“Muhafazakar sanat” isteyenler aslında ne istiyorlar? – Ergin Yıldızoğlu

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Edebiyat Profesörü Mustafa İsen “Muhafazakâr kesimin nasıl bir demokrasi anlayışı varsa, muhafazakâr demokrasi diye bir şeyden bahsedebiliyorsak, o zaman ‘muhafazakâr estetik’ ve ‘muhafazakâr sanat’ diye bir şeyden de bahsetmek, bunun normlarını ve yapısını oluşturmak gibi bir yükümlülük içindeyiz.” açıklaması AKP çevrelerinde “canlı” ama bir o kadar da sığ bir tartışma, katkı yapma heyecanı yarattı, bir manifesto bile yayımlandı.
Manifesto’cular, inanılmaz bir sığlıkla, konuya ne kadar yabancı olduklarının dahi ayırdında olmadan yazarken, Yeni Şafak Yazarı Yusuf Kaplan gibi, belli bir entelektüel derinliğe sahip olduğundan, bu sığlıktan neredeyse yüzü kızaran yazarlar da vardı.

Manifesto’cuların sığlığının anlamını konuşmadan önce, Yusuf Kaplan’ın yaklaşımına kısaca değinmek istiyorum.

“60 yıldır ne yaptınız?”
Yusuf Kaplan yazısında, bu ülkeye 60 yıldır sağcı/ “muhafazakar” iktidarların hükmettiğini vurguladıktan sonra “60 yıldır siyasi iktidar olarak ne yaptınız bu ülkede?” diye soruyor ve ekliyordu:

“Sayın İsen’den 60 yıldır iktidarda olan sağ / muhafazakâr iktidarların etrafında çöreklenen sağ / muhafazakâr entelijansiyanın -en hafif ifadeyle- neden sadece “maslahatgüzarlık” yaptıklarını sorgulamasını beklerdim.

Esaslı bir medeniyet fikrine neden sahip olamadıklarını, bizi neden dünyanın en berbat, en kendi kendini sömürgeleştiren bir eğitim sistemine, kültürel düzenine mahkûm ettiklerini ve nihayet 10 yıldır, bu ülkede neden kültürel devrim yapacak bir kültür bakanı çıkarılamadığını sormasını, sorgulamasını beklerdim.”

Muhafazakar sanat çağrısı yapanlara böylece “günaydın” bu güne kadar aklınız neredeydi dedikten sonra Kaplan, kendince çok önemi saptamayla, ardından da bir soruyla, soruna ışık tutmaya başlıyor:

“Bugün, burada mı? Bugün, burada değil; başka yerde: Batı’da. Başka bir deyişle, çağın ruhunu (zeitgeist’ı), tarihin akışını biz belirlemiyoruz.” (…)

“Soru şu o hâlde: Bugün, neden “burada” değil peki? Biz burada olmadığımız, çağı biz kur/a/madığımız, bizim çağrımız kuramadığı için elbette.” (…)

“İyi de, bir çağ fikrine ve çağ kuracak, en azından kendi çağını kuracak bir çağrı’ya sahip miyiz?”

“Oysa dün, buradaydı” diyor Kaplan Mekke’den Lahor’a, Timbuktu’dan Konya’ya bir İslam coğrafyası tablosu çizdikten sonra ekliyor “Dün, tarih burada hayat buluyor, insanlığa buradan hakikatin herkese ruh üfleyen, herkese hayat bahşeden, herkese kendi olarak muamele eden, herkesi kendi olarak, ne’yse o olarak muhatap kabul eden bir hakikat sarayı olarak dün buradaydı: Buradan dünyaya hakikat meşalesini ulaştırıyordu.”

Bunlar gerçekten çarpıcı ve önemli saptamalar. Ancak, Heidegger için söylenmiş “doğru bir adım attı ama yanlış bir yönde” sözünü anımsatıyorlar.

Gerçekten de bu ülkede 60 yıldır (ben bunu daha da geriye götürmeyi deneyebilirdim ama, zaten karışık bir konuyu daha da karıştırmak istemiyorum) muhafazakar hükümetler iktidarda. Ama rivayete göre ortada muhafazakar bir kültür ve kayda değer estetik ürünler yok, bir kültür devrimi yapılamadı vb.,

Yanlış anlamadıysam Kaplan’a göre sorun bir “uygarlık sorunu” ile “Bugün”ün burada değil de başka yerde “Batı’da” olmasıyla yakından ilgili.

