Tek Başlı Başına Bir Erk Kaynağı Olan Ses, Ego ve Öfke – Murathan Mungan

Bildiğiniz gibi, “ses kirliliği” modern çağın bir kavramıdır. Bizim gibi çağına geç kalmış toplumlarda, gündelik hayatın örgütlenmesinde başına sürekli yeni dertler açar. Toplumsal kültürümüzde sese tek itiraz, ancak herkes yattıktan sonra diye bilinen gece yansı sonrası gürültülerine olabilir. Bir de ezan okunurken diğer seslerin susturulması gerekir. Sonuna dek açılmış cami hoparlörlerinden yükselen ezan, yalnızca müminleri namaza çağırmaz, aynı zamanda yüzde doksan dokuzunun Müslüman olduğu iddia edilen bir ülkede Müslüman ya da mümin olmayanlar üzerindeki hükümranlığını da ilan eder. Ses, başlı başına bir erk kaynağıdır. Bu yüzden ince ayar gerektirir; her şeyde olduğu gibi seste de ince ayar yapmak, bir uygarlık ölçütüdür.

Ses, Ego ve Öfke

Bir zamanlar oturduğum Gümüşsuyu’ndaki evimde başlıca huzursuzluk kaynağım sokak satıcılarıydı. Şimdi, eskiye oranla sayılarının seyreldiğini sanıyorum; en azından benim tanıdığım, bildiğim mahallelerde… Sesi iyice büyüten, yankısı gür, yokuş yukarı bir sokaktaydı evim; geniş sayılamayacak sokağın ortasında akşama kadar “Sen yol vereceksin, ben geçeceğim,” tartışması yapan sürücülerin kavgası da cabasıydı. Gün boyu satıcıların biri gider diğeri gelir, çoğunlukla arkası açık kamyonetlere yükledikleri sebze, meyve, zerzevatı satmak için ellerindeki megafonlarla bağıra çağıra sizi uykunuzdan, işinizden-gücünüzden edip kafanızı şişirirlerdi. Sesin nasıl gündelik bir işkence olabildiğini o günlerden bilirim. Ben, her ne kadar “di’li geçmiş” kullanıyorsam da bu rahatsızlığı hâlâ yaşayanlar var hiç kuşkusuz.
Yazının burasında nereye gitmemizi istersiniz?
istanbul’da bir gelecek kurmak ümidiyle Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş, çoluğunu çocuğunu geçindirmek, gündelik nafakasını çıkarmak için, yaz-kış demeden sokak sokak gezen, sesi kısılana kadar bağırıp çağırmak zorunda kalan bir emekçi hikâyesi dinlemek ister misiniz?

Ben bunun için uygun adres değilim. Solculuk algılamasının sınırları ancak buraya kadar olan on metre koşucusu birçok yazar var. Onlara gidin. Çıkarları mevcut hükümetle ters düştüğünde, yoksul kitlelerin öfkesini yanına çekmeye çalışmak için “Ayda iki yüz milyona beş çocuklu evini geçindirmeye çalışan işçi” gibi manşetler atan büyük gazeteleri anımsayın. Bu güya solcu yazarlarla, bu güya büyük gazetelerin toplumsal duyarlılığını birleştiren hazin ortak paydayı ve buralardan üretilmeye çalışılan sığ politikanın yedeğinde yeni bir dünya kurulamayacağını öğrendi çok oldu. Ayda iki yüz milyonun hesabını sorarken, o beş çocuğun hesabını sormamayı kitle yandaşlığı sanmadaki ucuz hesapların getirisiyle politika yapmanın çıkmazında yitirilmiş on yıllarımızı getirin gözlerinizin önüne. Gerçekliğin yansı kimseye yetmez.

