M. Kaygalak: Kürtler, kendi dillerinde konuşmaktan öteye geçerek, artık okuyup yazmak da istiyorlar

metin kaygalak cafrande“Siyaseten konuşan özne, gücünü hangi ideolojik yerden alırsa alsın, Türkiye’de dil tartışmaları baştan itibaren seküler pozitivist bir yerden kurgulanıyor. Maalesef sağ cenahın vatansever milliyetçileri ve İslamcıları ile sol cenahın yurtsever ulusalcı Aydınlanmacılarının ‘eğitim dili olarak Kürtçe’ye dair kullandığı dil, aynı üniter-ulusalcı söylemden besleniyor. Devlet ricali ve medyadaki siyasal söylem de böyle. Kürtçe’yi sadece ‘oral bir dil’ aralığında tutma eğilimi, dili pedagojik bir değer olarak görmeme hali, Cumhuriyetin kurucu ideolojik tutumunun tekrarından başka bir şey değil.”

Oral Kürtçe out, nivîsandin* in – Metin Kaygalak

Ortadoğu bir ‘diller’ atlasıdır. Mezopotamya ve Anadolu’da dil, her şeyden önce bir ahlak kategorisidir. Gücünü ontolojisinden alan şeydir, anadil. Hepimiz içine doğduğumuz ve bize dayatılan bir dili, ‘anadili’ olarak belleriz. Evet, sadece bu açıdan bakarsak ‘anadili’ masum değildir. Ama bugün Kürtçe’nin kullanılmasına dair kopartılan vaveyladan anlamamız ve akli melekelerle düşünmemiz gereken şey ne olmalı? Bu soruya iki açıdan yanıt verebiliriz. İlki kimliğe dayalı hakların ontolojik bir zeminden gücünü alması nedeniyle ahlaki gerekçe, ikincisi grup ya da topluluk haklarının kullanımına dair demokratik, siyasi gerekçe. Bugün gelinen noktada Kürtlerin kendi anadillerinden vazgeçmeyeceğini, gücünü ve haklılığını ontik olandan aldığı için artık bunu tartıştırmayacağını anlamamız gerekiyor. Kendisini bu dilin dışında gören büyük çoğunluk, daha ne kadar ‘varlığa’ içkin olan bir değeri tartışma konusu yapmaya devam edecek? Kürtlerin kendi dillerini kullanmasının bir izne tabi olması yeterince incitici gelmiyor mu size? Artık bir ahlak tartışması başlatmamız gerekiyor. Zira siyaseten konuşulan, dile içkin olan her şey, bir süre sonra elimizden kayarak başka zeminlerin muğlak kavramlarına dönüşüveriyor.

Siyasal kavram
Kürtçe, hiçbir dilde olmadığı kadar siyasal bir kavrammış gibi tartışılıyor. Bu tutum Kürtçe’nin ikinci eğitim dili olarak kabul görmesini, o katı ideolojik kompleksi kırmasında yardımcı olamıyor maalesef. Bugün Kürtler için düşünülen, sadece süregelen konuşma halinin devam etmesindeki ısrar. Oysa Kürtler, kendi dillerinde konuşmaktan öteye geçerek, artık okuyup yazmak da istiyorlar.
Siyaseten konuşan özne, gücünü hangi ideolojik yerden alırsa alsın, Türkiye’de dil tartışmaları baştan itibaren seküler pozitivist bir yerden kurgulanıyor. Maalesef sağ cenahın vatansever milliyetçileri ve İslamcıları ile sol cenahın yurtsever ulusalcı Aydınlanmacılarının ‘eğitim dili olarak Kürtçe’ye dair kullandığı dil, aynı üniter-ulusalcı söylemden besleniyor. Devlet ricali ve medyadaki siyasal söylem de böyle. Kürtçe’yi sadece ‘oral bir dil’ aralığında tutma eğilimi, dili pedagojik bir değer olarak görmeme hali, Cumhuriyetin kurucu ideolojik tutumunun tekrarından başka bir şey değil.

Konuşma yeterli mi?
Görünürde devlet büyüklerinin gösterdikleri alicenaplığa bakılırsa, kabul görmüş olunan Kürtçe ‘konuşma Kürtçe’sidir’, okunup yazılacak, pedagojik Kürtçe değildir. Cumhurbaşkanının Diyarbakır gezisinde söyledikleri ya da genel kabul görmüş Kürtçe imasındaki devlet aklı da ‘konuşma Kürtçesi’ne yönelik. Keza, Başbakanın “herkesin kendi anadilinde özgürce konuşmasında hiçbir engel olmadığı” vurgusundaki dil de gene ‘konuşma anadili’. Yani devlet ricalindeki o tartımlı, mesafeli bürokratik üst dili, Kürtçe’yi bir simülasyon odasında tutmaya devam ediyor.