Böylece Yusuf Kaplan sorunu saptıyor ama, çözmeye en olanaksız yerden başlamış oluyor. Çünkü, Kaplan daha baştan kendini, “Batı” kavramı gibi, yine ideolojik, hegemonya stratejileri gereği üretilmiş, “Doğu”daki entelijensiyaya “satılmış” “uygarlıklar çatışması” paradigması içine hapsediyor.

Bu son derecede sakıncalı başlangıcın yanı sıra, Kaplan’ın, çağı kuracak çağrıya sahip olmamaktan yakınması da sorunu iyice çıkmaza sokuyor. Çünkü, “Bugün”ün “Batı”ya gitmiş olmasının arkasında Batı’nın bir “çağrı”sının olması değil, Batı’nın bir “çağrısı olmasına” izin veren, hatta gerektiren bir maddi sürecin, ortaya çıktıktan sonra hızla dünyanın geri kalanını avlanma alanlarına çeviren bir üretim tarzının, Kapitalizm’in, önce Batı’da şekillenmiş olması yatıyor.

Yükselen kapitalist sınıf bir taraftan biriktirmeye başladığı servete, yaratmaya başladığı teknolojiye, kurmaya başladığı “düzene” dayanarak bu “çağrıyı” oluşturuyor, yayıyor. Diğer taraftan, yükselen, yayılan, yükselir ve yayılırken diğer yaşam dünyalarını yıkarak dönüştüren kapitalist sınıf bu “çağrı”ya, kendini açıklamak, eski rejime (dinci – Kralcı rejimin “çağrı”sına) karşı mücadele etmek, toplumda egemenliğini kurmak, daha sonra başka “dünyaları” yıkan, halklara kan ve göz yaşına mal olan yayılma sürecini meşrulaştırmak için gerek duyuyor. Sorunu anlamaya çalışırken de “uygarlıklardan”, “çağrılardan” değil buradan başlamak gerekiyor

Bugün, artık “özgün” uygarlıkların dünyasında değil, tüm uygarlıkları kendi “ekolojik egemenliği” altına alarak dönüştüren, özgünlüklerini yok ederek birbirlerine benzeten tek bir “kapitalist uygarlık”ın dünyasında yaşıyoruz. Farklı dünyalarda değil tek bir dünyada. Bunu kavramadan, ısrarla “uygarlığımı isterim” diyerek ağlaşmak, benim uygarlığıma benzer kültürel kodlarla kendini (piyasalarını, insan malzemesini, siyasi iktidar aygıtlarını) yeniden üreten kapitalizmi istiyorum, “ben benim kapitalizmimi istiyorum” diye tutturmaktan başka bir anlama gelmiyor.

Artık bu dünyada, yeni bir hegemonya sistemi kurulana kadar (eğer o zaman kadar kapitalizm uygarlığı çökertmezse) kimsenin kendi kapitalizmi olmayacak! “İngiliz kapitalizmi” yerini “Amerikan kapitalizmine” bırakmıştı. O da bu gün derin bir kriz içinde… Kaplan yoksa yeni hegemonyacı güç olmayı mı hayal ediyor. Neden olmasın? İnsan hayalinin sınırı yok ki.

Bu hegemonya hayaline, “Batı” da “BOP” bağlamında (“Bon pour L’Orient” hegemonyası sana yeter biçiminde) cevap verenlerin olduğunu, bu cevabın AKP’yi ürettiğini de biliyoruz. Eminim Yusuf Kaplan da bunun ayırdındadır. Eğer ayırdındaysa, dikkatleri öncelikle, uygun “çağrı”yı bulmaya değil”, bu hegemonyayı kuracak ekonomik, teknolojik kaynakları aramaya başlamaya yöneltmesi gerekiyor… Ne yazık ki, “önce hareket vardı”. Bu hareket, bugünlerde hızla, ama yine bize uğramadan, Yusuf Kaplan’ın arzularının üzerinden geçerek uzak doğuya doğru yoluna devam ediyor…

Heidegger’ci teknoloji eleştirilerinin ışığında, sanayi kapitalizmi öncesi bir yere dönmek de bir koşul dışında olanaklı değildir. O koşul da kapitalizmin yeni bir üretim tarzına açılamadan, ekolojik, askeri veya başka bir krizde çökmesiyle ilişkilidir. O zaman sermaye devresi kırılacak, “bildiğimiz” yaşam tarzı ortadan kalkacak ama ortaya bir “uygarlık” değil, “ barbarlık”, “Mad Max” filmindeki gibi bir “kaos” çıkacaktır.