Ya da hazır elimize sokak satıcıları gibi bir konu geçmişken, kayıtdışı ekonomi üzerine bir söylev dinlemek ister misiniz? İşportacılığın ülke ekonomisine kaybettirdiklerinden, bu çeşit defteri tutulamayan kazancın genel toplamda milli gelire kaybettirdiklerinden söz edelim. Kayıtdışı ekonominin aynı zamanda gizli bir işsizlik sigortası olduğunu, sistemin ölmemek için yaralanmaya razı geldiğini biliyoruz. Uzun uzadıya bunları dinlemek istiyorsanız, gene ben uygun adres değilim. Gerçeğin bir parçası bana da yetmez.
İki örneği art arda anmış olmamdan anlaşılacağı gibi, her şeyi ekonomiyle açıklayan söylemi, eskiden yalnızca “vulger” olan Marksistler kullanırdı, günümüzde liberal ekonomiden yana olan Türk usulü yeni sağ da aynı mantık çerçevesini kullanıyor. Politikayı salt ekonomiyle özdeşleştiren bu ortak paydanın ışığı hiçbir karanlığı aydınlatmaya yetmiyor.
Ama benim değinmek istediğim bu da değil. Çok yalın bir noktadan başlamak istiyorum. Ses’ten, yalnızca sesten. Gündeliğin arkeolojisinden.
Gündeliğin arkeolojisi, iç içe geçmiş katmanlarda birbirlerine nedensellik ilişkisiyle bağlı birçok psikolojik, sosyolojik, antropolojik öğeden oluşur.
Değiştirmek istediğimiz hayatı hiç gözden geçirmediğimiz için hayat her seferinde bildiğini okur.

*

Kimi durumlar için mazur gösterme adına kullanılan “Ekmek parası” sözü, hoşgörü duygularınıza seslenebilir ama durumu kurtarmaya yetmez. Kaba bir mantık yürütmenin etrafında çoğaltılan örneklerle genişleyen hoşgörü sınırlarımız sonunda “ekmek parası” uğruna her şeyin mubah olduğu çıkarsamasına varabilir.
Bu megafonların arkasındaki ses, yalnızca malını satmak için değil, “ego”sunu yaymak için de bağırıyor. Elinde bir silah gibi taşıdığı megafon, “ego”sunu yaymak için kullandığı bir fetih nesnesi aynı zamanda. O, bununla ele geçiriyor. Kimilerince önemsiz görülebilecek gündelik hayatın “domestik ayrıntılarının” alt katmanlarını okuyarak ilerlediğimizde, varoluş sancılarından kimlik sorunlarına açılan bir sosyolojinin eşiğinde buluruz kendimizi.
Görenler unutmamışlardır: Şener Şen, Züğürt Ağa filminde, sokak satıcılığı yapmaya kalkıştığında arabasındaki domatesleri bir türlü satamaz, sesi çıkmaz, çünkü onunki sınıf düşmüş yaralı bir egodur. Mahcup bir tonda, küçük bir sesle seslenmeye çalışır: “Domates, domates!”

Bir tarihte, bir tanışımla yalnızca yabancı müzik yayını yapan bir bara gitmiştik. Alt sınıftan gelmiş, hayli ezik büyümüş, paraya ve refaha sonradan kavuşmuş biriydi ve hayatını yöneten temel motifler, şimdiki zenginliği değil, hâlâ mazideki yoksulluğuydu. O sıralar onun çok sevdiği Mahsun Kırmızıgül’ün yeni albümü çıkmıştı, ille de onun çalınmasında ısrar ediyordu. Bunu yalnızca kendisi için değil, diğer müşteriler için de istiyordu. Bunda samimiydi. Dinlerlerse, onların da gerçekten seveceklerine inanıyordu. Tahmin edebileceğiniz gibi, sarhoştu. Söz dinleyecek gibi değildi. Yumuşak başlı olan DJ biraz da benim hatırıma tek şarkı çalmaya ikna edilebildi, hemen Taksim’e biri gönderilip albüm getirtildi ve istediği şarkı çalındı. Şarkıyı dinlerken yüzünden okuduklarımda, benim için gerçekten bir sosyolojik tarih yatıyordu. İlkin, bardaki insanların ilgilenmediklerini görünce şaşırdı, bir tür hayal kırıklığı yaşadı. Beklediği mucize gerçekleşmemişti. Onun sandığı gibi, dinler dinlemez herkes çok sevmemiş, birdenbire onun gibi olmamışlardı. Aslına bakılırsa oralı bile değillerdi. Bu durumu daha çok bir şirinlik olarak kabul edip sohbetlerine dönmüş gibiydiler.

