Kent ve mülkiyet – Ahmet Civanoğlu

“Bir kentte dolaşırken yüksek duvarlar göremiyorsan bil ki orada toplum yararı özel mülkiyete feda edilmemiştir.”
İnsanlığın toprağı işleyerek üretim yapmayı öğrenmesiyle özel mülkiyet ilişkilerini geliştirmesinin birlikte oluşmuş sosyolojik gerçekler olduğu bilinmektedir. İnsan toprak üzerinde üretim(tarım) yapmaya başladığında yerleşik hayata geçmek zorunda kaldı. Çünkü tarımsal etkinlik belirli bir toprak parçasına bağlıydı ve sürekli bir bakım ve gözetim gerektirmekteydi. Ayrıca insan kısa zamanda bu yaşam biçiminin sağladığı avantajları ve rahatı benimseyiverdi. Ancak, bu tarımsal etkinlik merkezinde oluşmuş toplumsal yapılar yepyeni ilişki biçimlerini ve ihtiyaçları zorunlu kılmaktaydı. Bu değişikliklerden konumuz açısından en önemlileri toplumsal yoğunluk ve özel mülkiyettir.

Tarım toplumu, önceki göçerlikten farklı olarak, elverişli araziler üzerinde daha kalabalık topluluklar halinde yerleşmeyi hem üretim açısından hem de güvenlik açısından zorunlu kılmaktaydı. Bazen anlaşmalar bazen çatışma ve asimilasyon süreçleri sonucunda çeşitli kabileler ve topluluklar birleşerek yeni, daha yoğun, daha üretken, daha becerikli toplulukları meydana getirdiler. Bu gelişim sahiplenme ve mübadele süreçlerini hızlandırıp karmaşıklaştırdı. Örneğin kiracılık ilişkileri buradan doğdu.

Yerleşik hayat üretime yönelik aile yapısını ortaya çıkardı. Dolayısıyla aile aynı zamanda bir üretim örgütüydü ve bu örgütün hem iç ilişkilerinde hem de diğer ailelerle ilişkilerinde belirleyici unsurlardan biri üretim diğeri mülkiyet ilişkisi olmuştur. Tarım toplumunda ortaya çıkan tek tanrılı dinlerin aile temelinde mülkiyet hakkına özel bir önem vermesine ve buradan miras paylaşım esaslarının oluşmasına; üretim ilişkilerindeki eşitsizlik ve adaletsizliklerin meşrulaştırılmasında tek tanrılı dinlerin bir araç olarak kullanılmasına, bu perspektiften bakmak gerekmektedir.

Tarım toplumlarında egemenlik ilişkileri de üretimin vazgeçilmez metası olan toprak üzerindeki mülkiyet ilişkilerine göre şekillenmiştir. Toprağın mülkiyetini kazanan siyasal egemenliği de elde etmiş olur. Egemenler arası hiyerarşik konumlanma ile mülkiyet veya tasarruf hakkına sahip olunan toprağın konumu, niceliği ve niteliği arasında yakın ilişki vardır. Antik imparatorlukların tümünde egemenlik ilişkilerinin bu özelliği taşıdığı bilinir. Siyasal egemenliğin ayrılmaz unsuru olan yönetme erki, yönetilenlere sunulan güvenlik ve adalet hizmeti karşılığında vergi alarak(kılıç hakkı) üretim zahmetine katlanmadan rahat ve görece lüks yaşamayı sağladığından yönetim, güvenlik, adalet ve vergi sisteminin organize edilmesi, siyasal egemenler etrafında belli bir sistem dahilinde şekillenmiş toplulukları (askerler, eğitmenler, düşünürler, bürokratlar, din adamları vb) zorunlu kılmış ve bu toplulukların iç hiyerarşisine göre konumlanan fiziksel yapılanmalar bütünü olarak kentler bu toplumsal ilişkilerin üst yapısal merkezleri haline gelmeye başlamışlardır. Yani kısaca kent ve mülkiyet yerleşik hayatla birlikte ortaya çıkmış, aralarındaki bağları gün geçtikçe güçlendirmiş ve tamamlayıcı unsurlarını (hukuk sistemi, harita-kadastro vb) hem nicelik hem de nitelik olarak arttırmış sosyolojik olgulardır. Günümüzde mülkiyet ilişkilerinin hem çok belirgin ve belirleyici, hem de çok karmaşık olduğu yerler kentlerdir.

Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişle birlikte kentlerin hem niceliksel hem de niteliksel açıdan önemli bir dönüşüm geçirdiği; sanayi toplumundaki üretim biçimi ve ilişkilerinin kentsel yoğunluğu arttırdığı, kent yapısında, fiziksel formlarda büyük değişiklikler yarattığı da bilinir. Bu değişimle birlikte mülkiyet ilişkileri çok daha karmaşık bir hal almış; birçok maddenin, varlığın, üretim aracının üzerindeki mülkiyet hakkı ile tasarruf yetkisi, kullanım hakkı birbirinden ayrılmıştır. Ancak, bu kadar çok şey değişirken bir tek şey değişmeden kalmıştır: Mülkiyet temelinde egemenlik ve ona bağlı eşitsizlik!