-0-

Çözülmesi en olanaksız yerden başlayarak, sorunu çıkmaza sokan bakış açısından kurtulmak için “hareketin” kaynağına, Cumhuriyet öncesine, Osmanlı sosyal formasyonunun kapitalist dünya ekonomisine eklemlenme sürecine gitmek gerekiyor. Nasıl oldu da, bu sosyal formasyonun egemen sınıfı ve devleti, 18. Yüzyıl’da, dünyanın merkezinde olduğuna inanırken, 19.yüzyılda kendine kapitalist dünya ekonomisinde, “kurtlar sofrasında”, sermayenin “avlanma alanı”, “paylaşacağı kadavra” olmanın ötesinde bir yer açamamış böylece Kaplan’ın değimiyle “Bugün”ünü kaybetmiştir?

Bu “kaybın” öyküsünü bugünden sonsuza kadar tartışmaya devam edebiliriz ama, o ki “uygarlıklara” meraklıyız, 1806 tarihli “Koca Sekban Başı Risalesi” başlıklı, sanırım 1970’lerde Tercüman Gazetesinin 100 temel eser dizinden çıkarılmış, bugün okurken, sığlığından, dünyasını kavramaktaki çaresizliğinden, insanın yüzünü kızartan kıymetli belgeyi, ibretlik olarak anımsayabiliriz. Sonra kendimize yeniden sorabiliriz, Avrupa’da kapitalizm birbiri ardına, fabrika, buhar makinesi, elektrik, Enfield tüfeği, dinamit gibi şeyleri, felsefeci, siyaset bilimci, fizikçi, kimyacı gibi dünyasını kuracak savunacak akılları üretirken, neden Osmanlı adeta başka bir dünyada yaşar gibi yoluna devam etmeye çalışmıştır?

-0-

Evet 60 yıldan çok daha uzun bir süredir, bu ülkede “kapitalizmin” dünyasında, onun uygarlığında yaşıyoruz. Bu dönem boyunca da muhafazakar hükümetlerin birinci görevi bu dünyayı, bunun değerlerini getirmek, üretmek, muhafaza etmek oldu. Bu ülkede kültür alanında, muhafazakar estetik ürünler üretimi, özellikle popüler kültürde egemen oldu. Olmaya devam ediyor, daha uzun bir süre olmaya da devam edecek.

Sanat alanıysa, hemen her zaman, bir iki, o da sol ile karışmış muhafazakar şairin dışında sol, sosyalist komünist eğilimli estetik üreticilerin tekelinde kaldı.

Muhafazakar sanat meraklılarının bu durumu bilinçlerine çıkarmaları, var olanı koruyarak, geriye geçmişe bakarak üretilen estetik nesnelerin, kapitalizmin dünyasında sanat düzeyine çıkmalarının neden olanaksız olduğunu anlamaya çalışmaları gerekiyor.

Toplumun beğenilerinin en düşük ortak paydasında bulduklarını haz simgelerini bir araya koyarak “güzel”, “haz veren”, “eğlendiren” şeyler üretmek olanaklıdır. Bu ürünler gerçekten de muhafazakar olacaklardır, ama “ağlayan çocuk” resminin, en başarılı hallerinde “kiralık konak” gibi dizilerin düzeyini aşamayacak, sanat düzeyine çıkamayacaklardır. Bu yüzden bu etkinliğe de “sanatçılık” değil “estetik yöneticilik” (aesthetic management) denecektir.

“Duyarlılıkların bütünlüğü kırıldıktan” (Eliot), kapitalizm ve bireysel, “otonom” öznellikler (subjectivity) oluştuktan sonra, artık sanat tutkuya, eleştiriye ve itiraza ilişkindir. Muhafazakarlık, tutkuyu sermayeye tabi kılarak söndürür, değişimi yadsıyarak eleştiriyi kısırlaştırır, itirazıysa konuşulabilecek olanın sınırını sürekli daraltmaya çalışarak bastırır. Böyleye kapitalist toplumda muhafazakar sanat çağrısı, aslında “sanata ölüm yaşasın estetik yöneticilik” sloganı olmaktan başka bir anlama gelemez.

“Sanat elbette bağımsız olmalıdır”
Bu noktada artık, “muhafazakar sanat isteyenler aslında ne istiyor” sorusuna dönebiliriz.

