Mutluluğun iyi edemediğini iyileştirecek ilaç yoktur – Gabriel Marquez

Engin denizlere açılan iki pencerenin aydınlattığı evin içi, müzmin bir bekârın kötü bir alışkanlık halini almış aşın süs merakına göre düzenlenmişti. İnsanı tıbbın gücüne inanmaya iten güzel bir balsam kokusu, evin her yanına sinmişti.

Üzeri derli toplu bir yazı masası ve Latince etiketler taşıyan porselen kavanozlarla dolu bir vitrin vardı. Tedavi amaçlı arp, üzeri altın renkli bir tozla örtülü olarak bir köşeye atılmış duruyordu. En önemlisi de, pek çoğu Latince olan, sırtları bezemeli kitaplardı.

Vitrinler ve açık raflar kitaplarla doluydu, bazıları da büyük bir dikkatle yerlere yığılmıştı ve hekim, bu kâğıt yığınları arasındaki dar geçitlerden, güller arasında dolaşan bir gergedan rahatlığıyla geçiyordu. Marki, onca kitaptan bunalmıştı.

“Bilinen her şey bu odada olsa gerek,” dedi.

“Kitaplar hiçbir işe yaramıyor,” diye karşılık verdi Abrenuncio, keyifle. “Öteki hekimlerin ilaçlarıyla neden oldukları hastalıkları iyileştirmeme şimdiye kadar hep hayat yardım etti.”

Her zaman kendi oturduğu büyük koltuğun üzerinde uyuyan kediyi, markinin oturması için kaldırdı.

Simyacı ocağında kendi elleriyle hazırladığı demli bir fincan kokulu ot ikram etti ona; bir yandan da tıbbi deneyimlerini anlattı durdu, ta ki markinin ilgisini kaybettiğini fark edene kadar. Gerçekten de marki, birdenbire yerinden kalkarak ona arkasını dönmüş, pencereden azgın denizi seyrediyordu. Sonunda, sırtı hep ona dönük olarak, söze başlama cesaretini buldu kendinde.

“Sayın diplomalı hekim,” diye mırıldandı. Abrenuncio, böyle bir hitap beklemiyordu.

“Ha?”

“Hekimlik gizliliğinin güvencesi altında ve yalnızca sizin bilginiz dahilinde kalmak üzere, söylenilenlerin doğru olduğunu itiraf ediyorum,” dedi marki, ciddi bir ses tonuyla. “O kuduz köpek kızımı da ısırdı.”

Dönüp hekime baktı ve onun sakin yüzüyle karşılaştı.

“Biliyordum,” dedi hekim. “Ve bu yüzden bu kadar erken saatte geldiğinizi tahmin ediyorum.”

“Öyle,” dedi marki. Sonra da hastanedeki kuduz olayında sormuş olduğu aynı soruyu tekrarladı: “Ne yapabiliriz?” Abrenuncio, bir gün önceki acımasız yanıtının yerine, Sierva Maria’yı görmeyi istediğini söyledi. Markinin de ondan isteyeceği buydu zaten. O halde niyetleri aynıydı ve araba onları kapıda bekliyordu.

Eve vardıklarında marki, Bernarda’yı, tuvalet masasında oturmuş, son kez sevişmiş oldukları ve kendisinin çoktan belleğinden sildiği uzak yıllardaki işvesi içinde taranır buldu. Odanın içine sabunlarının mis gibi ilkbahar kokusu sinmişti. Kocasını aynadan görünce, hırçınlaşmadan sordu ona: “Biz kimiz ki ona buna at hediye ediyoruz?”

Marki, onunla konuşmaktan kaçınarak darmadağınık yatağın içinden gündelik giysisini alıp Bernarda’nın üzerine attı ve onunla ilgilenmeden emretti: “Hemen giyinin, doktor burada.”

“Tanrı beni korusun,” dedi Bernarda.

