Franz Kafka, Milena’ya Mektuplar: Yaşamımız diyorum, nasıl olsa bulanık bir su…

milenaYalnız şundan söz etmek istiyorum bugün: Mektuplarınızı iyice okumadım daha, çevresinde dolandım, ışığın çevresinde dolanan pervane gibi… Ben de birkaç kez yandım. Hemen şunu anladım ama: İki apayrı mektup bunlar, biri kana kana içilsin diye yazılmış, ötekisi ise korkunç. (Onu daha sonra yazmış olacaksınız.) Karşılaştığınız bir dostunuza, birdenbire 2×2’nin kaç ettiğini sorarsanız şaşırır, delilere sorulur bu soru da ondan, ilkokuldur bu sorunun yeri. Bakın, şimdi sizden öğrenmek istediğim şeyde bu ikisi de var: Hem çılgınlık, hem de öğrencilik! Sonuncusunun oluşu, biraz iç açıcı hiç değilse. Biri bana kendini kaptırınca, anlamıyorum, bocalıyorum. Bu yüzden nice dostlukları (Weiss’la olduğu gibi) bozmuşumdur. Karşımdaki-nin inancına, iyi niyetine bakmadan (söz konusu bensem, yoksa başka konularda böyle değilimdir) yanıldığını göstermek isterim hep.

