Kökenin Geri Çekilişi ve Geri Dönüşü – Michel Foucault

Aynı anda hem insanın varoluş tarzını hem de ona hitap eden düşünceyi karakterize eden sonuncu çizgi, kökenle olan ilişkidir. Klasik düşüncenin ideal oluşumları içinde kurmaya çalıştığından çok farklı bir ilişki: XVIII. yüzyılda kökeni bulmak, düpedüz temsilin ikizlenmesinin en yakınına yeniden yerleşmekti: iktisat takastan itibaren düşünülmekteydi, çünkü taraflardan birinin takasta yaptığı iki temsil ile diğerinin yaptıkları eşdeğerliydiler; hemen hemen özdeş iki arzunun tatminini sundukları için, bunlar sonuçta “eştiler”. Doğanın bütün afetlerden önceki düzeni, varlıkların birbirlerini çok sıkı bir doku üzerinde izlediklerinden ötürü, bu ardışıklığın bir noktasından diğerine, adeta bir özdeşliğin içinde yer değiştirilen ve bir uçtan diğerine, “eşin” düz tabakası tarafından taşınılan bir tablo olarak düşünülüyordu. Dilin kökeni, bir şeyin temsiliyle, ona eşlik eden çığlığın, sesin, mimiğin (eylem dilinin) temsilinin arasındaki şeffaflık olarak düşünülüyordu. Nihayet, bilginin kökeni, şu temsillerin saf devamlılığı cephesinde aranmaktaydı -bu o kadar tam ve o kadar çizgisel bir devamlılıktı ki, ikinci birinciyi hiç farkına varılmadan ikame etmekteydi, çünkü bunlar eşanlı değillerdi; aralarında bir fark kurulamazdı ve arkadan geleni birincinin “eşi” olmaktan başka bir şekilde hissetmek mümkün değildi: ve yalnızca bir duygu öncekine diğerlerinden daha “eş” olarak gözüktüğünde, belli belirsiz anı işlemeye başlayabiliyor, hayal gücü bir temsili yeniden temsil edebiliyor ve bilgi bu ikizlenmenin üzerine adım atabiliyordu- Bu doğumun saymaca veya hakiki olarak kabul edilmesinin, açıklayıcı bir varsayım veya tarihsel olay değerine sahip olmasının pek bir önemi yoktu: gerçeği söylemek gerekirse, bu ayırımlar sadece bizim için vardırlar; kronolojik gelişmenin ona göre bir tablonun içine yerleştiği, bu tablonun üzerinde tek bir güzergâhın oluştuğu bir düşünce için, hareket noktası hem hakiki zamanın dışında, hem de onun içinde oluşmaktadır: bu hareket noktası, bütün tarihsel olayların onun aracılığıla meydana gelebildikleri şu ilk kıvrımdır.
Modern düşüncede, böylesine bir kavram artık kavranabilir nitelikte değildir: çalışmanın, hayatın, dilin kendilerine özgü olan ve içine saplandıkları tarihselliği nasıl elde ettiklerini daha önce gördük: demek ki bunlar, tüm tarihlerinin onlara içten yönelik olmasına rağmen, kökenlerini hiçbir zaman gerçekten söyleyemezlerdi. Tarihselliğe neden olan artık köken değildir; kendine içsel ve yabancı olacak bir kökenin gerekliliğinin profilinin, bizatihi kendi dokusunun içinde ortaya çıkmasına izin veren, tarihselliktir: bütün farklılıkların, bütün dağılımların, bütün süreksizliklerin, artık yalnızca tek bir özdeşlik noktasını, kendi üzerinde patlatma ve başka haline gelebilme iktidarına sahip olmakla birlikte, ele gelmez olan Aynı’nın biçimini oluşturacak kadar sıkıştırıldıkları bir konunun saymaca tepesi gibi.