Şarkı-türkü
Sanırım TRT Şeş’in toplumda kabul görmesindeki kolaylaştırıcı etkenlerden biri de ‘konuşmaya dair bir dil olarak Kürtçe’ algısı oluşturmasıydı. Yani örtük anlamıyla söylersek, nasıl olsa şarkı-türkü söyleyen dijital bir düğün salonundan çok da öte bir anlam ifade etmiyordu, başlangıçta. Bolca şarkılı türkülü, düğün salonlarından fırlayıp gelmiş, arzı endam eden janjanlı şarkıcı- türkücüler, ortalama bir Türk insanı için fazlaca bir tehlike oluşturmuyordu. Öyle ya, bu şarkılar söyleniyordu ve bölünmüyorduk işte! Böyle de iyi gidiyordu, nerden çıktı şimdi bu Kürtçe’nin eğitim dili olması, filan? Derken TRT Şeş’de dini programlar, Türkçe dizilerin Kürtçe versiyonlarıyla paralel zihin üretimi sağlanarak bölünmediğimiz muhkemleştiriliyordu: “Bak işte! Türkçesini izlediğin şu dizi var ya, onun Kürtçesi…”, yani zararsız bir durum devam ettiriliyordu, her daim vasati seyreltide kalmayı seçmiş halkımın güzide bendelerine. Böylece giderek TRT Şeş’ten zararsız bir TRT 6’ ya dönüşüveriyordu üretilen algı.
Galiba anlamamız gereken yeni durum, Kürtlerin kimlik talebini dile getirme araçlarını sivil itaatsizlik üzerinden çeşitlendirecekleri. Çarşı pazarda etiketlenen Kürtçe’yle Kürtler de facto bir ironi yapıyorlar, hâlâ farkında değil misiniz? Rename Kurdish… Berlin’de yaşayan grafik sanatçısı Miro Kaygalak’ın yıllar önce Rename Diyarbakır projesiyle, Diyarbakır sokak ve caddelerdeki park eşyalarını yeniden adlandıran/etiketleyen projesini hatırladıkça Miro’nun ötekileştirici egemen anlayışı buruşturan o müstehzi gülüş gelip oturuveriyordu yüzümün ortasına: Öyle ya, havuç’a Kürtçe’de gêzer derler. Birçok Kürdün ilk defa kendi dilinin harfleriyle tanışmasıydı bu. Okuma yazması olmayan bir Kürt annesinin bu etiketleri anlayabilmesi için yanında Latin harflerini tanıyan çocuğunu götürmek zorunda kalması, bu meselenin trajik utancıdır.
Türkiye’nin güney sınırındaki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde dilin kat ettiği yol göz önüne alındığında, akıllara ziyan bir tutum içinde toplumsal şizofreniye yakalanmış bir ulus amentüsünde kalındığını görürüz.
Kürtlerdeki dili kamusallaştırma eğilimi, giderek dili bir milliyetçi araca dönüştürüyor. Bu ulusçu bir tavır değil ama evet milliyetçi bir tavır. Yani Kürtlerin kendi dillerini kullanmaya yönelik ısrarcı tavırları, gücünü inşacı ulus teorisinden değil, bilakis ontolojik değer üzerinden, varlığa dair olandan alıyor. Zira ulus ile milliyetçiliğin aynı şeyler olmadığını artık anlamamız gerekiyor. Ulus inşası ancak devlet teorisiyle ortaya çıkabilen yeni bir ‘cemaat’ üretimidir; gerçek ya da hayali bir cemaat. Kürtlerin bazı siyasi isteklerinin çağrışımlarına rağmen, ulus paradigmasından çıktıklarını artık anlamak gerekiyor. Bu açıdan, devletin Kürtçe’yi ulusal bir dil talebi olarak değil, büyük bir toplumsal grubun aidiyeti üzerinden kendini korumaya alma, asimile olmama isteği olarak okunmalı. Her dil kendini geliştirme ve pedagojik kılma dayanağını ulusçu değerler üzerinden almaz, ama mutlaka aidiyete tabi olan bir haysiyet damarından, siz şimdilik ona milliyetçilik deyin ya da Wallerstein’ın deyimiyle ‘etniklik üretimi’, işte oradan alır.

*Nivîsandin: yazmak

Metin Kaygalak
Radikal 2 (30.01.2011)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İlya Ehrenburg’un hayatında ve hatıralarında şair, oyun yazarı ve tiyatro yönetmeni Bertolt Brecht

Doğu Berlin'de, Brecht'le, Anna Zegers'le, Arnolde Zweig'le buluştum. Batı Berlin gazeteleri, «Moskova'ya satılmışlar», «Mevki düşkünleri», «Başkasının aletleri» diye onlara saldırıyorlardı....

Kapat