“Gerçi ihtiyacınız var ama sizin için gelmedi,” diye karşılık verdi marki. “Kız için geldi.”

“Ona bir yardımı olamaz,” dedi Bernarda. “Ya ölür, ya da ölmez: başka bir seçenek yok.” Ama merakı baskın çıkmıştı: “Gelen kim?”

“Abrenuncio,” diye yanıtladı marki.

Bernarda, çok sinirlenmişti. Aile onurunu sinsi bir Yahudinin ellerine terk etmektense, o haliyle, yalnız ve çırılçıplak ölmeyi yeğlerdi. Abrenuncio, babasının evinde hekimlik yapmıştı ve onu uzaklaştırmışlardı, çünkü kendi tanılarını övmek için hastalarının durumunu ortalığa yayardı.

Marki, karısına diklendi:

“Siz istemeseniz de, hele ben büsbütün istemesem de, siz onun anasısınız,” dedi. “Bu kutsal hak nedeniyle, sizden muayeneye izin vermenizi istiyorum.”

“Canınız ne isterse onu yapın, umurumda değil,” dedi Bernarda. “Ben ölmüşüm.”

Beklenilenin tersine, kız, kurgulu bir oyuncağı seyrediyormuşçasına bir merakla, bedeninin özenle muayene edilmesine hiç şımarıklık etmeden razı oldu. “Biz hekimler, ellerimizle görürüz,” dedi Abrenuncio. Bu söz kızın hoşuna gitmişti, ilk kez olarak gülümsedi ona.

Sağlıklı olduğu besbelliydi, çünkü kaderine terk edilmiş havasına rağmen, mutlu bir serpilmenin ilk filizlerini verdiği, neredeyse gözle görülmez altın şansı incecik tüylerle kaplı, oranlı bir bedeni vardı. Dişleri kusursuz, gözleri keskin, ayakları bakımlı, elleri becerikliydi ve saçının her bir teli, uzun bir yaşamın belirtisiydi. Sinsi sorulara cesaret ve kendine güvenle yanıt verdi; bu yanıtların hiçbirinin doğru olmadığını keşfedebilmek için onu fazlasıyla iyi tanıyor olmak gerekiyordu. Ancak hekim ayak bileğindeki önemsiz yara izini bulduğunda gerginleşti.

Abrenuncio’nun kurnazlığı onunkine baskın çıkmıştı: “Düştün mü?”

Kız, gözünü bile kırpmadan doğruladı. “Salıncaktan.”

Hekim, kendi kendine Latince konuşmaya başladı. Marki, sözünü kesti: “Ladino9 olarak söylesenize.”

“Size söylemiyordum,” dedi Abrenuncio. “Latince yazı dilinde düşünürüm de.”

Sierva Mana, Abrenuncio’nun kurnazlıklarına bayılmıştı. Sonunda onu dinlemek için kulağını göğsüne dayadığında, kalbi deli gibi çarpmaya başladı; teninden, belli belirsiz bir soğan kokusuyla karışık, buz gibi soğuk, hafif bir ter yayılmıştı. Muayene sona erdiğinde hekim, kızın yanağına sevecenlikle hafifçe vurarak, “Sen çok cesursun,” dedi.

Markiyle baş başa kaldıklarında, kızın, köpeğin kuduz olduğunu bildiğini söyledi ona. Marki, bir şey anlamamıştı. “Size pek çok yalan attı,” dedi, “ama öyle bir şey söylemedi.”

“Kendisi söylemedi, efendim,” dedi hekim. “Yüreği söyledi: tıpkı kafese kapatılmış minik bir kurbağa gibi çırpınıyordu.” Marki, kızının şaşırtıcı daha başka yalanlarını uzun uzun sayıp döktü; bundan üzüntü değil, baba olarak belirli bir kıvanç duyuyordu. “Belki de şair olacaktır,” dedi

bundan üzüntü değil, baba olarak belirli bir kıvanç duyuyordu. “Belki de şair olacaktır,” dedi ama Abrenuncio, yalanın, sanatın bir koşulu olduğunu kabul etmedi. “Yazı ne kadar saydam olursa, şiirsellik o kadar çok kendini gösterir,” dedi.