İnsan, tarihsellikleriyle, sergilenişlerinin içinde, ama kendi yasalarına uygun olarak, kökenlerinin ulaşılamaz özdeşliğini işaret eden bütün bu kendi içlerine sarmalanmış şeylerle korelasyon halinde olmak üzere, XIX. yüzyılın başında oluşmuştur. Ancak, insanın kökeniyle olan ilişkisi aynı tarzda değildir. Nitekim, insan kendini zaten yapılmış olan bir tarihsellikle ilişki halinde keşfetmemektedir: taslağını, şeylerin zamanı boyunca saklanarak çizen bu kökenle hiçbir zaman çağdaş değildir; kendini canlı varlık olarak tanımlamaya kalkıştığında kendi başlangıcını ancak ondan önce başlamış bir hayatın zemini üzerinde keşfedebilmektedir; kendini çalışan varlık olarak yeniden kavramaya uğraştığında, bu çalışmanın en ilkel biçimlerini, ancak toplum tarafından çoktan kurumsallaştırılmış, çoktan egemen olunmuş bir insani zaman ve mekânın içinde gün ışığına çıkartabilmektedir; ve konuşan özne olma özünü, fiilen oluşmuş bütün dillerin ötesinde tanımlamaya kalkıştığında, bütün dillerin ve bizatihi konuşulan dilin mümkün hale ondan itibaren geldikleri emeklemeyi, ilk kelimeyi değil de, zaten sergilenmiş olan bir dilin olabilirliğinden başka bir şeyi bulamamaktadır, insan, kendi için köken olarak geçerli olanı, ancak zaten başlamış olanın tabanı üzerinde bulabilir; bu bir cins tarihsel başlangıç olup, daha sonraki kazanımlar buradan itibaren yığılmaya başlamışlardır. Köken, insanın, çalışmanın, hayatın ve dilin zaten başlamışlığıyla eklemleşme tarzıdır; bu kökenin, insanın binlerce yıldan beri işlenmiş bir dünyayı tüm saflığı içinde işlediği; emsalsiz, yakın tarihli ve narin varoluşunun taslağı içinde, köklerini ilk organik oluşumlara kadar daldıran bir hayat yaşayan; her bellekten daha eski kelimeleri, şimdiye kadar hiç söylenmemiş (kuşaklar bunları tekrarlasalar bile) cümlelerde bileştiren dizisi şu kıvrımın içinde aranmalıdır. Kökensel olanın düzeyi, insan için, bu anlamda hiç kuşkusuz ona en yakın olanıdır: masumca, her zaman ilk kez kat ettiği ve yarı açık gözlerinin kendi bakışı kadar genç biçimler keşfettiği şu yüzey -onun gibi, ama başka bir nedenden ötürü yaşı olmayan biçimler: yaşlanmanın olmamasının nedeni, hep genç kalmaları değil de, ölçüleri ve temelleri farklı olan bir zamana mensup olmalarıdır- Fakat, kökenselin varoluşumuz boyunca uzanan ve hiçbir zaman kaybolmayan (hatta ve özellikle, sanki çıplakmışçasına keşfedildiği ölüm ânında) şu ince yüzeyi, bir doğumun dolaysızlığını meydana getirmemektedir; emeğin, hayatın ve dilin kendilerine özgü tarihleri içinde oluşturdukları ve biriktirdikleri şu karmaşık aracılıklarla doludur; böylece bu basit temas esnasında, daha ilk nesneye el değer değmez, en basit ihtiyaç dışa vurulur vurulmaz, en tarafsız kelime söylenir söylenmez, insan kendine adeta sonsuza kadar egemen olan bir zamanı canlandırmış olmaktadır ve bütün bunlar da bunun aracıları olmaktadır. Demek ki, modern düşüncenin Zihnin Fenomenolojisi’nden beri tasvir etmeye hiç ara vermediği haliyle kökensel, klasik çağın yeniden kurmaya çalıştığı şu ideal oluşumdan çok farklıdır; fakat bir cins geriye yönelik öte dünyanın içinde, varlıkların tarihsellikleri boyunca resmolan kökenden de farklıdır (ona temel bir korelasyonla bağlı olmasına rağmen). Hakiki veya potansiyel bir özdeşlik zirvesine götürmenin veya hatta sadece oraya yöneltmenin uzağında olan, Aynı’nın, Başka’nın dağılmasının henüz gerçekleşmeyen momentini işaret