Nazlı Eray’dan bir öykü; “Mutlu Yuvalar, Sıcak Yuvalar” (1977)

1945 yılında Ankara’da doğan Nazlı Eray, İstanbul Arnavutköy Kız Kolejini bitirdikten sonra devam ettiği İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirmeden ayrıldı. Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nda çevirmen (1965-68) olarak çalıştı. Iowa Üniversitesi’nde konuk öğretim üyesi olarak bulundu ve bir dönem edebiyat dersi verdi (1977). Sanat hayatına lise yıllarındaki öykü çalışmalarıyla başlayan Nazlı Eray, Yoldan Geçen Öyküler’iyle 1988 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazandı. Yaşamının ileriki dönemlerinde roman türüne ağırlık verdi. Varlık dergisi, Cumhuriyet ve Güneş gazetelerinde çalıştı.
Gerçekçilik akımının Türk Edebiyatı’ndaki temsilcilerinden  olan yazarın 1977 yılında yazdığı “Mutlu Yuvalar, Sıcak Yuvalar” adlı bu öykü 1980 yılında Yazko Edebiyat dergisinin 2. sayısında yayınlandı.

Mutlu Yuvalar, Sıcak Yuvalar

Bindokuzyüzyetmişbir yılının sonuna doğruydu. Halide adlı bir kızkurusunun öyküsüdür bu anlatacağım. Soylu ve yoksul bir ailenin tek kızıydı Halide. Yetimdi. Bir devlet dairesinde memurdu. Her gün daireye aynı yoldan gidip, aynı yoldan aynı saatlerde dönüyordu. Kaldırımdaki çatlaklara basmamaya dikkat ediyordu son zamanlarda. Kırkına merdiven dayamıştı. Kızoğlan kızdı. Azıcık sinirli ve evham gelmişti üstüne. Kentin dip taraflarındaki bir yerdeki evinde yaşlı anası ile tek başına oturuyordu. Anası her akşam üstü pencereden Halide’nin yolunu gözleyip, tığ işleri yapıyordu. Ana kız gül gibi idare edip gidiyorlardı. Ama bindokuzyüzyetmişbir yılında, özellikle bahar aylarında, Halide’nin çalıştığı devlet dairesinde çok, hem de pek çok evlenenler olmuştu. Elâlem nişan ya da nikah halkasını birbirine gösterince, Halide’nin içine erkeklenmek, bir yuva kurmak hasreti düşmüştü. İşte bu hasretle yanıp kavruluyordu. Çayını içerken elleri titriyordu. Yoldaki çatlaklara ille de basmıyordu. Daireye girerken, merdiven tırabzanının özel bir yerine, hiç kimsecik görmeden şöyle bir dokunuvermeyi huy edinmişti. Eğer oraya şöyle bir dokunmazsa, o gün tüm işlerinin ters gideceğine inanıyordu. Allahtan kimsecikler bunların farkına varmıyordu.
Halide’nin perması uzamış kıtık saçları, veremsi, üstü kalın altı ince bacakları vardı. Yazı yazarken sıkça burnunu çekerdi. Ayın belirli günlerinde ter kokusu keskinleşirdi.

Fena kız değildi ya pek dikkati çekmiyordu. Yaşayıp duruyordu.

Gene bir akşam üstü, bindokuzyüzyetmişbir yılının sonuna doğru, kentte havanın iyice kirlendiği, akşamın çabucak oluverdiği bir saatte, Halide daireden çıkmış, evine dönüyordu. Sırtında hardal rengi paltosu vardı. Bu alaca karanlıkta, kaldırım taşlarına basmadan yürüyebilmek oldukça güç bir işti. Halide pekala biliyordu bunu işte.

Yaşamak güçtü.

Derken kulağına uzaktan bir ses geldi. Köşede, satıcının biri bir şey satıyordu. Simit miydi, kandil halkası mıydı, neydi…

Halide’nin canı istedi. Satıcıya doğru değiştirdi yolunu. Bilmediği çatlakların üstünden atayıp, köşebaşına gitti.

İlkin şöyle bir ses geldi kulağına:

“Sıcak halkalar…

Taze halkalar…”

Yaklaşınca bir de baktı ki, adam tablasının üstünde, renkli kağıtlara sarılmış, sarmalanmış çörek gibi bir şeyler satıyor. Kandil simidi idi bunlar.

