Mina Urgan: TV yüzünden bayağılığın kirli suları evlerimizi de basıyor

Çağımızın başlıca felâketlerinden biri saydığım, faşizm kadar tehlikeli bulduğum  bayağılık konusunda değer yargılarımın değiştiğini de itiraf etmek zorundayım: Bir lokantaya gidince, bir taksiye binince, bir tatil kasabasında sokağa çıkınca, çamurlu ve iğrenç bir gürültü selinin cıvık cıvık sularına batıp boğuluyorum.

Bu sözümona şarkılar, öyle çirkin ki, gençliğimde bayağının bayağısı saydığım piyasa şarkılarını fena halde özlemeye başladım. Bu yüzden de “bir tatlı huzur almaya geldim Kalamıştan”da, “yandım çavuş, yandım elinden”de, “adalar sahilinde bekliyorum” da nostaljik bir güzellik görmek yanılgısına düşüyorum.

Siz açmasamz da başka biri açacak nasıl olsa. Oturduğunuz o küçük apartman dairelerinde, TV bayağılığının yaygarasından kaçmanızın yolu yok. “Yaygara” sözü tam yerinde: Çünkü seyircilerin tümü sanki sağırmış gibi, programlardaki yenilikler, bağırarak, nerdeyse uluyarak ilân ediliyor. Amerika’nın da Avrupa’nın da hiçbir TV sinde buna benzer bir uygulama görülmediğine göre, anlaşılan bize özgü yeni bir bayağılık bu.

Televizyona karşı olduğumu sanmayın. Hiçbir makinaya, hiçbir elektronik cihaza karşı değilim. Yeter ki, onlar insanları değil, insanlar onları kullanabilsin. Doğru dürüst yayın yapan, iyi konserler, güzel filmler, ilginç belgeseller, aptalca olmayan siyasal konuşmalar ve tartışmalar sunan aklı başında bir televizyon ne kadar yararlı bir şey olurdu. Ama ne yazık ki, öyle olmadı, tek tük programlar dışında TV kanalları (tüm eksikleri ve kusurlarına karşın TRT bir yana) bayağılıkta yarıştılar. “Göreceksin, senden daha yüksek ‘rating’ alabilmek için, senden de daha bayağı olacağım” yarışmasıydı bu ve birbirlerinden daha bayağı olmayı gerçekten de başardılar. Eskiden TRT’nin sadece iki kanalı vardı. Ve neredeyse her akşam seyredilebilecek iyi şeyler olurdu. Şimdiyse yok. Arada tek tük iyice filmler yayımlanıyor gerçi. Ama gece yarısından sonra öyle geç saatlere konuluyor ki, ancak uykusuzluk hastalığına tutulmuş olanlar ya da işsiz güçsüz oldukları için öğleye kadar uyuyanlar seyredebilir bunları.

“Eskiden bizden olan”

Gelgelelim, TV’lerde, ara sıra çok eğlendirici durumlarla karşılaştığımız da oluyor: Bir gece, ilginç bir şey var mı diye “zapping” yaparken, bir de ne göreyim? Dinci kanalların birinde, bizim, daha doğrusu “eskiden bizden olan” Çetin Altan. Karşısında da saçları ortadan ayrılmış; sakalsız, ama şeriata uygun bıyığı olan dinci bir genç. Çetin Altan’m ağzından sözcükler sel suları gibi durmaksızın aktığından, dinci genç bir şey sormak fırsatını pek bulamıyor. “Eskiden bizden olanın” şimdi yazılarım yayınladığı gazeteyi pek okumadığım için, “bakalım, neler söylüyor bu” dedim kendi kendime. Ve üyesi olduğum Türkiye İşçi Partisi’nin eski şanlı günleri aklıma geldi: “Çetin Altan acaba bugün ne dedi?” merakı içinde olduğum için gazeteyi elime alınca, manşetlere göz atmadan önce onun yazdığını okurdum. Makaleleri yalnız biz solcuları değil, herkesi etkilerdi. Örneğin, Genco Erkal emekli Bahriye Subayı babasının artık solcu olduğunu bana bildirmişti. “Ne solcusu?” diye sorduğumda, “Çetin Altan solcusu” diye yanıt vermişti. Çetin Altan söz alınca, toplantı yaptığımız alanlar, gol atıldıkça seyircilerin coştukları futbol sahalarına dönerdi. Milletvekiliyken TBMM’inde linç edilmesine ramak kalmıştı. Bütün bunları ve bir yığın başka şeyi anımsadım.

Gelgelelim, bu anılara dalmaya pek vakit bulamadım; çünkü “eskiden bizden olan” şaşırtıcı lâflar ediyordu. “Dinci olmadan önce, Necip Fazıl Kısakürek’in çok iyi bir şair olduğunu söylüyordu. Onun eski şiirlerinden “Kadın Bacakları”nı ayrıca sevdiğini anlatıyor ve tam anlamıyla e r o t i k olan bu şiiri, dinci bir kanalda ezbere söylemeye başlıyordu.

Karşısındaki şeriatçı genç, alı al moru mordu. Çetin’i susturmanın yolu yoktu. Dudakları titreyen delikanlı neredeyse fenalık geçiriyordu. Derken, TV’de bugüne değin görülmedik bir olayla karşılaştım: Durup dururken klâsik Batı müziği çalmaya başladı. Amaç, süper-mürşit’in e r o t i k şiirini duyulamaz hale getirmekti. Ama hiç mi hiç mümkün değildi bu. Çünkü orkestranın müziği yükseldikçe, “eskiden bizden olanın” sesi de yükseliyordu. Gene duyuluyor, gene duyuluyordu. Necip Fazıl’ın e r o t i k şiirinin on altı dizesini, bangır bangır bağırarak sonuna kadar okudu.

Fazıl’ın e r o t i k şiiri: Kadın Bacakları

“Her ayağın bastığı yerde sanki kalbim var,
kalbim ki vahşi bir zevk alır ezilişinden.
Ömrümün geçtiği yolda bana sorsalar,
gidiyorum bir kadın bacağının peşinden.

Bir kadının içinden ağlayışı, gülüşü,
gözlerinden ziyade bacaklarına yakın,
bir lisandır onların duruşu, bükülüşü,
kadınlar! Onlar varken konuşmayınız sakın.

İnce sütunlardaki ilahi güzelliğe
bacakların ruhudur şekil veren diyorum
bacakları bir kalın örtüde saklı diye
mermerde kalbi çarpan venüs’ü sevmiyorum.

Boynuma doladığın güzel putu görseler
insanlar öğrenirdi neye tapacağını.
Kör olsam da açılır gözüm, ona sürseler
İsa’nın eli diye, bir kadın bacağını.”

Mina Urgan
Bir Dinozorun Anıları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Birhan Keskin: İçindeki zayıf kan, dayanıksız dil, olmamış hal…

Kapat