etmenin uzağında olan insanın kökensel yanı, onu daha işin başında kendinden başka bir şeye bağlayandır; onun deneyine, ondan daha eski ve egemen olamadığı içerikler ve biçimleri dahil edendir; onu çoklu, çakışmalı, çoğu zaman birbirlerine indirgenemez nitelikteki kronolojilere bağlayarak, onu zaman içinde dağıtan ve şeylerin süresinin ortasında yıldızlarla donatandır. İnsanın kökensel yanı, paradoksal olarak, onun doğumunun zamanını ve deneyinin en eski çekirdeğini bildirmemektedir; onu, onunla aynı zamana sahip olmayana bağlamakta ve ona çağdaş olmayan her şeyi onda teslim etmektedir; şeylerin ondan önce başladıklarını ve bu nedenden ötürü, bütün deneyi bu şeyler tarafından oluşturulan ve sınırlanan ona, hiç kimsenin köken belirleyemeyeceği aralıksız ve hep artan bir şekilde işaret etmektedir. Öte yandan, bu olanaksızlığın iki veçhesi vardır: bir yandan, şeylerinin kökeninin hep daha geriye çekildiğini işaret etmektedir, çünkü insanın gözükmediği bir takvime kadar geri gitmektedir; ama öte yandan, insanın doğumları belirli olan bu şeylere nazaran kökensiz varlık olduğunu, “ne vatanı ne tarihi” olan varlık olduğunu, doğumu hiçbir zaman olmadığı için ulaşılamaz nitelikte olan varlığı işaret etmektedir. Öyleyse, kökenselin dolaysızlığı * içinde ilan edilen şey, insanın, onu kendi varoluşuna çağdaş kılacak olan kökenden ayrılmış olmasıdır: zaman içinde doğan ve kuşkusuz ölen bütün şeylerin içinde, bir tek o her kökenden ayrılmıştır. Öylesine ki, şeyler başlangıçlarını onda bulmaktadır (onun üzerine geriden sarkanları bile): sürenin herhangi bir anındaki vurgulu iz olmaktan çok, genel zamanın oradan itibaren oluşabildiği, sürenin akabildiği ve şeylerin kendilerine özgü ânda ortaya çıkabildikleri açıklıktır. Ampirik düzen içinde şeyler, hep ona nazaran geri çekilmiş ve sıfır noktalarında kavranamaz nitelikteyseler de, insan şeylerin bu geri çekilmesine nazaran temel olarak geri çekilmiş bulunmaktadır ve şeyler sağlam önceliklerini, işte kökensel deneyin dolaysızlığının üzerinde, burada ağırlıklı kılabilmektedirler.

Bu durumda düşüncenin karşısına bir ödev çıkmaktadır: şeylerin kökenini kabul etmemek ama bu itirazı, zamanın olabilirliğinin üzerinde oluştuğu tarzı yeniden bularak, kökeni kurmak için yapmak -her şeyin ondan itibaren doğabildiği, şu kökensiz ve başlangıçsız köken-. Böylesine bir ödev, zamana ait olan her şeyi, zaman içinde oluşan her şeyin, zamanın hareketli unsurunda bulunan her şeyin, zamanın geldiği kronolojisiz ve tarihsiz yırtılışın ortaya çıkartılması için sorguya çekilmesini gerektirmektedir. Zaman bu durumda, aslında ondan kurtulamayan -çünkü hiçbir zaman kökenin çağdaşı değildir- bu düşüncenin içinde askıya alınacaktır; fakat bu askıya almanın, köken ile düşünce arasındaki şu karşılıklı ilişkişi devirmeye gücü olacaktır; zaman kendi etrafında dönecek ve köken, düşüncenin henüz ve hep yeniden düşüneceği şey haline geleceğinden, köken bu düşünceye hep daha yakın, ama asla ulaşılamayan bir kaçınılmazlık içinde vaat edilmiş olacaktır. Köken artık, geri dönmekte olan, düşüncenin yöneldiği tekrar, hep zaten başlamış olanın geri dönüşü, her zaman aydınlanmış olan bu ışığın yakınlığı olacaktır. Böylece, köken profilini, üçüncü bir kez zaman boyunca çizmektedir; ama bu kez düşünce, gelecek içindeki geri çekilmeyi, bağlantısızlığı almakta ve onu hep mümkün kılmış olana doğru minik adımlarla ilerlemektedir.

