Yeni bir düş ülkesinin daha şeffaf bir izleği | Sedat Kaygalak’ın “Dönüş” adlı öyküsü

0
14

Sedat Kaygalak’ın Babil Yayinları tarafından yayımlanan keyifli dili ve hassas kurgusuyla Türkiye okurunun keşfedeceği özgün bir yazarın, birbirinden güzel 15 öykünün yer aldığı “Dönüş” adlı ilk kitabı geçtiğimiz günlerde çıktı.
Eser, yazarın yaşamı yorumlama konusundaki dilsel sadeliği, yoğun hüznü ve güçlü şiirselliği ile dikkat çekiyor.
Öykülerdeki olay örgüsü ve özgün dili bir yazın gönüllüsünün düşündekilerle hayatın gerçeklerini harmanlandığı naif ve kırılgan öykülerden oluşuyor.
Her öyküde kendine yer bulan bu içsel katmerlik kendini ilk yazdığıyla önceki öyküyle yeniden buluşturuyor.
Yazarın, bir düş ülkesinin varsayımsalını aşarak yaratılmış yeni bir ütopyanın daha şeffaf bir izleği olarak öne çıkan ve kitaba adını veren “Dönüş” adlı öyküsünü aşağıdan okuyabilirsiniz.

“Öyle yol alıyordu hayatta, cenaze arabasının sırtında”

Dönüş – Sedat Kaygalak *

Her şeyi eskisi gibi bulacağına inandığı o evin önüne gelmişti nihayet.
Bir bayram günü üstelik.
Sanrısıyla kirli beyaza dönüşmüş ve paslanmış demir tokmağına dövülürken yüreği sarsılan tahta kapının, zamanın sanki sadece o vuruşlarla orada başlayıp bittiği mağrur kapının önündeydi işte.
Evi ve bahçesini çevreleyen geniş çatlaklarla dolu kireçli ince duvarın kapıya biraz yakınında ikişerli üçerli gruplar hâlinde birkaç adam, ellerinde sigara dumanlayarak ağır adımlarla, eve saklanmak istercesine kavislenen sokağın ucuna kadar gidip gelerek turlar atıyor, kimisi gruptan kopup yalnız başına kifayetsizce dolanıp duruyor, cep telefonunu çıkarıp birileriyle anlaşılmaz bir dil ve tonlamayla konuşuyor, infazlandığı adımların koyunda rastgelen gruba katılıyor, her duasını tüm alışkanlığıyla arlanmaz şenliklere terk eden birkaçı duvarın diğer sokağa bakan çıkmazına sırtlarını dayayarak, kapıya daha yakın bir yerde çömelmiş, susmuş, yere bakıyorlardı. Bazan da başlarını kaldırdıklarındaysa, sıcaktan sokağın neredeyse erimiş asfaltındaki sigara leşlerini yiyecek bulmuşçasına yoklayan ve derken aynı aldatılmışlıkla yeni arayışlara uçan güvercinlere dalıyorlardı.
Hayatın notasız senfonisine ayak uydurmaya çalışarak rastgele geçenler adımlarını yavaşlattıklarının, ellerinde birkaç yüz metre ötedeki devasa marketten yüklendikleri alışveriş çantalarıyla soluk soluğa kalanlar ise sıcak ve yorgunluktan çantalarını bir köşeye bırakarak deminden beridir aynı beyaz eve baktıklarının bu tuhaflığına açıklama getirecek birilerini arıyordu sorgulu yüzleriyle. Sokak boyunca çarpık çarpık parkedilmiş otomobiller, minibüsler bu şehire yabancıydı. Ve bu mahallede sanki bu kadar sessiz bir kalabalık asla olmamıştı.