Hekimin yorumlayamadığı tek şey, kızın telindeki soğan kokusu olmuştu. Herhangi bir kokuyla kuduz hastalığı arasında bildiği hiçbir ilgi olmadığı için, bunu bir belirti olarak görmeyip üzerinde durmadı. Daha sonra, Caridad del Cobre’nin markiye açıkladığına göre, Sierva Maria, kendini kölelerin bilimsel uygulamalarına gizlice teslim etmiş, onlar da ona manajû10 yakısı çiğnetmişler ve köpeğin yaptığı kötülüğün etkisini bozmak için onu bodrumdaki soğan deposuna çırılçıplak kapatmışlardı.

Abrenuncio, kuduzun en küçük bir ayrıntısını bile hafifletmeye kalkışmadı. “Isırık ne kadar derin ve beyne ne kadar yakınsa, ilk belirtiler o kadar tehlikeli ve hızlı olur,” dedi. Aradan beş yıl geçtikten sonra ölen, ama acaba sonradan farkına varmadan aldığı bulaşıcı bir hastalıktan mı öldü kuşkusunu ardında bırakan bir hastasını hatırlattı. Yaranın çabuk kabuk bağlaması bir anlam taşımıyordu: öngörülemeyen bir sürenin sonunda yara izi kabarıp yeniden açılarak işleyebilirdi. Sonunda hastanın can çekişmesi öyle korkunç oluyordu ki ölse daha iyiydi. O halde yapılabilecek tek akıllıca iş, mezhep sapkınlarıyla ve cin çarpıp kuduranlarla başa çıkmakta usta Senegallilerin bulunduğu Amor de Dios hastanesine başvurmaktı. Yoksa marki bizzat kendisi, kızını ölene kadar yatağa zincirlenmiş olarak tutmaya mahkûm olmayı kabullenmek zorunda kalacaktı.

“Bunca yıllık insanlık tarihinde,” diye sözlerini tamamladı, “hiçbir kuduz hastası, nasıl olduğunu anlatacak kadar uzun yaşamamıştır.”

Marki, ne kadar ağır olursa olsun, katlanamayacağı hiçbir zorluk olamayacağına karar verdi. O halde kızı, kendi evinde ölecekti. Hekim, saygıdan çok acıma ifade eden bir bakışla takdirlerini belirtti.

“Sizden ancak böyle bir alicenaplık beklenebilirdi efendim,” dedi. “Ruhunuzun buna dayanacak cesareti bulacağından kuşkum yok.”

Koyduğu tanıda telaşa düşecek bir şey olmadığını bir kez daha ısrarla belirtti. Kızın yarası, en tehlikeli bölgeden uzaktaydı ve kanadığını hiç kimse hatırlamıyordu. En büyük olasılık, kuduzun Sierva Maria’ya bulaşmamasıydı. “Peki bu arada?” diye sordu marki.

“Bu arada,” dedi Abrenuncio, “ona müzik çalın, evi çiçeklerle donatın, kuşların ötmesini sağlayın, denizde gurubu seyretmeye götürün, onu mutlu edebilecek ne varsa yapın.” Sonra da şapkasını havada şöyle bir döndürerek, Latince bir özdeyişle vedalaşıp gitti. Ama bu kez markinin hatırı için çevirisini de yapmıştı: “Mutluluğun iyi edemediğini iyileştirecek ilaç yoktur.”

Gabriel Garcia Marquez
Kaynak: Aşk ve Öbür Cinler 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Bin yıl sürecek bir koşuşturma: İmparatorun Haberi – Franz Kafka

Kapat