Kasketli bir satıcıydı. İşbbilir bir duruşu vardı. Çok yaklaşınca Halide, adamın şöyle bağırdığını duydu :

“…Mutlu yuvalar

Sıcak yuvalar…”

Aman Tanrım, ne diyordu bu adam? Halide tam, mutlaka yanlış işitmişimdir, diye düşünüyordu ki, adam sıtma görmemiş sesi ile bir kez daha bağırdı:

“Haydi

Mutlu yuvalar

Sıcak yuvalar…”

Halide’yi görünce de ekledi,

“Ablacığım, seç bir paket. Ne çıkarsa kısmetine. Kısmet bu işte. Mutlu yuvalar satıyorum. Sıcacık yuvalar satıyorum. Seç bir tane, al götür evine” dedi.

İyice şaşırmıştı Halide. Bu ne biçim işti? Hava da iyice kararmıştı. Kasketli satıcının sesi çın çın ötüyordu sokakta.

“Al ablacığım, seç bir tane. Halka fiyatına yuva satıyorum. Mutlu yuvalar, sıcak yuvalar. Huzurlu yuvalar… Bu paketlerin her birinin içinde, her genç kızın düşlerinde yatan bir erkek var. Körolayım boş paket yok. Hepsi dolu bunların. Taptaze, sımsıcak. Bir daha bulamazsın beni burada ablacığım. Seç bir tane. İçinde erkekli huzurlu, mutlu bir yuva. Kısmetine seç bir paket.”

Halide çevreye şöyle bir bakındı. Kimsecikler yoktu. Eflâtun kağıda sarılmış, irice bir paket seçti, adama bir paket halka parası verdi. Hızlı hızlı yürüdü, evine gitti.

Halide eve yaklaştıkça, mor kağıda sarılı paket sanki ağırlaştıkça ağırlaşıyordu. Kımıl kımıl bir şeyler oynuyordu paketin içinde. Bir hazırlık var gibiydi. Halide’nin yüreği o zamana kadar hiç bilmediği bir heyecanla duracak gibi oluyordu. İte, kollarında bir yuva, kucağında bir adam taşıyordu.

Halide bu işn bilincine vardıkça, sımsıkı sarılıyordu pakete, iyice göğsüne bastırıyordu.

Eve geldi. Heyecandan soluk yanakları al al olmuş, gözleri parlıyordu. Yaşlı anası, hemen güçlü bir önsezi ile anlayıverdi olağandışı bir şeyin olduğunu.

Zaten Halide, kopuk kopuk anlatmaya başlamıştı olayı. Heyecandan ve yürek çırpıntısından, bir türlü doğru dürüst anlatamıyordu. İhtiyar anacık da pek kavrayamıyordu b paket, adam ve halka işini… En önemlisi, onun için, kızının, biricik Halide’sinin mutluluğu idi.

Sonunda,

“İnşallah mazbut, eli yüzü düzgün biridir evladım” dedi.

Paket masa üstünde duruyordu. Artık daha fazla dayanacak güç kalmamıştı Halide’de. Titreyen elleri ile açıverdi paketi.

Paketin içinde bağdaş kurmuş bir adam oturuyordu. Kağıtlar açılınca doğruldu, masadan aşağıya, göçmen kilimine atlayıverdi. Eflâtun bir kravatı vardı.

“Of ayaklarım karıncalandı bağdaş kurup oturmaktan. Az kalsın havasızlıktan tıkanacaktım” dedi.

Halide büyülenmişti sanki. Gözlerini ayıramıyordu bu adamdan. İçinden,

“Tanrım, galiba sert erkek. Ne güzel!” diye düşündü. Yüreği titredi..

Adam,”Adım Bilal Tavuk” dedi. Halide’nin anasının elini öptü, Halide’nin de şöyle bıçkın bir biçimde elini sıktı. Parmaklarını azıcık elinin içinde tuttu. Sonra birden bıraktı. Halide neredeyse bayılacaktı. Hoş adamdı bu Bilal Tavuk, basbayağı havalıydı. Halide’nin yakın çevresindeki ufak memur tipinden çok farklıydı bu adam.

Bilal Tavuk cebini karıştırdı, bir nikah halkası Işığa tuttu. Halka, yüz mumluk ampulün ışığında, küçük odacıkta bir güneş gibi parladı. Ana kızın gözleri kamaştı.

Bilal Tavuk, usta ir hareketle halkayı Halide’nin sol yüzük parmağına takıverdi.

“İşte, Halide Tavuk oldun şimdi” dedi.