XVIII. yüzyılda tasvir edilmiş olan oluşumları kuruntu olarak ihbar etmenin mümkün olduğu ânda, modern düşünce çok karmaşık ve çok dolanık bir köken sorunsalı ihdas etmekteydi; bu sorunsal bizim zaman deneyimizin temeli olmuştur ve XIX. yüzyıldan beri, insanlık düzleminde başlangıç ve yeniden başlama, başlangıcın uzaklaşması ve mevcudiyeti, geri dönüş ve son olabilecek şeyleri yeniden kavramaya yönelik bütün girişimler ondan itibaren doğmuşlardır Nitekim, modern düşünce kökenle, insanla ve şeylerle olanının tersinde bir ilişki kurmuştur: bu ilişki, insanın kronolojisini içine dahil etme konusundaki pozitivist çabalara izin vermektedir-ama bu çabaları baştan bozmakta ve onların karşısında, itiraz gücünü korumaktadır-, böylece zamanın birliği ihya edilecek ve insanın kökeni, bir tarihten, varlıkların ardışık dizisi içindeki bir kıvrımdan başka bir şey olmayacaktır (bu kökeni ve onunla birlikte, kültürün ortaya çıkmasını, uygarlıkların şafağını biyolojik evrimin hareketinin içine yerleştirmek); bu ilişki insanın şeylere ilişkin deneylerini, onlara dair edindiği bilgileri, böylece oluşturulabildiği bilimleri, gene insanın kronolojisine göre sıraya sokmaya izin vermekteydi (böylece, eğer insanın başlangıçlarının yeri şeylerin zamanının içindeyse, insanın bireysel veya kültürel zamanı, psikolojik veya tarihsel bir oluşum halinde olmak üzere, şeylerin gerçekliklerinin çehresiyle ilk kez karşılaştıkları anın tanımlanmasına izin vermektedir); şeylerin ve insanın kökeni bu sıralamaların her ikisinde de birbirlerine tabi olmaktadır; fakat, mümkün ve uyuşmaz iki sıralamanın olması olgusu tek başına, modern köken düşüncesini karakterize eden temel asimetriyi işaret etmektedir. Üstelik bu düşünce, gerçeği söylemek gerekirse, hiçbir kökenin mevcut olmadığı, ama insanın başlangıçsız zamanının, mümkün bir bellek için, şeylerin anisiz zamanını dışa vurduğu belli bir kökensel tabanın üzerine sonuncu bir ışık saçmaktadır; buradan iki eğilim kaynaklanmaktadır: hangisi olursa olsun, her bilgiyi psikolojikleştirmek, ve psikolojiyi bir cins bütün bilimlerin bilimi haline getirmek; veya tersine, bu kökensel tabakayı, her pozitivizmin elinden kaçan bir tarzda tasvir etmek, böylece buradan hareketle, her bilimin pozitifliğini rahatsız etmek ve bu deneyin temel, görmezden gelinemez karakterine ona karşı sahip çıkmak. Fakat, kendine kökensel olanı yeniden kurma ödevini yükleyen modern düşünce, burada hemen kökenin geri çekilmesini keşfetmektedir ve kendine paradoksal olarak, bu geri çekilmenin gerçekleştiği ve hep derinleştiği yönde ilerleme işini yüklemektedir; bu geri çekilmeyi deneyin diğer tarafında açığa çıkarmaya uğraşmaktadır; bunun yanı sıra, onu bu geri çekilişi içinde destekleyeni, onun en görünür olabilirliği içinde ona en yakın olanı, onda kaçınılmaz olanı da ortaya koymaya çalışmaktadır; ve kökenin geri çekilmesi, kendini böylece en büyük açıklığı içinde sunuyorsa, bunun nedeni, teslim edilenin bizzat kökenin kendisi olması ve kendi arkaikliğinin alanı içinde kendine kadar geri gitmesi değil midir? Modern düşünce, işte bu nedenden ötürü, büyük geri dönüş kaygısına, yeniden başlama derdine, onu tekrarı tekrar etme ödeviyle karşı karşıya bırakan şu endişeye tepeden tırnağa adanmıştır. Böylece, Hegel’den Marx’a ve Spengler’e kadar, içinde tamamlandığı hareketle -erişilen toplumsallık, yoksunluğun uç noktasındaki şiddetli yeniden kavrayış, güneşin batışı- kendi üzerine eğilen, kendi tamlığını aydınlatan, çemberini tamamlayan, kendini yolculuğunun bütün garip figürlerinin içinde bulan, ve içinden fışkırdığı bu aynı okyanusta kaybolmayı kabul eden bir düşünce teması sergilemiştir; mutlu olmasa da, tam olan bu geri dönüşün zıddında, Hölderlin’in, Nietzsche’nin ve Heidegger’in deneyleri resmolmaktadır; geri dönüş bu deneyde, kendini ancak kökenin aşırı geri çekilmesinin içinde -Tanrıların vazgeçtikleri, tekne’nin iradesinin egemenliğini kurduğu yerde- teslim etmektedir; böylece burada hiç de bir tamamlanış veya eğri değil de, kökeni bizatihi kendi geri çekilmesi ölçüsünde teslim eden şu kesintisiz yırtılma söz konusu olmaktadır. Onun bizatihi insanı icat ettiği hareketin içinde keşfedilen bu kökensel tabaka, istediği kadar tamamlanışın ve tamamlanmış tamlıkların vadesini vaat etsin veya kökenin boşluğunu -onun geri çekilmesi sonucu meydana gelen ve onun yaklaşımını oyan- yeniden kursun, düşünülmesini hükmettiği şey, her halü kârda “Aynı” gibi bir şey olmaktadır: insani deneyi doğanın ve hayatın zamanıyla, tarihle, kültürlerin çökeltili geçmişiyle eklemleştiren kökensel alan boyunca, modern düşünce, insan kimliği içinde -şu tamlığın veya şu kendinden başka bir şey olmayanın içinde-, tarih ve zamanı, olanaksız kıldıkları ama düşünmeye zorladıklarının içinde, ve varlığı bizatihi olduğu şeyin içinde bulmaya çabalamaktadır.