Bizimki bir ölçüde mutluydu. Diğerleri dinlemese bile kendini büyük şehirde bir kaleyi daha ele geçirmiş hissediyordu. Onun “sesini” dinliyorlardı. Bir türlü tamamlanmayan bir fetihti bu. Ne kadar istanbul’a gelirlerse gelsinler, ne kadar para kazanırlarsa kazansınlar, kendilerini bir türlü onaylayamıyorlardı. Görmek istedikleri kabul ölçüsüne paranın gücüyle erişemeyeceklerini, içlerinin bir yerinde derinden biliyor olmalılardı. Başka masaları konuşamaz hale getirmiş olan müziğin sesi ona yetmedi. Bu kez de sesin biraz daha açılmasını istiyordu. İstediği aslında mutlak itaatti. Başka bir ses duyulmayacak kadar itaat.
Başta Diyarbakır olmak üzere birçok hapishanede PKK’lilere yüksek sesle “İstiklal Marşı” söyletilirken amaçlanan, yalnızca psikolojik harp değildi herhalde, günün birinde sahiden sevmeleri de umulmuş olabilir.
Elindeki megafonla sebze satan seyyar satıcı ile bardaki tanışımın ruh hali aynıydı. Gelir düzeyleri ne olursa olsun, ruh halleri aynı: Ezikliğin tarihi.
Olumlu ya da olumsuz bir değer yüklemeden söylüyorum: Bir zamanlar marjinal olan “arabesk”in, “pop”u da, “sol”u da ele geçirmesi, yalnızca müziği değil, hayatın diğer alanlarını da kuşatarak şimdi iktidar olması biraz da bu ezikliğin tarihiyle ilgilidir. Üretilen dar hedefli, kısa vadeli mevcut politikalar nedeniyle, ne yazık ki, sosyoloji, politikanın “nesnesi” değil, bizzat “güdümleyicisi” olmuştur.
*
Bir tarihte sevgilimle gittiğimiz bir tatil beldesinde günübirlik bir yat gezisine katılmıştık. Bir ara güneşlenmek üzere güverteye çıktık. Hemen herkesin yabancı olduğu o kalabalıkta beş altı kişilik bir Türk grup vardı, herkes sessiz sakin konuşur, kitap, dergi okur ya da müzik dinlerken onlar bağıra çağıra konuşuyor, etrafı gürültüye boğuyorlardı. Ev sahibi olmanın genişliği ya da rahatlığı değildi bu. Daha kötüsü, ev sahibi bile olmanın yetmediği bir yetinmezlik duygusuydu. Ya onlar birilerini seyredecek, ya da kendilerini zorla seyrettireceklerdi. Belli ki, birçok benzer durumda olduğu gibi, varoluşları onlara yetmiyordu. Dikkatleri, ilgileri ne kendilerine, ne çevredeki manzaraya yönelikti. Yalnızca diğer insanlarla, onların üstleri başlan, davranışları, yapıp ettikleriyle ilgiliydiler. Tek başına kendi varoluşundan tat alamayan, tek başına varlığını duyamayan, sessizlik anlarında içindeki boşlukla baş edemeyen bu insan topluluğu, bireyleşememiş mutsuzluğunu anonimliğin gürültüsünde saklamaya çalışan toplumumuzun temel bir özelliğini yansıtıyordu: Farkında olduğu ya da olmadığı mutsuzluğunu gürültüye getirmeyi.

O yıl birçok başka yerde de benzer durumlarla karşılaşmıştık. Bir ara Kaş’ta neredeyse bütün müşterileri yabancı turist olan bir koyda denize giriyorduk. Alçak sesle klasik müzik çalmıyor, insanlar hep bir arada değil de çeşitli ağaç gölgeliklerinde, birbirinden ayrılmış taş ya da ahşap sekilerde güneşleniyor, zaman zaman usul sesle sohbet ediyorlardı.
Bir gün özel bir motorla, iki çocuklu zengince bir aile geldi. Büyük bir gürültüyle sahile çıkıp çevreye geldiklerini duyurdular, gösterişli bir biçimde kendilerine bir yer bulup yayıldılar. Her zamanki gibi herkes kendi halinde güneşleniyor, kitap okuyor, müzik dinliyordu; kimse bunlarla ilgilenmemişti. Bu onları mutsuz etmeye yetti. Bir süre, kendi aralarında onun mayosu, bunun saçı, diğerinin başıyla uğraştıktan sonra sıkıldılar, arkalarına bile bakmadan geldikleri motorla uzaklaştılar. Kadın en çok herkesin kitap okumasına bozulmuştu: “Sanki burası Milli Kütüphane!”