Aman Tanrım, bu ne büyük bir olaydı. Derken anacık kendini toparladı. Ürkütmemeye çalışan, yumuşak bir sesle,

“Aman delikanlı evladım, böyle olur mı? Medeni nikah olsun. Halidem beyaz gelinlik giysin” dedi.

Bilal Tavuk,

“Merak teme kaynanam

yarından tezi yok nikah işlemlerine başlayacağım. Yüzüğü sembolik olarak taktım. Kıza el sürecek değilim nikahtan nce. Bende dayı namusu vardır, hâşâ öyle şeye yanaşmam. Tamam mı? Siz hele çeyizi, gelinliği hazır edin, ben işlemleri tamamlarım” dedi.

Şöyle bir geğirdi.

Bu erkekçe davranış, yaşlı anacığın da, Halide’nin de çok hoşlarına gitti.

“Ama bana bir yorgunluk kahvesi yapıverin” dedi. Bilal Tavuk. Ayakkabılarını çıkarıp sedire çöktü.

Halide fırladı, kendi elceğizi ile Bilal’e köpüklü bir kahve yaptı. Götürdü, eğilerek verdi. Tavuk oturduğu yerden doğruldu kahveyi alırken. Şöyle, Halide’nin gözlerine bir bakış baktı ki… Aman Tanrım, kızcağız oracıkta eridi. Bilal Tavuk, arada keyifli keyifli tavuk gibi gülüyordu. Keskin bakıları ile çevreyi inceliyordu bir yandan.

O gece, Bilal Tavuk’u sofanın yanındaki odada yatırdılar. Halide heyecandan sabaha kadar uyuyamadı. Bilal Tavuk’un derinden gelen, yer uğultusunu ya da bahar yağmurlarından önceki gök gürültüsünü anımsatan gür horultusu, tüm gece boyunca ufak evceğizi doldurdu. Ana kıza derin bir güven duygusu verdi.

Ertesi sabah, ana kız erkenden kalkıp, evi sessizce pırıl pırıl yaptılar.

Bilal Tavuk, anlaşılan sbaha karşı yan dönmüştü. O güçlü horultu kesilmişti. İlkin tasalanmıştı Halide. Acaba bu müthiş erkek kaçıp gitti mi gece diye…

Ama öğlene doğru Bilal Tavuk çıktı odasından. Gözleri mahmurdu.

“Traş suyum nerede? diye sordu.

Hemen maltızda ısıttılar.

Bilal Tavuk traşını oldu, demli çayını yudumladı.

Halide ertesi gün daireye gittiğinde, arkadaşları farkediverdiler yüzüğü. Personel müdürü imza defterinin başındaydı,

“Artık çukulatanızı yeriz” diye gürledi.

Halide arkadaşlarına nişanlandığını anlattı. Herkes toplanmış dinliyordu. Öbür daktilo kızlar, elişlerini, örgülerini bırakmışlardı. Hepsi Halidenin odasına dolmuştu. Tebrik edip, her açıdan yüzüğe bakıyorlardı. Bazıları yerden eğilip, aşağıdan bakıyorlardı. Kimisi sandalye üstüne çıkmış yüzüğü üstten görmeye çalışıyorlardı.

Halide’nin çeyizi zaten hazırdı. Anacığı sandıktan çıkarıp havalandırıverdi, havluları, çarşafları… Yorgan, kırlentler, dantelli yatak örtüleri, yastık kılıfları, her şey hazırdı. Gecelikler, iç çamaşırlar, hamamtası, çift kese… Hepsi hazırdı. Lavanta çiçeği kokusu yayılmıştı eve. Halide değişmiş, başka insan olmuştu sanki. Daha dik, kendine güvenli yürüyordu. Yüzüne bir pembelik gelmişti.

Bilal Tavuk, nikah işlemlerini izliyordu. Her sabah saçlarına Nevzat biryantini sürüp, giyinip kuşanıp, parlatılmış pabuçlarını geçirip ayağına evden çıkıyordu.

Sonunda kağıtları asıldı. Nikah dairesinde, seçkin bir topluluk önünde, nikah kıyıldı. Halide’nin gelinliği, gelinbaşı, her şeyi tamamladı.

Nikah memuru,

“Ömür boyu… Aynı yatakta… Bir yastıkta… Hastalanınca sürgü koymak…” filan gibi sözler etti.

Halide’nin tüm daire arkadaşları gelmişlerdi. Bu yoğun anlamlı sözleri can kulağı ile dinliyorlardı. Halide, gelin telinden koparıp koparıp veriyordu arkadaşlarına. Herkes, Bilal Tavuk’a bakıp parmak ısırıyordu. Ne adam bulmuştu bu kızkurusu be! Olur iş değildi.

Halide ve Bilal Tavuk, kentin iç kısmındaki ufak eve yerleştiler. İhtiyar ana arka odaya geçmişti. Bilal Tavuk’a iyi kumaşlar almışlardı. Pahalı diken bir terziye gidip, takım takım elbiseler, kruvaze ceketler, pantolonlar, otuzüç yaka gömlekler diktiriyordu kendine.

Belirli bir işi yoktu henüz. Sabahları geç kalkıyordu. Halide gelinliğini, bir demet gelin telini, o mutlu günde elinde tuttuğu yapma çiçek demetini kaldırmıştı dolabına. Gene her sabah erkenden kalkıp, aynı yollardan çalıştığı devlet dairesine gidiyordu. İlk uyanınca, hasret ve sevgi ile şöyle bir bakıyordu, yatakta yanında sabah uykusunu uyuyan Bilal’ine.

Ne adamdı bu ulu Tanrım… Ne güzel horluyordu. Şöyle, sabah ışığında, genellikle, ağzı yarı açık olurdu. Bazı günler, aydınlık bir sümüklüböcek izi gibi, kurumuş bir salyanın parıltısı kalın dudaklarını çevrelerdi. Ortası ayrık dişleri görünürdü aralanmış ağzının içinden damatlık pijaması sırtında olurdu.

Ne adamdı, ya Tanrım…

Halide ona uzun uzun bakar, hiç gürültü yapmadan giyinir, hazırlanır, çıkardı evden. Bütün gün dairede daktilo yazarken hep aklında Bilal Tavuk olurdu.

Bordroda adı da değişmişti. Artık, Halide tavuk diye yazıyorlardı. Parasını öyle alıyordu.

Bilal Tavuk kendisine göre birtakım fikirleri olan adamdı. Yani işliyordu besbelli kafası. Nevzat briyantinini sürüp saçlarına, koşarak kahveye gidiyordu her öğlen vakti. Yeni dikilmiş giysileri hışır hışır ediyordu üstünde. Herkese çay söylüyordu ilk iş olarak. Kaynanası iyi harçlık veriyordu ona. Her sabah ceketinin cebine sıkıştırıyordu. Bilal Tavuk farkına varmamış gibi yapıyordu. Ne yapabilirdi ki başka. Gururlu bir mizacı vardı.

İyi bakılıyordu, kilo almıştı. En sevdiği şarkı,

“Ceviz oynamaya geldim odana” idi.

Demin de dediğim gibi, kendine göre birtakım fikirleri olan adamdı. Bütün gün kahvede tartışıp duruyordu. Arada Halide’ye,

“Senin bilgin kısıtlı kalmış. Sen kendini yetiştirmemişsin” gibi sözler ediyordu.

Halide ne yapacağını şaşırıyordu bunları duyunca. Boş zamanlarında fotoromanlara saldırıyor, bilgisini, kültürünü geliştirmeye çalışıyordu.

Bilal tavuk, geceleri artık hemen Halide’ye ardını dönüp uyumaya başlamıştı. Bu da büyük bir üzüntü kaynağı oluyordu Halide için. Bir iki kez, “Bilal, Bilalciğim” diye fısıldıyor, fakat onun ürkek fısıltısını Bilal’in gür horultusu bastırıyordu.

İhtiyar anacık, Halide’den önce farkına varmıştı işlerin pek düzgün gitmediğinin. Ne de olsa yılların tecrübesini taşıyordu belleğinde.

Bilal tavuk, ihtiyar anacığı da fazla ayak altında istemez olmuştu. Pek açık bir şey söylediği yoktu ama, genellikle sedirde ona sırtını dönüp oturuyor; bazı zaman, anacık odada iken, gazetesini açıyor, kafasını hiç kaldırmıyor, ya da birden çok yüksek sesle geğiriyordu.

Bilal tavuk geğirince, anacık hop yerinden fırlıyor, arka odaya gidiyordu. Bu, aralarında uygarca bir anlaşma idi sanki.

Çok üzgündü anacık, çok… Halide de gene eski, bakımsız haline dönüyordu yavaş yavaş.

Derken bir gün, bir Pazar günü, akşam üstü idi, kapı üst üste çalındı. Halide koştu açtı. Tanıyamamıştı gelenleri. Şişman bir adın, ardında daha gençten sayılabilecek iki kadın daha, iki de adam.

Öndeki kadın,

“Kızım, Bilal Tavuk Bey’in evi burası mı?” diye sordu.