Her şey, herkes yabancıydı. Dondurulmuş bir zamandan geliyordu. İki taş bir kale, patlak plastik toplar, mahalleli çocuklar neredeydi? Okula giderken otobüs biletine müteakip tasarruf için yürüyerek arşınladığı çamur yollar, dönerken kızkardeşlerine çikolata yürütmek için girdiği bakkal Topal Mehmet, ona olan veresiye yüzünden aybaşlarında önünden başı öne eğik ilerleyen babası, tam karşıdaki evin sarı kirazlarına kendi evlerininkinden daha aşılmaz örülen kerpiç duvar, kenarındaki küçük cami ve minik çeşmesinde sırayla abdest alan nur yüzlü ihtiyarlar, en detonesinde ezan okurken başucundaymışçasına öksüren imam ve kışa kazak, çeyize merak olan dedikoducu, ezan okurken susup radyoyu kapatan çiçek desenlerinden mütevellit şalvarlı dantel kadınlar, sınıftan aşık olduğu Zeynep, her seferinde gözlüğünü kıran, kendisinden beş yaş büyük liseli Kemik Musa, altı delik Sümerbank marka ayakkabıları,.. şuracıkta duruyor olmalıydılar.
Nedense aklına sadece bunlar geliyordu şimdi.
Ölçülü, görkemli bir girişi vardı caminin ve yanındaki evler yok olmuştu.
Geniş avlunun manzarasındaki bahçede sesi yere düşen incir, portakal, limon ve güllerin, leylakların, zambakların, menekşelerin ve papatyaların kokusunu, kurban edilmiş etlerin duasını, içilen kahvelerin hatırını barındıran; her evin, hayata, hayatına kendi sürgüsünde kilitlenen dış kapısından sonra ceviz kaplamalı asıl girişinin ardındaki şeker tabağı da misafir odasının vitrininde en ulaşılmaz olmalıydı belki cami gibi.
Şeker tabağı, içinde artanıyla misafir odasının en dokunulmazına kaldırıldığında bayramlar da biterdi. Kendisi ve kardeşleri için o şeker tabağı yitik bir yasak olurdu. Giderek eksilen şekerlerin yerini hep bir tek kendisinin bildiğini sanırdı annesinden sonra. Kimsenin kimseye yakalanmadığı sadece tabağın bildiği bu sırrı herkes öyle saklardı, öyle saklanırdı tabağa.
Geldiğine inanamıyordu. İnanamıyorluğu aldatısının iknâsıydı.
Yüreğiyle çıkmıştı bu kapıdan bir zamanlar ve şimdi içi nasır doluydu.
Ne önünde olduğunu söyleyebiliyordu kendisine, ne de arkasında. Mıhlanmıştı. Dökülmüş, pul pul olmuş boyası içini karartıyordu. Yıllarca boyanmamıştı ha? O duvarların hâli neydi öyle? İlk fırsatta elini atacaktı oraya. Paslanmış tokmağa bakıyordu. Ki o, kapının açgözlü kumarbazıydı. Kapıya hizmet ediyordu sözde. Tecrit edilmiş sesi yüreğinde yankılanıyordu.
Kimdiler? Evlerinin önünde ne arıyorlardı? Neden bahçelerinin duvarına yaslamışlardı sırtlarını? Bu kadar araba?.. çoğu doğduğu şehre aitti?
Yüreğine bir ürperti sokuluyordu, birazdan zehrini akıtmak istercesine. Öyle bir ürperti ki söze dönmüyordu, söylese artık sözü kendine yetişmeyecekti.
Gelen kimdi?
Hep böyle sorardı içine duranı.
“Benim,” demişti, “…açsana!”
“…kim o?”
“Benim dedim ya!?”
Oydu kapıyı çalan.
Israrlı bir falcıydı kapının ardında duran, içinde yalınlık olan, tüm burçların bilgeliğinde. Bu sesi tanıyordu. Aslında sadece bu kalıbı. Ama ona, kapının ardındaki kendisine “Kim o?” diye soran olmamıştı ki?
Yankısının düşündeydi, korkusunun peşinde.
Kapı açıldı. Ardında başı eşarplı bir kadın duruyordu.
Sürgüyü geriye doğru çektiğinde karşısında göreceği yüzün resmini çizerdi önce seslerle. Ve yanılmazdı. Bahçeden gelen uğultunun uçurumlarına düşen sessiz harflerin yabancısıydı. Yüzlerce insan vardı.
Deminden beri turlayanlar sigaralarını atıp, cep telefonlarını kapatıp hızlı adımlarla kapıya yöneldiler. Çömelmiş hâlde oturanlar ayağa kalkmış, hareketsiz bakıyordu şimdi gelişine. Dönüp baktı yüzlerine; tanıyamıyordu, çıkaramıyordu. Ona koşarak sarılmaktan yana olansa, yoktu.
Bayram sahiciliğini yitirmişti ve ürkünçtü. Ufaktan “Hoşgeldin!” diyen dahi olmamıştı.
“Yoksa, yoksa babam? Anneme ne oldu? Kardeşlerim?..”
Neler olmuştu, neler oluyordu?
Kapı aralığından, dış dünyadan böyle gördü avluyu.
Bari kapıyı açan kadını tanıyor muydu? Gözlerine bakmıyordu ki kadın! Sesi de yoktu, konuşmamıştı. Sesinden tanıyabilirdi.
“Annem nerede?” diye sordu.
Kadın, “İşte şurada,” dercesine kafasını arkaya doğru çevirip kapıyı sadece iteledi arkalarından öylesine kapanması için.
Tekrar kapattı. Geri dönse sanki bir daha açılmayacaktı.
Kapı sadece böyle kapanıyordu ve arkasında sürgüsüne varmışça duruyordu. Kadın dönüp geliyor, habire kapıyı kapatıyordu. Avlu ve bahçede adım atacak yer yoktu. Yol bulmaya, yaşadıklarına anlam vermeye çalışırken kapının tekrar açıldığını göremiyordu bir türlü. Sadece kapanışı denk geliyordu bakışlarına. Nereden gelmişti kadarı ve niye gelmişti? Annesi babası kardeşleri niye yoktu?.. Bayram havası değildi bu. Bayramlarda evleri bu denli kalabalık olmazdı, üstelik böyle, birden.
Mutlu değildi yüzler; evet, gülümsenmiyor, tatlı tatlı konuşulmuyordu. Annesi baklava yapmamıştı. Kahve içilmemişti, içilmiyordu, içilemiyordu. Acısı da yoktu artık kırk yılının, hatırı da…
Kardelen’in sesini duymuştu. Öyle sevinmişti ki, dolu dolu gözleriyle onu aradı. Sesin geldiğini sandığı yöne doğru bağırdı:
“Kardelen, kardeşim, neredesin? Geldim işte, şükürler olsun! Neler oluyor Kardelen? Kardelen, anne nerede, baba onlar, Semiha, Serdar? Neredesiniz?”
Bu uğultu, bu bağrışmalar ve yığın… “Yol verin! Affedersiniz, geçebilir miyim?..”
“…”
“…Kardelen?”
Kardelen’in sesiydi, emindi. Yanıt alamıyordu. Koşarak evin bu kimliksizlikteki odalarına varmak istiyordu, oradaydı; oradaydılar kesin, evet! Gidemiyordu. Önünde duranlar eve girmesini engelliyordu. Küfürü basıyordu.
Kardelen diye bir kardeşi var mıydı?
Sustu.
Olduğu yerde durdu.
Kötü bir rüyânın başlangıcında olduğuna inanmayı istiyordu. Gerisini merak bile etmeden bahçe kapısının arkasında, sokakta iken gelen bu uğultunun neler konuştuğunu çıkarmaya çalıştı. Ne de olsa rüyâ görmek dahi bir gerçekti.
Çünkü rüyâydı.
Baştan almalıydı, sadık kalmalıydı gördüklerine.
İndiği taksiye, sokağa gitmeliydi; ilk kapıya, bahçeyi sunan kapıya. Sahi valizleri, çantaları neredeydi? Valizleri, çantaları ve onu buraya getiren taksi, durduğu sokak, o kapı tokmağı…
Bahçenin sürgülü kapısı var mıydı?
Bir serçe omuzuna konmuştu. Kulağına eğilerek:
“Git,” demişti.
“Git de bak!” dememiş miydi?
Önce serçeye inanmak zorundaydı. Serçe incir ağacındaydı.
Gitti.
Kapının önüne kadar gitti. Ötesine gidemedi.
Dışarıya çıkamıyordu. Eli erişemiyordu sürgüye, tıkanmıştı. Bağırıp çağırıyordu. Umursanmıyordu. İyice öfkelenmişti. “Gayet güzel kafayı yeme durumlarındasın,” dedi. Önüne gelene dizini vuruyordu, önüne gelenin omuzunu kendine doğru çekiyor, yol istiyordu. O kadını gördü. Kapıyı açan kadın…
Bahçe kapısını kapatan kadın ona çarparak eve doğru ilerliyordu şimdi. Gerisin geriye döndü. Kadını izlemeye koyuldu. Ardından ilerlemek bayağı zordu.
Kadın kalabalığın içinde kayboldu! Evin kapısı kayboldu.
“Ev” var mıydı?
Beyninde davullar çalıyor, ayinler yapılıyordu. Buradan giderken vitrinde fotoğrafları da yoktu. Kaç ay geçmişti, kaç yıl doğumunun üstünden? Bu kadar diri durur muydu çocukluk, baktıkça fotoğraflara? Ancak kırıldığında kristalleşecek şarap kadehleri, alevine suskun gümüş mumluklar, kahve kokusuna hasret cinli fincanlar, kısmeti çıktığı hâlde çiçek barındırmayan ama vücudu intihar korkusuyla çiçeklere susamış vazo bekliyordu yanında. Fotoğraflarının oraya nasıl ve hangi tarihte konulduğunu bilmiyordu, hatırlamıyordu.
Sonra…
Bahçenin ortasındaki nedense hatırlayamadığı tahta masanın üzerinde, cüce limon ağacının gölgesiyle saklanan tabutu gördü.
Bu tabut?..
Beynindeki binbir türlü sorularla yaklaştı tabuta. O yaklaştıkça kalabalık kendisinden çekiliyordu. Davulların ritmiyle yaklaştı.
Yaklaştı…
Büyücü karılmış heceler yığınını çağrıştıran çığlıklar atarak dansediyordu. Bu dili tek o biliyordu.
…sokuldu.
İrkildi! …sustu büyücü. Davulları çalanlar da susmuştu bu irkilmeye bakarken.
“Her canlı tadacak ölümü, her canlı geçecek bu yoldan,” diyordu yeşil kadife örtünün kenarındaki ince yazı.
“Peki kim, kim var bunun içinde?”
“…”
Duymuyorlardı öfkesini, küfürlerini, bağırmalarını. En önünde duranın yakasına yapıştı:
“Yanıt versenize?”
…yanındakine, onun yanındakine… başları davulunun derisinde zindanına düşmüştü.
“Anne, annee, Kardelen, Serdaarr, diye bağırarak uyanacaktı. Biliyordu. Rüyâ görüyordu besbelli.
Gerildi.
…gerildi. Uyanmak için ayağını, kolunu, parmaklarını oynatmak istiyordu. Vücudu kaskatı kesilmişti. Karabasandı. Yeryüzü kapkaranlıktı.
Bekledi.
Uyanınca geçecekti.
Mademki bunları algılayabiliyordu artık uyandığını da bilmeliydi. Davullar, büyücüler mistik tarih kitaplarından bilinçaltına işleyen takıntılardı.
Işığı açtı.
Kafasını kaldırıp incir ağacına böyle baktı.
Serçenin konduğu dal yoktu!
Dalı ararken serçeyi bahçe duvarının üstünde gördü. Titrekçe silkindi serçe. Serçeye bakıyordu; kâh olan, kâh olmayan dalı duvarda görüyorlardı. Ne kadar da telaşlıydı kanatları!