Yaşamımız diyorum, nasıl olsa bulanık bir su… Ne demeye onu daha da bulandırmak? Biliyorum, kaçındır gibi değil artık… Bir yol göründü bana da, bir süre yürüyeceğim bu yolun üstünde. Anılmanın değerini -hele bugünkü durumum göz önünde tutulursa -(bırakın benim anmamı, ya başkalarının anması?) küçümseyebilir miyim hiç? (Alçak gönüllülük değil bu, iyi düşünün: Bunda kendini beğenmişlik var.) Anılmanın değerini düşünüyordum ki; mektuplarınız geldi Milena. Nasıl anlatayım bilmiyorum? Bir adam var, ölüm döşeğinde uzanmış., kirli, pis.. Birden meleklerin en iyisi geliyor: Azrail! Sınayabilir mi ölümü bu adam? O kadar yürekli değil, sırtını dönüyor, daha çok gömülüyor yatağına… Olemez artık.. Olacak şey değil bu. Bakın şunu demek istiyorum: İnanmıyorum yazdıklarınıza Milena! İnandıramazsınız da beni! Dostoyevski’yi de kimse inandıramazdı o gece, benim yaşamımsa bir gece sürer, kendimi kendim inandırabilirim belki. Nasıl başaracağımı getirebiliyorum gözümün önüne. (Siz de bir kez gözünüzün önüne getirebilmiştiniz uzun iskemlesinde yatan adamı, değil mi?) Ne var ki, kendime de inanamam! Sizden bir şey öğrenmek istiyorum dediğim vakit, kaçamak yaptığımı anlamadınız mı? Hani kimi öğretmenler -yorgunluktan ya da doğru bir karşılık almanın özlemiyle öğrencisine bir soru sorarlar da aldıkları karşılıkla yetin-” mezler, aldandıklarını sanmak isterler… Öyle ya, öğrenci daha öğretmeninin öğretmediği konuyu nasıl bilebilir? O boş atıp dolu tutmuştur, konunun özünü bilmesini sığdıramaz usuna. Özünü bilmek, onu öğretmek, öğretmene vergidir ancak! Sızlanmak, acınmak, okşanmak, yalvarmak, düşlere kapılmakla olmaz… (Son beş-altı mektubumu okuyun bir daha, birbirine bağlı şeylerdir .onlar.) Nasıl olur bilir misiniz? Yalnız, evet yalnız… Neyse, geçelim şimdi bunları.
O kızdan da söz açmışsınız mektubunuzda. Bir durumsamaya yol açmamak için hemen söyleyeyim ki, bugün duyduğu acı bir yana, siz o kıza en büyük iyiliği ettiniz. Başka türlü kurtulamazdı benden. Acı bir sezişle – ama hiç anlamadan – ona olan yakınlığımın nereden geldiğini duymuyor değildi. (Ona göre hava hoştu, ama benim için korkunçtu bu.) Şunu anımsıyorum şimdi: Virschovitz’de tek odalı bir evdeydik, sedire yan yana oturmuştuk (yanılmıyorsam kasım ayın-daydık, bir haftaya varmadan da evimiz olacaktı burası), türlü uzun aramalardan sonra, hiç değilse burasını ele geçirebildiğinden ötürü mutluydu; yanındaki adam da birkaç gün sonra kocası olacaktı. (Gene söyleyeyim ki, bu evlenmeyi ben istemiştim, ben zorlamıştım. O ürkerek, biraz da istemeye istemeye boyun eğmişti, sonra da alışmıştı artık.) Ateşli bir hastanın yürek çarpıntıları kadar sık ayrıntılarla dolu o günü anımsadıkça, göz kamaşmalarının ne demek olduğuna ben de inanıyorum şimdi. (Aylarca benim de gözüm kamaşmıştı. Yalnız bende aşka bir çekince de yer almıştı: Sorumluluk. Bu evlenme bir çeşit “ussal evlenme” olacaktı.) Evet, inanıyorum göz kamaşmalarına artık, nereden geldiklerini de biliyorum, onun için şu süt bardağımı ağzıma götürmekten çekmiyorum işte. Elimde olmadan değil, tersine, isteyerek tam burnumun dibinde kırılabilir bu bardak ve yüzüm gözüm cam kırıkları içinde kalabilir.
Bir şey soracağım: Ne gibi suçlar yüklüyorlar size? Benim de mutsuz kıldığım kişiler oldu, ama beni – suçlandırmadılar, durmadan sitem ettiklerini de anımsamıyorum. Konuşmazlar, susarlar… İçlerinden olsun suçlandırdıklarını sanmıyorum. Kişiler yanında böylesine ayrık bir durumum vardır benim.
Geçelim bunları, önemi yok… Usuma çok güzel bir şey geldi bu sabah yataktan kalkarken, işte onun önemi var! Öylesine sardı ki beni, nasıl kalktığımı, nasıl yıkanıp giyindiğimi anlayamadım… Biri gelip ayıltmasaydı beni, nasıl tıraş olduğumu da bilmeyecektim.
Kısaca anlatayım: Bir süre için uzaklaşacaksınız kocanızdan., yadırganacak yanı yok, bir ara daha olmuştu bu durum. Nedenleri şunlar: Hastalığınız, onun sinirlerinin bozukluğu (böyle davranmakla ona da yardım etmiş olursunuz), Viyana’daki durum… Nereye gitmek isterdiniz, pek kestiremiyorum. Bohemya’nın sessiz bir köşesi hiç de fena değil. Benim karışmamam, ortaya çıkmamam daha iyi olur. Gereken parayı şimdilik (nasıl ödeyeceğinizi sonra konuşuruz) benden alırsınız. (Bu işte benim kazancım – hiç değilse – şu olacak: Görmedikleri gibi çalışkan bir memur olacağım. Düşünemeyeceğiniz kadar gülünç, gülünç olduğu kadar da sudan bir işim var; neden bana aylık verirler, bir türlü anlayamam.) Kimi ay vereceğim para yetmeyebilir belki, ama çok az olacağı için bu eksik kalanı, güçlük çekmeden ekleyebilirsiniz. Övecek değilim bu buluşumu, ama siz tanıtlayacaksınız bunu, vereceğiniz kararla. Böylece öteki düşünülerim için vardığınız yargıların da yerinde olup olmadığını anlamış olacağım.
Kafka

Korkunç bugünkü mektubunuz, Milena! Baştan sona değil belki, ama yer yer korkunç… Onun için, açmadan önce verdiği sevince teşekkür etmek zor geliyor şimdi bana. Bugün bayram olduğu için özel mektuplar ulaştırılmazdı; yarmsa cuma, sanmıyordum mektup alacağımı; anlayacağınız, sıkıcı bir sessizlik içindeydim, sizinle ilgili olduğu için üzgün değildim ama. Çok güçlüydünüz son mektubunuzda, seyrettim sizi; yattığım yerden karda kıyamette dağa tırmananları seçebilsem, onları da öyle seyrederdim. Tam öğle yemeğine inerken geldi mektubunuz, yanıma aldım, sonra cebimden çıkarıp masanın üstüne koydum, gene cebime soktum. Bir mektupla eller nasıl oynarsa öyle, gülerek bakılır bu çocuklara, sevilir onlar. Karşımda oturan generalle mühendisi (sevimli, bulunmaz insanlar) çoğu zaman görmüyor, ne söylediklerini işitmiyordum; bugün gene yemeğe başladığım yemek de (dün ağzıma bir lokma bile komadımdı) rahatsız etmiyordu beni, yemekten sonra önüme sürülen sayı cambazlıklarının tutarını görüyordum yalnız, nedeni ilgilendirmiyordu beni. Gelgeldim açık pencereden gördüğüm çam ağaçları, güneş, dağlar, köy ve bütün bunların ötesinde, uzaklardaki Viyana’yı sezinleyebiliyordum!
Sonra mektubunuzu inceleyerek okudum; ama pazar günkü mektubunuzu, pazartesi günkünü yenisi gelmeden okumayacağım; öyle şeylerden söz etmişsiniz ki onda, inceleyerek okumaya gücüm yetmez, anlaşılan hastalığım daha geçmemiş, hem sonra gününü geçirmiş o mektup; hesapça elinize geçmemiş beş mektubum var yolda, gene bir tanesi kaybolsa bile, taahhütlü mektuplar geç varsa bile, üçü elinize geçmiştir artık. Sizden şunu diliyorum: Bana hemen yazın, tek sözcük yeter, ama bu öyle bir sözcük olsun ki, pazartesi günkü mektubunuzun sitemlerini azaltsın, o mektubu okunacak bir hale soksun. Sizin o mektubu yazdığınız pazartesi günü ben de burada (hem de boşuna değil) aklımı başıma toplamak için bütün gücümle uğraşmıştım.
Gelelim öbür mektuba: Ama vakit geç oldu, bugüne değin atlatmıştım mühendisi, bugün kesin olarak gelirim dedim, buraya getirilmesi zor olan birtakım fotoğraflar göreceğim, çocuklarının fotoğraflarım. Adam aşağı yukarı benim yaşımda, Baveryalı; bir fabrikası varmış, çok bilgiç, ama neşeli, anlayışlı biri; beş çocuğu olmuş, ikisi yaşıyormuş (artık çocuğu olamazmış, karısının yüzünden), oğlu on üç, kızı on bir yaşındaymış. Bu ne biçim bir dünya! Gene de dengeyi bozmadan yaşayabiliyor bu adam. Hayır Milena, dengeye dil uzatmamamız gerekir!
Sizin Franz K

Yarın gene yazarım. Öbür güne kalırsa, yalvarırım “tiksinmeyin” gene, ne olur bunu yapmayın sakın.
Pazar günkü mektubunuzu bir daha okudum şimdi, ilk okuyuşumdan daha korkunçmuş meğer. Başınızı ellerimin arasına alıp gözlerinize bakmak istiyorum Milena, ta ki kendinizi karşınızdakinin gözlerinde görüp tamyıncaya dek, o mektupta yazdıklarınızı yazmazdınız bir daha, aklınızdan bile geçirmezdiniz öyle şeyleri.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Bu Düzene Göre İnsan Olmak Neden Suçtur? – Erdal Atabek

Şöyle bir soru artık suçtur: «Peki, ben çalışıyorum ve günübirlik yaşıyorum. Hiçbir güvencem yok. Çalışmaktan başka bir şey de yapmıyorum....

Kapat