“Mehtaplı Gecelerde Hep Seni Andım” – Murathan Mungan

Murathan MunganBu yazıyı çok daha önce yazmalıydım aslın-da. Erteledim, erteledim, erteledim; hep erteledim.
Niye olmadı? Biliyordum, babam ölmek üzereydi. Ölüm meleği peşindeydi. Gün sayıyordu. Benim de ardıma, bir çeşit intikam meleği gibi bu şarkı takılmıştı. Nereye gitsem oraya geliyordu. Kulaklarıma inanamıyor, korkuyordum. Bilinmez güçlerin oynadığı bir oyundu bu bana. Tam da o günlerde yazmam gerekiyordu bu yazıyı belki, ama ben kaçınıyordum bundan; şarkının her gittiğim yerde beni takip etmesinin tuhaflığı yetmiyormuş gibi, bir de yazının büyüsünü, sözcüklerin cinlerini karıştırmak istemiyordum işin içine; yazabilir miydim, ya da o zaman yazmış olsam, tam da düşündüğüm gibi mi olurdu, bilmiyorum. İçimden uzanan bir el hep alıkoyuyordu beni. Biraz da, acılarım bu kadar tazeyken, onları hemen yazıya “tahvil etmek”, hoş olmayan bir yararcılık gibi görünmüş olmalı gözüme. Uzak duruyordum.

Daha sonraları, birçok kere yazmaya niyet ettiğim her seferinde, ayrıntıları artık kaçırmış olduğumu, o zamanki duygularımın tazeliğini yitirmiş olduğunu, daha da önemlisi, o zamanki şaşkınlığımı ve ürküntümü anlatmakta yetersiz kalacağımı düşündüm. Babamın ölümüyle birlikte yazının ruhu da uçup gitmişti sanki.
1984’tü babam öldüğünde, aradan on bir yıl geçti. Umarım artık yazabilirim.

Yazları avluda yatardık geceleri… Yatakların avluya çıkma zamanı, diye bir takvim başlangıcı vardı o taş kentin, bir zaman işareti… Yaz habercisi sıcakların, yavaş yavaş başlamasıyla birlikte, ev içlerinde tatlı bir telaş başlardı. Bir çeşit taşınma hazırlığına benzerdi bütün koşuşturmalar.
Avluya çıkmanın ilk habercisi eve çağnlan hallaçlardır. Yaz yatakları ve yorganları farklı olur; yazın pamuklu, kışın yünlü yataklarda yatılır. Kış yorganları kalın, yaz yorganları ince olur. Yazla birlikte yün yataklar kaldırılırdı ortadan. Defalarca yıkanıp, arapsabunuyla ovulmuş avlunun taş zeminine büyük brandalar, yer örtüleri serilir, bunların üzerinde denkliklerden çıkarılan yatakların, yorganların, yastıkların pamuklan attınlırdı; ince, tahta çubuklarla döve döve kabartılan pamuklar havada kar gibi uçuşurken, eğlence çıktı diye sevinen biz haylaz çocuklar, yükselen itirazlara, bağırıp çağırmalara aldırmadan kendimizi kaldırıp kaldırıp kabartılmış döşeklerin üzerine bırakırdık… Sonra uzun uzun yorgan kaplardı kadınlar. Yere otururlar; yorganın çevresinde kendileri döner, kahve fincanları döner, sigara küllükleri dönerdi. Kapladıkları yorganın ortasında duran beyaz yorgan ipliği çilesini, iplikleri bittikçe birbirlerine neşeyle atar; yorgan iğnesi, işlek ellerinin arasında hızdan neredeyse görünmez olurdu. Yorganların biri serilip, biri kaldırılırken, onlar yorgan çevresinde, dedikodu yapar, şarkı söyler, yatağa yorgana ilişkin anlatılan imalı hikâyelere gülüşür, eliçabukluklarıyla övünürlerdi.

Yorgan yüzleri içinde en çok sim işli olanlarını severdim ben, Simlerin gümüşsü ışıltısını yıldızların altına çok yakıştırırdım. Yaz gecelerinin o parlak gökyüzüne, o derin uykulara… Ay ışığı, simlere vurdukça sanki başka türlü ısırdı bizim de uykularımız. Bazı geceler, ay o kadar parlak olurdu ki, ışığından uyanırdım. Bakardım, gece boyu yükselmiş ay, şimdi tam tepede, yüz yüzeyiz onunla ve eğilmiş bana gülümsüyor; bir süre bakıştıktan sonra yorganı başıma çeker, yeniden yatağıma ve uykuma gömülürdüm. Hâlâ, dolabımda o günlerden kalma şarap rengi simli bir yorgan yüzü vardır. Sonunda yenik düştüysem de, salt bu incelikler uğruna “asri zamanların nevresimine az direnmedim doğrusu. Yanı sıra birçok şiirimde, öykümde, oyunlarımda ayla bakıştığım o gecelerin derin hatırası vardır. O gecelerden kalma bir ay ışığı hâlâ vurur onların üzerine…

Ardından tahtlar, ya da tahta divanlar çıkarılırdı avlulara. Geçen yıllardan kalanların tahtaları onarılır, yıkanır, ovulur, kazınır; güvercin pislikleri, rüzgârın getirdikleri, zamanın kiri temizlenir’, üzerlerine yatak döşek serilmeye hazır hale getirilirlerdi. Ya da onarılmayacak kadar aşınmışlarsa, yenileri ısmarlanırdı marangozlara. Tahta divanlar, tek kişilik ya da iki kişilikken; taht adı verilen daha büyükleri, çok çocuklu kalabalık aileler içindir. Üstelik taht, daha görkemlidir, taht’a birkaç küçük basamakla çıkılır örneğin, dört yanı ahşap parmaklıkla çevrilidir, parmaklıklar düz olmayıp, oymalarla süslenmiştir ve dört köşesinde kalın ahşap direkler, sütunlar vardır. Bunlara bembeyaz cibinlikler gerilir, hem sinekten korur uyuyanları, hem de mahrem gözlerden… Tahtlara birkaç yatak birden serilir. Ev içlerinde geceleri uyku tutmamaya başladı mı, herkes damlara çıkmaktan, avlularda yatmaktan söz etmeye başlar. Davranmak için ilk hareket hep başkasından beklenir. Bu amaçla herkes konusunu-komşusunu, yandakinin damını gözlemeye başlar. Ardından pamuklu yorganlar, keten pikeler, kolalanmış örtüler, sakız gibi beyaz, lavanta kokan çarşaflar, işli yastıklar, simli yorgan yüzleri ve her esintide gecenin serin soluğuyla bir yelken gibi şişen bembeyaz cibinliklerle dolardı damlar, avlular, ayvanlar… Erken kızışmış baharlar, yanıltıcı olurdu kimi zaman, dışarıda yatmaya erken çıkanlar, üşürlerdi; oysa eskiler iyi bilirlerdi her şeyin zamanını, eriklerin çiçek açmasını, badem ağaçlarının aşılanma zamanını, incas toplama mevsimini… ve tabii yazın başlangıcını da…

Mardin’in şehir merkezinde, Postane’nin tam karşısındaki evimizin geniş avlusunda, Şehidiye Camii’nin minaresinin üstümüze vuran kızıl gölgesinde, güvercin gurultularıyla, kanat çırpımlarıyla uyanırdım her sabah.
Geceleri, yatmadan önce avluda oturur, ahşap parmaklıklara dayanarak, karşıda görünen Suriye’nin uzak ışıklarına dalar, hayal kurar, yıldızlarla konuşur ve camiinin hemen yanı başındaki yazlık bahçede çalınan sarkılan dinleyerek uyurdum. Kimi zaman taş plaklar, kimi zaman günün 45’likleri… Halk arasında “Park” denirdi o yazlık bahçeye… Çoğu yaz gecelerinde, babam orada arkadaşlarıyla birlikte olurdu. O taşra şehrinin münevverleri, eşrafı, ileri gelenleriyle birlikte orada oturur, içki içer, politika-dan ve memleket ahvalinden konuşurdu. Annemle birlikte babamı beklerdik. Neden bilmem bekleyişimizde hazin bir yan vardı. Annem, sen yat uyu, derdi. Ben de seninle birlikte bekleyeceğim, derdim. Yazlık bahçenin renkli ampulleri görünürdü avlumuzdan. Ağaç dallarına gerdikleri tellere dizdikleri rengârenk ampuller, her çıkan esintiyle birlikte hafif hafif sallanır ve bu rüya uzaklığındaki görüntü, bizim avlumuzdan masal kadar güzel görünürdü. Yazlık bahçenin sesi çok açılmış “hoparlöründen” günün şarkıları taşardı çevreye…

Sevim Şengül söylerdi: Mehtaplı Gecelerde Hep Seni Andım. Sevim Şengül, o sıralar hemen hemen bütün Türk filmlerindeki kadınların yerine şarkı söyleyen iki şarkıcıdan biriydi. (Diğeri Belkıs Özener’di.) Bu şarkı çok hüzünlendirirdi beni, içinde bulunduğum durumu, belki de birebir ifade ettiği için… Babamı da, şarkıyı da, beklemeyi de seviyordum. Ender olmakla birlikte bazen, ben uyumadan önce gelirdi babam. Onun dizlerinde uyumayı severdim. Ya da uyur taklidi yapmayı. Bu çocuk uyudu yatağına kaldırın şunu, dediğinde, ıhh diye nazlanıp kucağına iyice gömülmeyi… Oysa çoğu kez, ben simli yorganıma iyice sarılmış, Mehtaplı Geceler uykuma karışarak beni düşlere uğurlamış ve ben çoktan derin uykularda kaybolmuş olduktan sonra çıkagelirdi babam. Bu şarkı, zamanla, beklemenin ve terk edilmenin şarkısı oldu benim için.

Babamın yine birine âşık olduğu, evini ihmal ettiği, geceleri geç geldiği, hiç gelmediği, annemle sık sık kavga ettiği birçok zamanlarda söylediğim bir şarkı oldu bu. Daha sonraki yıllarda her şeyin yolundaymış gibi göründüğü zamanlarda da, hiç kimseye âşık değilken, hiç kimseyi beklemezken bile, hüzünlendiğim kimi yaz gecelerinde, bu şarkıyı söyleyerek içlendiğim çok olmuştur: Mehtaplı Gecelerde Hep Seni Andım.

Nitekim film senaryosu olarak yazdığım Dağınık Yatakta., ünlü bir sosyete fahişesi olan kahramanım Benli Meryem’e ödünç verdim bu şarkıyı. Onun geçmişini kilitleyen mutsuz çocukluğuna ödünç verdim. Filmde, daha küçük bir kız çocuğuyken, hovarda babasının eve getirdiği “hafif kadınları” eğlendirmek için, duvara yaslanarak acı ve utanç içinde söylediği ve hayatı boyunca hiç unutamadığı şarkı budur: Mehtaplı Gecelerde Hep Seni Andım.

Murathan Mungan
Kaynak: Paranın Cinleri

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here