Bahçedekiler serçenin konduğu duvarın bu köşesini ararken annesini buldu. Yüzü yoktu annesinin, babasınınsa sesi. Büyücü konuştu, dile geldi. Toprak atmak istiyordu üstüne, avucuna gelmiyordu bu örtünmek istemek yerde uzanmış can havline. Cisminde çöl vardı sopasını süsleyen kafatasının:
“Kardeşlerin denizi dinlemeye gitti.”
Dönüp sarıldı annesine, kolları boşluğu dolduruyordu içine:
“Annem, tabutun içindeki kim? Annem, anneciğim, ne olursun söyle, bırak ağlamayı! Çıldıracağım! Ben miyim yoksa? Böyle mi olacaktı? Yoo, karabasan!..”
Öyle küskündü ki, öyle ağlıyordu ki annesi, sanki sadece ona küsmüştü, yalnızca bu küskünlüğe ağlıyordu.
Babasına sarıldı bu kez, silkeledi omuzlarını, kollarını babasının:
“Baba, benim ben! Geldim, bak döndüm, konuşsana!?”
Yanaklarını okşuyordu, o günü:
“Hâlâ yumuşacıksın. Baba, neler oluyor, neden susuyorsunuz? Yalvarıyorum, uyanın! Uyandırın beni bu düşten. Bakın ben geldim! Geldim diyorum! Şuncacık özlemediniz mi beni? Baba?..”
“…”
“Biri bana anlatsın!”
Tanıksızdı.
Her tarafı hüzüne çivilenmişti.
Tabutu izledi böylece.
İzledi.
…izledi.
Nasıl olsa konuşsa da duyulmuyordu.
Öyle yol alıyordu hayatta, cenaze arabasının sırtında. Etrafına dizilen çiçeklerin yüreği dökülüyordu birer birer, tekerlerin çukurlara dokunuşunda.
Üzerine örtülen yorgan yağmur kokuyordu.
Annesi saçlarına dokunuyordu.
Büyücünün hıçkırıkları kesilmişti:
“Seni biz getirdik, biz götürüyoruz. Döndün, evet döndün. Nihayet döndün. Ama içimdeki sancı cesur değil artık. Seni tekrar doğurmaya hevesli olsam ne yazar? Seni beklemeyi göze alabilir miyim, seni istemeyi isteyebilir miyiz şimdi? Nereye ölüm, nereye? O gözlerin, sözlerin nereye?”

“Mıstık?”
“…”
“İştahım kesildi. Tabutlar böyle yoldan geçerken hüzünlenmemek elde değil. Hele hele bazıları geçiyor ki, ayırdında olamıyorsun. Değil mi?.. Mıstık, değil mi?.. Otursana!”
“…”
“Mıstık, takıldın?”
“…”
“Dikilme öyle ayakta. Deminden beri sana sesleniyorum. Bize bakıyor masadakiler. Cenaze konvoyu geçeli dakikalar oldu.”
“…”
“Mıstık, aşkım?..”
“…”
“Rahat bırak artık o insanı. Tanımıyorsun da. Lütfen!”
“…kalk, gidiyoruz!”
“Dur! Dursana ya! Nereye gidiyorsun, garson yemekleri getirmek üzere?”
“Sahile gidiyoruz, denizi dinlemeye…”
“?”
“Sen hiç denizi dinledin mi?”


*1968 Bingöl doğumlu olan Sedat Kaygalak, İlk, orta ve lise öğrenimini babasının memuriyeti nedeniyle Anadolu’nun değişik il ve ilçelerinde okudu. 1990 Ankara Hacettepe Üniversitesi Sağlık İdaresi’nden mezun oldu. Aynı yıl evlenip Almanya’ya yerleşti. Burada özel bir akademide grafik ve dizayn okudu. Bir yandan tasarımcı olarak Alman reklam ajanslarında çalışırken, diğer yandan bazı yerel gazetelerde çizgi roman ve karikatürler çizdi. Daha sonra öykü ve roman yazarlığı üzerinde yoğunlaştı. Bazı öyküleri Sonra Edebiyat, Temrin, Lacivert, Berfin Bahar ve Varlık gibi çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlandı. 2009 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması’nda bir öyküsüyle mansiyon aldı.

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz