M. Mungan: Düşünce ve ifade özgürlüğü üstündeki baskılar, hiçbir ülkenin iç sorunu olarak görülemez

Murathan MunganEdebiyat kendimizi tanıma sanatı olduğu kadar, ötekini anlama sanatıdır da… Bir yazar her ne kadar kendi coğrafyasının, kendi insanının hikayesini anlatıyor görünse de, eserinde başkalarının da kendilerini ve hikayelerini bulmasına olanak tanıyan bir alan açar. Dünyanın her yerinde düşmanlaştırıcı politikalar, körleştirici ideolojiler insanlar arasındaki farklılıkları, ayrılıkları öne çıkartarak varlığını sürdürebilir. İnsanları ve toplulukları dikey bir hiyerarşi içinde konumlayarak sabitlemeye çalışır. Oysa, insan olmanın ortak değerlerine yaslanan edebiyat ve sanat, benzerliklerimizi öne çıkararak bize aynı kulenin çocukları olduğumuzu hatırlatır. Bizleri dünyalı kılan şey başkalarını tanıma ve kabullenme gücümüzdür.

Murathan Mungan’ın Londra Kitap Fuarı Konuşması

Babil Kulesi

Değerli konuklar, bayanlar baylar, merhaba, hoş geldiniz.
Konuşmama bizleri burada ağırlayan organizasyonda emeği geçen, katkısı olan tüm kuruluş ve kişilere teşekkür ederek başlamak isterim.
Konuşmam sırasında, bazı metaforların sizlerde uyandıracağını varsaydığım çağrışımlardan yardım almak niyetindeyim. Kullanacağım ilk metafor kule: Babil Kulesi. Bildiğiniz gibi kadim bir efsaneye göre, eskiden tüm insanlık tek bir dil konuşurken, Babil Kulesi’nin yıkılmasıyla birlikte farklı dillere, kültürlere, inanışlara, yeryüzünün farklı bölgelerine dağılır. Kimse kimseyi anlayamaz olur. Herkes bir diğerinin Öteki’sidir artık, insanlar ve topluluklar arasındaki iletişim kopukluğunun, her tür anlaşmazlığın başlangıcı Babil Kulesi’nin yıkım efsanesine bağlanır.
Ben günümüzdeki uluslararası kitap fuarlarını, Babil Kulesi’nin metafor düzeyinde yeniden inşası olarak alınılıyor; farklı dilleri, kültürleri, halkları insanlığın ortak macerası ve mirası etrafında yeniden inşa çabasının bir parçası olarak nitelendiriyorum.
Edebiyat kendimizi tanıma sanatı olduğu kadar, ötekini anlama sanatıdır da… Bir yazar her ne kadar kendi coğrafyasının, kendi insanının hikayesini anlatıyor görünse de, eserinde başkalarının da kendilerini ve hikayelerini bulmasına olanak tanıyan bir alan açar. Dünyanın her yerinde düşmanlaştırıcı politikalar, körleştirici ideolojiler insanlar arasındaki farklılıkları, ayrılıkları öne çıkartarak varlığını sürdürebilir. İnsanları ve toplulukları dikey bir hiyerarşi içinde konumlayarak sabitlemeye çalışır. Oysa, insan olmanın ortak değerlerine yaslanan edebiyat ve sanat, benzerliklerimizi öne çıkararak bize aynı kulenin çocukları olduğumuzu hatırlatır. Bizleri dünyalı kılan şey başkalarını tanıma ve kabullenme gücümüzdür.
Perspektif kavramını bir metafor olarak kullanarak, Batı ve Doğu dünyasının birbirine baktıkları pencerelerde görünen perspektif farkına da değinmek isterim. Biz Batı dünyasına bakanların perspektifinde o dünyaya ait pek çok şey görülürken, bize bakanların perspektifinde ne yazık ki pek az şeyin görüldüğü kanısındayım. Türkiye’den çevrilen her üç kitabın ikisinin kapağına ille de bir cami görüntüsü koyma ihtiyacı şu söylemek istediğim için iyi bir örnektir. Kendi gözlemlerinizle bu örnekleri zenginleştirebilirsiniz.
Biz bugün Türkiyeli okur yazarlar olarak Batı dünyasından bir yazarın kitabını okurken, onu ait olduğu kültürün, edebi geleneğin perspektifine aşağı yukarı yerleştirebiliyoruz. Bir İngiliz, Alman, Fransız yazarın arkasındaki ustaları az çok tanıyor, biliyoruz. Ama Batı dünyası, diyelim Türkiye’den bir yazarın kitabını okuduğunda, onun ait olduğu edebiyat geleneği hakkında nerdeyse hiçbir şey bilmiyor. O yazarın kalemine gölgesi vuran eski ustaları tanımıyor. Bu anlamda Doğu ve Batı dünyası arasında ciddi bir takvim tutmazlığı var. Keşke takvimler başka türlü işleseydi. Kendi payıma şunu söylemek isterim ki, Henryjames’ın romanımızın kurucusu sayılan Halit Ziya Uşaklıgil’i tanımasını isterdim örneğin. E.M. Forster’ın Ahmet Hamdi Tanpınar’ı; İris Murdoch’ın Bilge Karasu’yu; Lawrence Durrell’ın Sait Faik’i; Kazuo Ishiguro’nun Na-hit Sırrı Örik’i, Jeanette Winterson’in Sevim Burak’ı okuyabilmiş olmasını isterdim… Şairlerden söz etmiyorum bile. Türk şiiri yalnızca Nazım Hikmet’ten ibaret değildir kuşkusuz. Şunu övünerek söyleyebilirim ki, dünya çapında şairlere sahibiz, ama şiir sanatının her dilin kendi içinde bir yabancı dil yaratan doğası, Babil Kulesi’nin yıkımından çok önce bizim için işleri hayli güçleştirmiş olsa gerek.
Gördüğüm ve anladığım kadarıyla, Anglosakson kültür merkezli Batı yayımcılığı, kendi edebiyatı yeryüzünde yaygınlaşırken, o tersine kendi içine kapanıyor. Bunu anlamak için, bu ülkelerdeki çeviri kitap oranlarına bakmak bir fikir verebilir. Kendi mutfağında pişenler kendini doyuruyor, dünyaya fazla açılmak istemiyor olabilir. Ama unutmamalı ki, dünya edebiyatı arada bir farklı bir tatta yemek yemeğe uğranılan egzotik bir mutfak değildir. Anglosakson merkezler, dünyadan farklı, ayrıksı örnekler aramak yerine, kendi edebi trendlerine uygun, Batı merkezli gündeş eğilimlerle, Batıyı merkeze koyan bir evrensellik anlayışı gözetilerek tasarlanmış kitapları görmektedir. Hele oryantalist beklentiler konusuna girmek bile istemiyorum.
Batı dünyasına bunca vurgu getirmiş olmamdan, tüm dünyayı Batıdan ibaret sandığımın anlaşılmadığını umarım. Dünyanın neresinde yapılıyor olursa olsun, bu çeşit fuarların tam da bunu kırmak, dünyayı bu anlamda merkezsizleştirmek, çok yüzeyli bir prizmadan yansıtmak için iyi bir fırsat olduğu kanısındayım.
Edebi üretimin mümkün olması için gereken en temel koşullardan biri de düşünce ve ifade özgürlüğüdür. Düşünce ve ifade özgürlüğü üstündeki baskılar, hiçbir ülkenin iç sorunu, ülke yönetimlerinin tasarruf hakkı olarak görülemez. Bu bir dünya ve insanlık sorunudur bugün. Çocukluğum ve gençliğim on yılda bir yapılan askerî darbelerle geçti. Kitaplar toplanıyor, yasaklanıyor, yakılıyordu. Kitap bir suç ve korku nesnesiydi. Benden önceki kuşaktan pek çok yazar, çevirmen, aydın hapse atılmış, işkence görmüştü. Bugün karşınızda bu konuşmayı yapabiliyor olmamda hepsinin hakkı vardır. Ben buraya çok uzun bir yoldan geldim. Üstelik ne yazık ki o yolun sonuna da gelmiş değiliz henüz.
Bugün her bir ülke kendi içindeki farklılıkları bastırmak, ötekileri yok saymak, çeşitliliği ortadan kaldırmak yerine, herkesi hakiki bir gönül enginliğiyle kucakladığı zaman, dünya daha yaşanır bir yer olacaktır. Bunun için yeryüzüne dağıldığımız yerlerde kendi varlığımızı korurken, öte yandan hep birlikte yeniden Babil Kulesi’ne yürümek için birbirimizin dillerine, kitaplarına, hikayelerine ihtiyacımız var.
Türkiye’nin bu yıl Londra Kitap Fuarı’nda konuk ülke olması nedeniyle edebiyatımızla ve yazarlarımızla tanışmaktan hoşnut kaldığınızı umarım.
Konuşmamı itiraf niteliğinde kişisel bir değiniyle bitirmek istiyorum: Çocukluğumdan beri İngiliz edebiyatını, İngiliz sinemasını, İngiliz oyun yazarlarını, İngiliz müzik topluluklarını, İngiliz polisiyesini, İngiliz mizahını severim. Ama hayatımda ilk kez geliyorum İngiltere’ye. Londra’yı görmek için nedense 50 yıl beklemişim. Umarım hayat, bu ironiyle bana bir şey söylemek istiyordur. Aranızda olduğum için mutluyum. Beni dinlediğiniz için teşekkür eder, bu fuarda bir sonraki yılın odak ülkesi olan Kore’ye şimdiden başarılar dilerim.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Kazım Koyuncu ile 2005 yılında Yapılmış Bir Röportaj: “Kenarda kalanların sesiyim!.. NEDEN?”

İki şey vardı. Birincisi bizler çok genç çocuklardık. Rockçıydık. Aslında dışarıdan bakıldığında büyük sorumluluklar taşımayacak, oldukça bireysel durumlarına, kendi hallerine...

Kapat