Ve kökeni kendinin en yakınında ve en uzağında düşünme ödevi içinde, düşünce bu nedenden ötürü, insanın kendini varlık yapanla -veya ondan itibaren olduğuyla (var olduğuyla)- çağdaş olmadığını, ama onu dağıtan, onu kendi kökeninin uzağına çeken, fakat hep saklı olacak bir kaçınılmazlık içinde bu kökeni ona vaat eden bir iktidarın içine hapsolduğunu keşfetmektedir; oysa bu iktidar ona yabancı değildir: onun dışında, ebedi ve hep yeniden başlayan kökenlerin sükûneti içinde barınmamaktadır, çünkü böyle olsaydı, köken fiilen verilmiş olurdu; bu iktidar, onun kendine özgü varlığının iktidarıdır. Zaman -ama, bizzat kendi olan şu zaman-, onu içinden çıktığı başlangıçtan olduğu kadar, onu haber vereninden de uzaklaştırmaktadır. Bu başat zamanın -zamanın ondan itibaren deneye teslim edilebildiği zaman-, temsil felsefesinde işleyeninden ne kadar farklı olduğu görülmektedir: zaman bu felsefede temsili dağıtmaktaydı, çünkü ona çizgisel bir ardışıklığın biçimini dayatmaktaydı; ama kendini hayal gücünün içinde yeniden kurma, böylece kendini tam olarak ikizlendirme ve zamana egemen olma işi temsile aitti; imge, zamanın tam olarak yeniden ele alınmasına, ardışıklığa bırakılmış olanın yeniden kavranılmasına ve ebedi bir idrâkinki kadar doğru bir bilgi inşa edilmesine izin vermekteydi. Modern deneyde, bunun tersine, kökenin geri çekilmesi her deneyden daha başattır, çünkü deney onun içinde kıvılcımlanmakta ve pozitifliğini dışa vurmaktadır; şeyler, insan kendi varlığıyla çağdaş olmadığı için, kendilerine özgü bir zamanın içinde teslim olmaktadırlar. Ve burada, sonluluğun başlangıç teması yeniden karşımıza çıkmaktadır. Fakat, önce şeylerin insanın üzerine sarkmasıyla -hayatın, tarihin, dilin egemenliği altında olması olgusuyla- ilan edilmiş olan bu sonluluk, şimdi daha temel bir düzeyde ortaya çıkmaktadır: insanın varlığı ile zaman arasındaki aşılamaz ilişkidir.
Böylece, sonluluğu kökenin sorgulanmasının içinde keşfeden modern düşünce, XVIII. yüzyılın sonunda tüm Batı episteme’si devrildiği sırada çizmeye başladığı büyük dörtgeni kapatmaktadır: pozitifliklerin sonlulukla bağı, ampiriğin aşkınlık içindeki ikizlenmesi, cogito ile düşünülmemiş arasındaki sürekli ilişki, kökenin geri çekilmesine geri dönmesi, bizim için insanın varoluş tarzını tanımlamaktadırlar. Düşünce XIX. yüzyılın sonundan beri, bilmenin olabilirliğini artık temsilin çözümlenmesinin değil de, bu varoluş tarzının çözümlenmesinin üzerine dayandırmaktadır.

Michel Foucault
Kelimeler ve Şeyler

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz