“Şair demiş ya insan sevgisizlikten ölür/ dokun kalbine/ aşkın diliyle” Kızıma Mektup – Yaşar İldan

Kızıma mektup 1“Bütün güzel yüzlü çocuklara sığındım
Bir solukta
pınarlarıma bulutlar kurdum
Yasemin kokusu
soludum hücrelerime
(…)
Ah çocuk be çocuk
Gözleri kömür
Damarları grizu çocuk
(…)
bu resmin diliyle konuşuyorum
yağmurlara karışıyor pınarlarım
vedaların hüznüyle
aralarındayken
Şair demiş ya insan sevgisizlikten ölür
Sadece yüreğindeki çağrışımları dinle
dokun kalbine
aşkın diliyle”

 

Derler ki şairler hayata şiir olarak bakar. Hal böyle olunca hayat ve şiir arasında, anlam devşiren bir tür elçidir şair. Sürekli olarak devrimin değirmenine şiir ve anlam taşıyan bir elçi. Şiirin sözcüklerle yangın çıkarmak olduğuna dair gönderme ise, kötülük toplumu ve kötülük dayanışması karşısında şairin “alev giyinen”, “söze köz, köze söz” taşıyan heveskar olduğunu ima eder.
Şiir, verili dilin yeraltından öteki dile ulaşmanın da itirazıdır. Zaten şair, “zaten anılarımız saklayıp illegal sözcüklerde” yaşamış biridir… “Yeraltında sakladığımz o serüvenciler”den biridir. Bu nedenle de her sözcük bir şeyi temsilden çok doğrudan kendinin ve bizim mahallenin çocuklarının hikayesidir.

Şöyle de söylenebilir; şiir, devletler tarafından esir alınmış anlamları, dilleri deliğinden çıkararak delirterek özgürleştirir. Toplumcu gerçekçiliğin ajit-prop tarzındaki bu şiirler, “imge merkezli” değil, şair, devrimin ve hayatın çıplak hakikatini çıplak, doğrudan sözcüklerle söylüyor. Kitaptaki her şiir eşyanın ve devrimin tabiatına uygun. Çünkü, şairinin olmazsa olmazı bu; seçimi… Şiir, “neyin” yazıldığından çok “nasıl” yazıldığına dair bir “biçim” sorunudur aynı zamanda. Şiir/kitap ile okur arasına giren şair çarpılırmışsa da, şairin bu derdini çıplak, dolaysız anlatma seçimi okurun bu şiirlerle kuracağı ilişkiyi de biçimlendiren bir şey. Madem ki; “Ağıt zamanı/ Zılgıtı ağlamaklı yapan/ Yürekleri parçalayan/ Yürekteki tılsım” günleridir, o halde, herkes derdini kendi meşrebince dünyanın ortasına fırlatacaktır. O da bunu yapar, sokakta, sürgünde, voltada, zulme uğrayan her yerde bulduğu sözcükleri, toplumcu geleneğin, imgeden çok siyasete meyyal terazisinde tartıp şiirleştirir.

Milliyetçiliğin-ırkçılığın kol gezdiği bir dünyada, “şairlerin” de ırkçılık ateşine şiir ve siyaset taşıdığı düşünüldüğünde işimizin ve düşümüzün ne kadar zor olduğu anlaşılır… Dünyayı yorumlamaya ve değiştirme siyasete bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir. Dil ve şiir dünyayı değiştirmenin ortak bileşenidir. Biri bunu kavramlarla ve siyasetle diğeri ise dil, imge ve şiirle yapar. İlk ve son tahlilde devrim de şiir de heves işidir. Daha doğrusu heves ile nefesin eş ve art zamanlı örgütlenmesidir… Şair; “Usuldendir/ Yazmak devrimci Bir Eylem/ Sonra mektup/ Yaralı güvercinler gibi/ Usuldendir/ Yüreğimin derinliklerinde aşk/ Bir Ekim devrimi gibi…” diyorsa bize de şöyle demek düşer: Şiir, bir itirazdır, evet… Dil, bir itirazdır mevcut dile… Devrim, büyük bir itirazdır… Şiir, Aşk ve Devrim utandırmasın…*

Kızıma mektup

Kızıma Mektuplar

“…Mektuplar yağmur yüklü. Kurutulmuş papatya kokusu ve güneş. Şimdi bir koşu inmeliyim ormana. Koşmalıyım kuş sesleri arasında. Slogan atmalıyım. Dörtlük okumalı, koşarken türküler söylemeliyim. Sözcüklerim dökülsün patika yollarda, sırtı alaçakır tavşanlar kaçışsın, marallar insin gözlerime. Mor çiçeğin pırıltısı…”
Kürdistan’ın kuş uçmaz kervan geçmez köylerinden, Bingöl Kiği’dan, Zeytinburnu gecekondularına gelip konan göçmen kuşlar. Deri işçisi baba, lal ana, dört kırlangıç yavrusu. 70’lerin ateş çemberi. Çocuk yaşta Davutpaşa Askeri Hapishanesi. Karanlık 80’lerde yeraltında sürülen umudun izi. Soluk soluğa 90’lar. 2000’lerle gelen sürgün yılları. Kırmızı bülten. İspanya Valdamore Yüksek Güvenlikli Hapishanesi…
Valdamora hapishanesi voltalarının patikalara, kuş seslerine, mor çiçeğin pırıltısına çıkan yolları… “Baba sen ne zaman geleceksin” diye soran küçük kıza yazılan mektuplar, şiirler…
“Kızıma Mektuplar” işte bu fırtınalı yılların imbiğinden damıtılıyor. Lirik ve dolambaçsız. Tok sözlerle konuşuyor Yaşar İldan. Hayatı duygularıyla sorguluyor, imgesinde özgür ve sömürüsüz bir dünyaya özlemi resmediyor. Çığlık gibi. Hüzünlü ve öfkeli. Romantik ve tutkulu.
Yaşar İldan, “dövüşen anlatsın” çağrısının izini sürenlerden. Dili acemile şip savruklaştığında dahi tutkulu ve içten. Herkes kendi usulü-üslubunca koyacaktır bu dünyanın ortasına derdini. Bizim acemi, suskun çocuklarımız da öğrenecektir meram anlatmanın yollarını. Çünkü en çok onlar hakediyor tok bir sesle konuşmayı. Çünkü içtenliğin titreşimleriyle yankılanıyor sesleri. Kulak verin bu seslere. Ellerinden tutup voltaya çıkın beraberce. Emin olun mor çiçeğin parıltısına varacaktır adımlarınız…**

*Sezai Sarıoğlu (Önsöz)
**Tanıtım metninden

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Franz Kafka, Milena’ya Mektuplar: Yaşamımız diyorum, nasıl olsa bulanık bir su…

Yalnız şundan söz etmek istiyorum bugün: Mektuplarınızı iyice okumadım daha, çevresinde dolandım, ışığın çevresinde dolanan pervane gibi... Ben de birkaç...

Kapat