Bilal Tavuk, sesi duyunca fırladı sedirin üstünden,

“Hoşgeldin anneciğim. Ablalarım, eniştelerim hoşgeldiniz.” Diye bağırdı. Gelenlerle sarmaş dolaş oldu. Aman kapıda bir hasret giderdiler, bir hasret giderdiler. Bilal tavuk, anası, ablaları ve enişteleri ile teker teker yekvücut oldu sanki. Birbirlerine çok bağlı bir aile oldukları hemen göze çarpıyordu. Bilal Tavuk’un neşesi gelmişti. Gelenler ayakkabılarını çıkardılar. Koku müthişti. Bilal herkesi tanıştırdı:

“Annem Müşerref Hanım, büyük ablam Kevser, küçük ablam Tuğba, büyük eniştem Ethem, küçük eniştem Eşref” dedi.

Halide kaynanasının elini öptü. Görümceleriyle sarmaş dolaş oldular. İri kıyım kadınlardı bunlar. Enişteler zaten içeriye girmiş sedire oturmuşlardı.

Kahveler çaylar sunuldu. Konuklar, yorgundular besbelli. Kaynana ve görümceler, Halide’yi ve evi gözden geçiriyorlardı. Bilal Tavuk, enişteleri ile kahvede o sabah konuşulanları tartışıyordu.

Konukların yatakları yapıldı. Halide, Bilal ve ihtiyar anacık yer yatağında yattılar.

Ethem ve Eşref eniştelerin horultuları Bilal Tavuk’unkini de bastıracak güçteydi. Gece vakti, bu üç horultu birleşince, eşi görülmemiş bir ses birliği çıkmıştı ortaya.

O gece bütün kadınlar güven içinde uyudular.

Günler geçiyordu. Bilal tavuk’un ailesi ufak eve yerleşmişlerdi. Ethem enişte azıcık evhamlı adamdı. “Bünyem vagatonik. Yataktan birden kalkınca gözüm kararıyor. Ben de simografik tansiyon var. İleus ya da colosseus düşüklüğü mü var bende, nedir?” diyordu.

Kimse bir şey anlamıyordu bunlardan. “Santa kruz hastalığı var bende” diye de tutturdu bir sabah, karısı çatınca sustu.
Biraz da fitnece idi. Halide’ye bir iki kez, Bilal’in karşı apartmanın yeni yetişme kızını perde arkasından nasıl gözlediğini ayrıntılı ayrıntılı anlattı. Kızın giydiği çorabın rengine varıncaya kadar anlattı. Eh, bu kadarı da olmazdı. Halide sinir bunalımları geçirdi. Ağladı durdu.

Bunun üzerine kayınvalidesi çekti onu bir kenara dedi ki:

“Bak kızım, çapkınlık erkekliğin şanındandır” dedi.

Bu büyük bir sözdü. Halide çok düşündü.

Ethem enişte ise bambaşka bir tipti. Çok ince adamdı. Haltere düşkündü. Ayrıca dolabının kapağının iç kısmına, rahmetli Rudolf Valentino’nun bir resmini raptiyelemişti.

Akşam üstü içinden gelir,

“Adios pampamina”

ya da,

“Maruzella”

ya da,

“Valensia”

gibi çok eski şarkıları düzgün bir ıslıkla çalardı. Hayatta pek anlaşılamamıştı besbelli.

Tam temelli yerleştikleri sanılıyordu ki, birgün birden geldikleri gibi gidiverdiler. Bilal tavuk ağlamaklı olmuştu. Evin içinde deli dana gibi dolanıyor, çoraplı ayakları ile göçmen kilimini eşeliyordu.

Halide’ye çatıyordu durmadan,

“İşte, ihtiyar anamı rahat ettirmedin. Ablalarımı çekemedin. Tedirgin oldular gittiler” diyordu.

Halide ne diyeceğini bilemiyordu.

Ethem enişte giderken dizbağını da unutmuştu işte.

Ailesi gittikten sonra Bilal Tavuk evden iyice kopmuştu. Her sabah saçına Nevzat briyantinini sürüp ok gibi kahveye koşuyordu. Akşamları çok geç geliyordu eve.

Halide ilkin pencerelerde bekledi onu. Sonradan baktı ki olacak gibi değil, o da yatıp hemen uyumaya alıştı.

Birbirlerine olan sevgileri iyice sönmüştü. Bilal Tavuk Halide’yi bir iki kere de hırpaladı. Mutfak musluğunun başında tokatladı bir kez. Bir kez de döşüne kuvvetli bir tepik savurdu.

İhtiyar anacık üzüntüden yataklara düşmüştü. Halide, daire arkadaşlarına yakınmaya başlamıştı.

“Kurtul kız” diyorlardı. “At tekmeyi. Daha iyisini bulursun. Çekilir mi böyle hayırsız herif?”

İşte gene böyle bir günün sonunda Halide, Bilal Tavuk’u komşu kızını perde aralığından gözlerken yakaladı. Bilal tavuk iskemlenin üstüne çıkmış, öyle gözlüyordu. Halide birden odaya girince, dengesini kaybedip yere düştü.

Büyük gürültü koptu.

Halide,

“Senden nefret ediyorum, asalak!” diye bağırdı.

Bunun üzerine Bilal Tavuk Halide’nin üstüne yürüdü, ağzına iki tane çarptı.

“Allah belanızı versin. Sen karı mısın be. Yetti elinizden çektiğim. Soysuz vampirler. Siz adamı satın alıp, kanını emen cinstensiniz. Geberin.” dedi.

Vurdu kapıyı, gitti.

Bir daha gören olmadı Bilal Tavuk’u.

Halide ilkin yüzüğünü çıkarttı, sonra gene taktı, sonra gene çıkarttı. Bocalıyordu değişik duygular içinde. Ev bomboş ve sessiz kalmıştı Halide, Bilal tavuk döner de, dolapta asılı takım elbiselerini, kravatlarını, poplin gömleklerini alır diye bekledi. Gelen olmadı.

Anacık tam yataklardan doğrulmuştu ki, yeni bir haber ana kızı yeniden yere savurdu. Bilal Tavuk’un gitmeden, ihtiyar anacığın Solfasol’daki ufak arsasını ipoteklediği meydana çıktı.

“Nasıl genel vekaletmane verdik böyle adama”, diye ana kız çok dövündüler.

Daire arkadaşları Halide’yi teselli ediyorladı.

“Boş ver kız kurtuldun. Bu kadarla geçmiş olsun. Biz zaten hiç beğenmemiştik onun bakışlarını. Daha iyisini bulursun. Adam kıtlığımı var, Allahaşkına?” diyorlardı.

Halide ilkin ferahlamıştı. Sonradan içine bir burukluk bir acı çöktü.

Ne yapmıştı ki adam? Pencereden kız gözlemişti. Ne olmuştu yani? Arada iki cam, perde ve koca sokak vardı. Bundan ne çıkardı ki?

O arsa ise zaten ufacık bir şeydi.

Bilgili adamdı Bilal Tavuk. Üstelik onun gibi güçlü horlayan adam da bir daha bulunmazdı.

Bu düşünceler kahrediyordu Halide’yi.

Gene her gün aynı yoldan, kaldırımdaki çatlaklara basmamaya dikkat ederek daireye gidip geliyordu. Artık gene kapıdaki oyere şöyle bir dokunuveriyordu, kimsecikler görmeden..

Soğuk kış akşamları, gene aynı yoldan, kentin dip taraflarındaki evine dönüyordu.

Ne zaman bir seyyar satıcı, bir simitçi sesi duysa, yüreği hopluyor, o yana doğru gidiyordu.

Umutlanıyordu gene rastlarım o “Mutlu yuvalar, sıcak yuvalar” satan adama diye ya; anlaşılan o adam da hava kirliliği yüzünden başka bir kente gitmişti.

Çevrede buna benzer evlilik olayları çok duyuldu. Ama Bilal Tavuk gibi, kandil halkası paketinden çıkan bir adama bir daha hiç rastlanmadı.

Bir tek Halide biliyordu bu işin heyecanını, korkunç güzelliğini, sonsuz bayağılığını. Belki de tam bilincine hiç varamadı işin. Bu yüce olay onun ufak yüreciğinde kapalı kaldı.

(Ankara, 6 Şubat 1977)
Nazlı Eray’ın bu öyküsü Yazko Edebiyat dergisinde Aralık 1980 tarihinde 2. sayısında yayınlandı.


Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
24 Kasım Öğretmenler Günü 12 Eylül’ün Ürünü, Asıl Öğretmenler Günü 5 Ekim – Ufuk Coşkun*

12 Eylül cuntası, Atatürkçülüğün bir göstergesi olarak 24 Kasım’ın Öğretmenler Günü olarak kutlanmasını kararlaştırırken Atatürkçülük adı altında yaptıkları hataların ve...

Kapat