusu gibi, bir Amerikalıya hemen “Batı”yı çağrıştıracak ıssız ayrıntılar sinmişti yüzünün anlamına, davranışlarına… Yasamı boyunca doğup büyüdüğü yeri kendinde taşıyanlardandı. Bir daha dönmediği yurdunun iklimi, efsanesinin de gizi oldu. Ondaki gizil vahşilikte her Amerikalıya simdi unuttukları sert ve acımasız geçmişi çağrıştıran bir şey vardı.
Eski kovboy filmlerinde, sigara reklamlarının çekildiği vadilerde ve bir de bu kadının yüzünde olan bir şey… Nitekim yıllar sonra, Alice Star, Amerika ve dünya için bir “mit” haline geldiğinde, onun mitolojisini öğelerine ayrıştıran çokbilmiş eleştirmenler, her konuda kılı kırk yaran uzmanlar, her şeyi bir başka şeyle açıklayan sosyal araştırmacılar, yüzünün ikonografisini okurken, bu noktalar üzerinde hassasiyetle duruyor ve sonu gelmeyen yorumlar yapıyorlardı. Dünya kurulalı beri, kimsenin basına –en azından bu kadar aşikar olarak– gelmeyen o tuhaf hadise vuku bulduğundaysa, basına gelenlerin, yüzünün bir kaderi olduğu konusunda hemen herkes hemfikirdi. İlkin Amerika’nın geçmişindeki, sonra Hıristiyanlık tarihindeki ikonografik geleneği içermekle kalmayan yüzünün açgözlü anlamı, bunlarla yetinmeyip daha da ötelere, uzayın derinliklerine uzanmış ve sonunda da belasını bulmuştu. Olan bitenin tek açıklaması buydu. En azından birçoklarına göre.

Basını pencereden alıp her durakta körüklü kapıları “tıslayarak” açılıp kapanan bu çimen yeşili otobüsün içindekileri seyretmeye koyuldu. Sanki bu otobüsü bir filmde görmüştü, bu sahneyi; hatta sanki kendi de bir filmin içindeydi. (Sinemalar! Boğucu taşra kentlerinin dünyaya açılan büyülü ufukları… dünyanın her yerinde…) Tenhaydı otobüsün içi. Kendinden başka birkaç yolcu daha vardı. Onlara bakarken, evden kaçan insan sayısı ne kadar az, diye düşünerek hayıflandı. Az sonra, her otobüs yolcusunun ille de bir kaçak olmasının gerekmediğini, pekala seyahat ediyor olabileceklerini hatırladı, kendi kendine mahcup oldu. Daha sonra, yan sırada oturan bir kovboy ilişti gözüne. Oturuşunda, yayıldığı geniş çayırları taşıyordu. Halinde, durusunda, sığırların otlatıldığı dağ bası meralarını hatırlatan bir şey vardı. Ayaklarının dibinde küçük bir sırt çantası duruyor, basında eprimiş geniş bir şapkayla pencereden dışarı bakarak eski “country” şarkılarını ıslıkla çalıyordu. Yüzündeki çocuksu saflıkta, geleceğe duyduğu noksansız güven okunuyordu. Erkeklere özgü, çoğu kez karşılığı olmayan bön bir güvendi bu. Hiç susmuyor kovboy. Belli ki yüreğinde büyük umutlarla, büyük kentte yeni bir yasam arayacak kendine. Tam da, ben bu sahneyi bir filmde görmüştüm, dedirtecek cinsten bir görüntüydü Alice’in seyrine daldığı. Saklanmaya değer bir anı gibi bu erkek yüzünü ve onu çevreleyen ayrıntıları ezberlemeye çalışıyor. (Yol hatırası… Uzaklar için yol hatırası…)
Aynı anda, aynı yola, birbirinden habersiz çıkmış iki yol arkadaşı simdi onlar. Belki tanışmayacaklar bile, ya da yıllar sonra bir rastlantı sonucu karsılaştıklarında, biri diğerini ve bugünü hatırlayacak.
Bu biri, belli ki kovboy olmayacak; Alice’in farkında bile değil çünkü, onun için düşündüklerinin, kurduğu öykünün de tabii.
Erkeklere özgü, çoğu kez karşılığı olan bir duyarsızlıktan ve ilgisizlikten kaynaklanıyor bu hali. Belki de bu yüzden, Alice, ansızın, bu kovboyun büyük kentlerde harcanıp gideceğine, hiçbir umudunu gerçekleştirmeden savrulup kaybolacağına karar veriyor.
Ayrıntıları fark etmeyen bu kayıtsız yüzün karar anlarını ve önüne çıkan fırsatları değerlendiremeyeceğini, sıradan bir gece yarısı kovboyu olarak büyük kent çarklarının dişlilerinde öğütülüp gideceğini düşünüyor. Texaslılar da zamanında Alice için benzer şeyler düşünmüşler, uzun yıllar ondan bir ses çıkmadığını görünce de, düşündüklerinin doğruluğuna hükmedip onun Amerika kıtasının uçsuz bucaksızlığında yitip gittiğine inanmışlardı.

K: Murathan Mungan’nın Üç Aynalı Kırk Oda adlı kitabından bir bölüm.
Görsel/ Resim: Picasso

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
M. Kaygalak: Kürtler, kendi dillerinde konuşmaktan öteye geçerek, artık okuyup yazmak da istiyorlar

"Siyaseten konuşan özne, gücünü hangi ideolojik yerden alırsa alsın, Türkiye’de dil tartışmaları baştan itibaren seküler pozitivist bir yerden kurgulanıyor. Maalesef...

Kapat