Böyle anlatıldığında, gündelik gözlemlerin sıradanlığından devşirilmiş tekil örnekler sayılabilir bunlar, ama kendi çağırışlarınızla hatırlayacağınız birçok benzer durum ve olayla bir araya getirildiğinde, bir toplumun haritasını ortaya çıkaran sosyolojik bir toplama ulaşır. Bireyleri yeniyetmelik hezeyanlarından kurtulamamış bir toplumun sesine yüklenerek varlığını duymaya, duyurmaya çalışmasının bu çeşit örnekleri saymakla tükenmez. Kenar mahallelerin insan sıcaklığı ya da Akdeniz insanının coşkusu gibi tadından yenmeyen açıklamaları başka yazarlara bırakıyorum. Beni uygar toplumun insan ilişkilerinde mesafe, alan tanıma, müdahale, yayılma, gasp, hakka tecavüz gibi kavramları daha çok ilgilendiriyor.

*

“Müziği biraz kısar mısınız şoför bey?” sözü eminim çoğunuza tanıdık geliyordur. Sürücü ile yolcu arasında yaşanan gerilim, yalnızca müzik zevki ayrılığından kaynaklanmaz, çoğu kez birbiri üzerinde üstünlük kurma esasına dayalı sınıf savaşları içeriği taşır.
Bir dönem kafayı ciddi biçimde taksi şoförlerinin arabalarında çaldıkları müziği dinleyip dinlemediklerine takmıştım. Yıllardır profesyonel bir taksi müşterisi olduğum için de bu konuda kendi başıma birçok kez test yapma olanağı buldum. Bence, gerçekte müziği dinlemiyorlardı, kulaklarına yakın buldukları bir ezginin arka planda gürültü yapması yetiyordu onlara. Çok sonra üniversitelerin birinde, belli ki benim gibi takık kişilerin bu konuda yaptıkları bilimsel bir araştırmada varılan sonuçlar da beni doğruluyor: Çoğu ne çalındığının farkında değilmiş, sözlerini bile bilmiyorlarmış. Şaşırmadım.
Ses, onlar için bir yol arkadaşı olduğu kadar, hayatları için de bir yardımcı öge; içlerinin sesiyle baş başa kalmamak için dış dünyanın sesten duvarına gereksinim duyuyorlar. Çünkü, Türk toplumunun başa çıkmakta en çok zorlandığı şeylerden biri sessizliktir. Ne zaman sessizlik olsa ya “kız çocuğu doğar” ya “bir ölünün ruhu” geçer. Ses, içlerindeki boşluğun kapısını kapalı tutar.

Bu yüzden olsa gerek, tiyatro oyunu, film, şimdilerde TV dizileri gibi dramatik yapıtlarda sessizlik anları değerlendirilmez, sessizlik bir vurgu unsuru olarak kullanılmaz, her yere mutlaka laf döşenir. Sırası gelen lafını söyler. Yıllar önce Metin Erksan’ın beş Türk hikâyesi uyarlamasından oluşan TV filmleri en çok, yönetmenin kullandığı uzun sessizlikler nedeniyle eleştirilmişti. Yılmaz Güney, önem verdiği bütün filmlerinde kendi karakterini, Doğulu erkeğin suskun, içe kapalı yapısı üzerine kurduğu için eleştiri alırdı.
Bu yüzden, “Susma, sustukça sıra sana gelecek” savsözü benim gözümde pek de sosyolojik bir gerçeklik taşımıyor. Tersine konuşan, çok konuşan bir toplumuz biz, ama bir Ege deyişinde söylendiği gibi, “hem sık konuşan, hem boş konuşan” bir toplumuz. Yaşam boyunca yalnızca iki yüz, üç yüz sözcüğü kullanılan bir dilde konuşmanın susmaktan ne farkı vardır? Sorun ses çıkarmakta değil ki, söylemekte.