Önce “Muhafazakar sanat” arzusunun siyasi anlamına kısaca değinelim sonra bu anlama dikilen yamalı kılıflara bakalım. Bu anlamı en açık, bulanıklığa hiç meydan vermeyecek biçimde Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ortaya koymuş:

“Ancak benim anladığım kadarıyla sahnede bazen metinde olmayan ifadeler kullanılıyor. Yine metinde olmadığı halde araya laf sokuluyor, siyasi espriler yapılıyor, Başbakan’a, bakanlara laf atılıyor. Veya doğallık anlayışı içinde sokak dili kullanılıyor veya müstehcenlik olarak algılanan bazı sahneler oluyor. Bunlar da bazı rahatsızlıklar yaratıyor. Sanıyorum bu rahatsızlık belediyeye iletiliyor. Tabii sanatçıların bir iki sahne tatmini için toplumun duyarlılıkları da tümden yok sayılmamalı. Sanatçı da toplumun duyarlılıklarına özen göstermeli.”

Demek ki, devlet büyükleri eleştirilmeyecek, siyasi espri yapılmayacak, sanatçı metnin dışına çıkmayacak, sokak dili kullanılmayacak, müstehcenlik (siz cinsellik olarak okuyunuz) yok, toplumun duyarlılıklarına özen gösterilecek. Kısacası, sanatçı toplumun verili siyasi, ideolojik, kültürel, sınırlarını, “biyopolitiğini”, cinsiyet kodlarını asla zorlamayacak, sorgulamayacak. Peki ne yapacak, eğlendirecek, eğitecek ama yönetenleri ve toplumu eleştirmeden.

Platon hayatının önemli bir kısmını böyle bir “sanat” nasıl olabilir sorusu üzerinde çalışarak geçirdikten sonra, böylece son derecede sıkıcı, heyecansız bir biçim dönüşecek olan bir etkinliğin, kimsenin ilgisini çekmeyeceği için eğitime hizmet etmeyeceğini, insan ruhunu etkilemeyeceği için de sanat olmaktan çıkacağı sonucuna ulaşmıştı. Diğer bir deyiş, Bakan belki bilmiyor ama insanlık Milattan Önce. 347/48’den bu yana bu bilgiye sahip. Aristoteles’in sanatın kodlarını yazarak açmaya çalışma çabasıysa, dinci ve kralcı dünyada bir süre için, kralın ve kilisenin hizmetinde olmak koşuluyla var olan bir estetik üretime olanak sağladı. Kapitalizmin ilk yeşil filizleri ortaya çıkmaya başladığı andan itibaren, atılan hemen her irili ufaklı adım, bu Aristoteles kurallarına karşı atıldı.

Kültür bakanının saptamaları, dinci kralcı bir dünyanın estetik dünyasına geri dönmeyi arzulamaktan başka bir anlama gelmiyor. Böyle üretilecek estetik ürünlerin, bugünün, yaşam temposu gittikçe hızlanan, kültürü her gün biraz daha dijitalleşen görselleşen, yaşam ilişkileri ağlara her gün biraz daha bağlı hale gelen insanı tarafından, estetik ürünler olarak tanınacağı ve algılanacağı bile artık şüphelidir. Kısacası Bakan, estetik değeri bile son derecede düşük bir propaganda malzemesinin sanatın yerine geçmesini istiyor.

Bu olanaksız arzuyu gizleyebilmek için dikilen kılıfların yamalarıysa tüm çabalara karşın dikiş tutmuyor.

İskender Pala’nın Manifesto’su bu imkansızlığın iyi bir örneği. Yirmi maddelik manifestoda esas olarak üç tema egemen. Birincisi tema “geçmişle” bağları yeniden kurmaya ilişkin. İkinci tema bunu gerçekleştirmenin koşullarına ilişkin. Üçüncü tema yasaklara ilişkin.

Birinci tema esas olarak zamanın dışında yaşayabileceğini sanan bir yaklaşımı yansıtıyor. Toplumun geçmişiyle bağlarının kopmuş, öz benliği ile kavgalı bir konuma itilmiş olduğu ileri sürülüyor. Halbuki, toplumlar tarihte, geçmişleriyle bağlarını kopararak, sonra da geçmişi bu kopuşu destekleyecek bir fantezi nesnesi olarak yeniden tanımlayarak, “kurgulayarak” var oluyorlar. AKP döneminde Türkiye “geçmişinden” kopuyor, bu kopuşu yönetenler, “geçmişi” bu “kopuşu” destekleyecek bir fantezi olarak yeniden “kurmaya” çalışıyorlar. Son iki yüz yılı çürüyerek geçen ve sonra dağılan bir toplumsal formasyonu yeniden “arzu” “özlem” nesnesi olarak kurgulamak kolay olmayacak…