*

Bildiğiniz gibi, “ses kirliliği” modern çağın bir kavramıdır. Bizim gibi çağına geç kalmış toplumlarda, gündelik hayatın örgütlenmesinde başına sürekli yeni dertler açar. Toplumsal kültürümüzde sese tek itiraz, ancak herkes yattıktan sonra diye bilinen gece yansı sonrası gürültülerine olabilir. Bir de ezan okunurken diğer seslerin susturulması gerekir. Sonuna dek açılmış cami hoparlörlerinden yükselen ezan, yalnızca müminleri namaza çağırmaz, aynı zamanda yüzde doksan dokuzunun Müslüman olduğu iddia edilen bir ülkede Müslüman ya da mümin olmayanlar üzerindeki hükümranlığını da ilan eder. Ses, başlı başına bir erk kaynağıdır. Bu yüzden ince ayar gerektirir; her şeyde olduğu gibi seste de ince ayar yapmak, bir uygarlık ölçütüdür. înce ayar, ara sesler kullanmayı bilmek demektir, ama şarkıcılarımızın çoğu, peşleri çabuk çabuk geçip tizlerde bağırmayı severler.

Kentlerin gündelik yaşamını zenginleştiren kafe, restoran, bar, kulüp, diskotek gibi farklı mekânlarda, farklı ses düzeylerinde müzik yayını yapmak neredeyse sosyal bir anlaşmayla ortak alınmış bir karar gibi işlerken, bizde gerek kentlerde, gerek tatil beldelerinde bu sorun her yıl tekrarlanan kronikleşmiş bir teröre dönüşmüştür. Rakip mekânlar, bir ötekinin sesini bastırmayı, başkalarının sesine, nefesine alan bırakmamayı hırs edinirler.
Masalarında sohbet edenlere arka müziği olması gereken mekânlarda, sonuna kadar açıldığı için, insanları birbiriyle konuşmaz eden yüksek sesli müziğe, çoğu kez müşterilerce de itiraz edilemez. “Yayını yapılan ses”, zaten kültürel anlamıyla iç-selleştirilmiş bir baskı aracıdır. Baskının her çeşidi, tanıdık ve meşru, itiraz hakkı ise bir uygarlık kartıdır. Toplumun yararına çalındığı izlenimi verilen müziğe edilebilecek itirazlar, kolektif bilinçaltımızda bireysel başkaldırı kontenjanından işlem görür. Bu yüzden aslında kimsenin müzik dinlemeye gelmediği bu çeşit mekânlarda insanlar birbirlerini duymak için sesleri çatallaşıp kısılana kadar bağırmak zorunda kalırlar. Dikkat edecek olursanız, böyle yerlerde müziği, müşterilerden çok canı sıkılan personel dinler.

Ses, bir fizik güç gösterisidir aynı zamanda. Nara atmaktan gelen kültürel bir soyaçekimin günümüzdeki izdüşümlerini kendi gözlemlerinizden devşirdiğiniz örneklerle çoğaltabilirsiniz. Sesi daha yüksek çıkanın haklı sanıldığı bir toplumda, belki de bu yüzden insanların ne söylediğiyle değil de, kimin sesinin daha çok çıktığıyla ilgiliyizdir. Belki de bu yüzden açıkoturumlarda fikirler değil, sesler tartışır. Yaşını başını almış, mevki-makam sahibi insanların bile katıldıkları kimi oturumlarda sürekli birbirlerinin sözünü keserek aynı anda konuşmaları, sürekli karşı tarafın sesini bastırmaya çalışmaları bütün bunların ışığında belki bir parçacık daha anlaşılır olur. Belki de bu yüzden hâlâ bizde şarkıcılık sesle hüner gösterme sanatı sanılmakta, gerekmezken bile en yüksek perdeye tırmanma akrobasisi dinleyiciden puan toplamakta, nefesi kuvvetli her şarkıcı bir süre sonra bir ses hayvanına dönüşmektedir.
“Ses” çıkarmak için değil, kullanmak için olana kadar daha yolumuz var gözüküyor.

Ocak 2004
Bir Kutu Daha
Murathan Mungan

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Franz Kafka Babaya Mektup: “Ama sen daha çok küçükken sözü bana yasakladın”

“Sakin bir ilişkinin imkânsızlığı, aslında son derecede doğal bir sonuca daha yol açtı: Konuşmayı unuttum. Belki zaten büyük bir hatip...

Kapat