İkinci tema, halkın öz benliği, milli manevi değerleri adet ve gelenekleri, kültürel birikimi gibi referans noktalarına dayanma çabasını yansıtıyor. Ancak burada iki sorun var. Birincisi, “öz benlik” denen şeye ilişkin. Bu “öz benlik”, ne zaman ortaya çıktı? Türk kabileleri Anadolu’ya gelmeden önce mi, gelip Bizans nüfusuyla, benliğiyle karıştıktan sonra mı? Yoksa bu “öz benlik”, “bu halkın” Müslümanlığı kabul etmesiyle başlayan dönemde oluşan ve esas olarak dini benliğine ilişkin bir şey mi? Bana “öz benlik” dendiğinde “Müslümanlık” kast ediliyor gibi geliyor.

İkincisi, halkın değerleri, manevi değerler, gelenek görenek vb., “şeyler” hem bakan gözlerin niyetine, hem de yaşayan halkın tarihinin dönemlerine göre değişen bir “simgesel çokluğa” ilişkindir. Bu çokluğun oluşturduğu “karmaşıklık” her zaman ulus, din, etnisite, emek, ezilenler vb., gibi bir “ana gösterge” tarafından disiplin altına alınarak tanımlanır. Bu yüzden, birileri “halkın değerleri, manevi değerler, gelenek görenek vb.,” laflar etmeye başladığında, hemen “kim bakıyor” ve “kim ne istiyor” (“che vuoi”) sorularını sormak gerekiyor…

Üçüncü tema İskender Pala’nın koyduğu yasaklara ilişkindir. Örneğin “ırmağın tabii seyrini bulmasına” karşı çıkılmayacaktır. Bayağılığa, kalitesizliğe, ayrımcılığa karşı çıkılacaktır. Dini duyarlılıkla ters düşülmeyecektir, halkla kavga edilmeyecektir, Batı’nın ruhuna mesafeli yaklaşılacaktır, kendi kültürel coğrafyasını beğenmemezlik edilmeyecektir ….

Demek ki bir yerlerde birileri, “ırmağın tabii seyrinin” ne olduğunu bilmekte ve sanatçıya sınır olarak koymaktadır. Birileri, neyin bayağı neyin kalitesiz olduğunu da bilmekte ve yasaklamaktadır. Birileri, dini duyarlıkların ne olduğunu, Sünni, Alevi, Yahudi, Hristiyan, ve daha başka dini yapıların var olduğu bir toplumda saptayabilecek ve bunlara kimin karşı çıktığını bilebilecektir. Birileri “halk” denen karmaşıklığın da ne olduğunu, nerede başlayıp nerede bittiğini bilmektedir. Böylece konulan sınırlar, “kavganın” (eleştirinin) sınırlarını da saptamış olacaktır. Kendi kültürel coğrafyamız vardır. İye de bu haritaya, Hititler ’in, Akaların ve Troya’nın, Bizans’ın, Viyana’ya kadar Avrupa dünyasının, Baharat ve İpek yoluyla gelip gelen değerlerin, çok sayıda dinlerin “kıtaları” dahil midir? Yoksa bu coğrafyanın haritası bir yerlerde bize verilmek için hazırlanmakta mıdır? Bu kadar işi boş soyutlamalarla ilerlemeye kalkmanın özel bir anlamı özel bir niyeti var mıdır?

Bence var. Tüm bu “muhafazakar sanat” arzulayan bunu anlatmaya yönelik çabalar, yukarda değindiğim gibi toplumun en düşük ortak paydasındaki “haz” nesne ve simgelerini, her şeyi bilen, gören bir gözün altında bir araya getirerek, “yöneterek” yaratılacak estetik nesnelerden oluşan ileri derecede siyasileşmiş bir “estetik yöneticilik” modelinden başka bir yere açılmamaktadır. Bu noktada, sanat bir yana, özgürlükten dahi söz etmek artık olanaklı değildir.

Ergin Yıldızoğlu
27 Nisan 2012 (sendika.org)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Resmî daireleri bilmez miyim bir şey kaybolmasına kaybolmaz; ama arayınca da bulunmaz – Aziz Nesin

YEŞİL ŞAPKANIN EVRAKI Bakanlık binasının karşısındaki otobüs durağında bekliyordu. Otomobilden inen kahverengi paltolu, gözlüklü adamla kucaklaştılar. Çoktan beri birbirini görmemiş,...

Kapat