Yeni toplumsal yapılanmanın kentleri, tarım toplumlarındaki kentlerden faklı olarak, yalnızca üst yapısal kurumlaşmanın, idarenin, adaletin merkezi olmakla kalmamış, tamamen üretim merkezi olan kentler ya da yalnızca dinlenme-eğlenme amaçlı yerleşimlerin yer aldığı kentler de ortaya çıkmıştır. Üretimin ve ticaretin merkezi olan kentlerde tarım toplumunda olmayan bir kitle (işçi-emekçi sınıf) ortaya çıkmış ve bu yeni kitle beraberinde bambaşka bir kent dokusu oluşturmuştur. Bu dokunun oluşumunda kâh mülk sahibi sınıfın diğer sınıfları kendinden yersel olarak uzak tutmaya çalışması (banliyolaşma), kâh zamanla oluşan ve büyüyen ara sınıfların yüksek geçirgenliği sayesinde oluşan dinamizmin zorunlu kıldığı ara yerleşim bölgeleri çok belirleyici olmuştur. Ne var ki hemen hemen her kentte en güzel, en bayındır, en cazip bölgeler egemen mülk sahiplerinin elinde olmuştur. Buna rağmen, özellikle ikinci dünya savaşından sonra Avrupa her anlamda yeniden yapılandırılırken mülkiyet haklarına da toplum lehine sınırlama getirme anlayışı yerleşmeye başlamıştır. Bu sınırlandırmalar özellikle “sosyal devlet” anlayışına dayandırıldığından, toplumsal faydası yüksek kabul edilen kıyılarda, tarihi, kültürel, doğal özellikleri yüksek olan bölgelerde özel mülkiyet büyük oranda sınırlandırılmış ve bu sınırlandırmalar anayasal güvence altına alınmaya çalışılmıştır. Başka bir ifadeyle, bu bölgelerde toplumun genel yararı özel yarara üstün tutulmuştur.

Avrupa’daki bu gelişmeleri örnek almaya çalışan, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde de bu tip düzenlemeler yapılmaya çalışılmış ancak hiçbir zaman arzulanan düzeye ulaştırılamadığı gibi uygulamada da başarı sağlanamadığından, kıyıların, ormanların, tarihi-kültürel varlıkların yağma edilmesi, özel mülkiyete alınarak tahrip edilmesi, toplumdan koparılması önlenememiştir. Bu nedenle az gelişmiş ülkelerde çarpık kentleşme olgusu adeta yazgı haline gelmiştir.

Yeni Dünya Düzeni olarak da bilinen, bazılarınca küreselleşme diye ifade edilen Neoliberal Kapitalizm 20.yy’ın ikinci yarısındaki sosyalizm rüzgârına karşı bir önlem olarak düşündüğü “sosyal devlet”e, Sovyetlerin çökmesinden sonra ihtiyaç kalmadığını düşünmeye başlayınca giriştiği ilk işlerden biri toplum lehine sınırlandırmaları kaldırmaya çalışmak olmuştur. Burjuva demokratik düzeni(BDD)nde egemenliğini ilan etmiş gibi görünen ve egemen sermayenin çıkarlarını temsil eden neoliberal ideoloji bu düzenin sosyal devlet ilkesi gibi ilerici taraflarından her birini yavaş yavaş köreltmeye çalışırken kişi haklarını kasıtlı olarak ön plana çıkartıp (demokratiklik iddiasını sürdürebilmek için başka bir olanağı da bulunmadığından) toplumcu haklarda bir gerileme meydan getirmiştir. Böylece, özellikle emekçi kitleler için, kişisel haklar kağıt üzerinde kalan, yaşama aktarılamayan temenniler haline getirilmiştir. Hak sözüm ona vardır ama kullanılamamaktadır. Örneğin maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkı, eğitim hakkı vardır ama eğitim paralı ve çok pahalı hale getirildiği için okumak birçok insan için hayal olmaktadır. Sendikal haklar vardır ama sendikaya üye olan işten atılır ve devlet buna sessiz kalır. Hatta iş yasasında sessiz kalmanın kılıfları önceden hazırlanmıştır. Seyahat hürriyeti vardır ama sosyal ekonomik hakları her geçen gün aşındırılan emekçiler ancak geçimlerine yetecek ücreti kazanmak için haftanın 6 günü en az 8 saat çalışmak zorunda olduklarından, yani hem para hem de zaman yokluğundan bu haklarını kullanamamaktadırlar. Sermaye egemenliğinin çıkarlarına daha uygun görülen bu tip bir BDD’inde toplumsal olarak bir yozlaşma kaçınılmaz hale gelmiştir. Mülksüz veya emekçi sınıfa mensup insanlar arasında, artan işsizlik, sosyal güvenceden mahrum olma, emeğe biçilen değerin geçinmeye dahi yetmemesi gibi nedenlerle gayrı meşru kazanç yollarına başvurma, suça yatkınlık, yabancılaşma, aile içi şiddet artmıştır. Dolayısıyla, tam manasıyla sosyal devlet olmayı hiç başaramamış gelişmekte olan ülkelerin, bu günden sonra B.D.D de ısrar ederek güvenli, adil, hakça paylaşan, toplumsal zenginliklerden toplumun tümünü eşit şekilde yararlandırabilen bir toplumsal düzen kurmayı başarmaları mümkün görünmemektedir.

Hal böyle olunca, az gelişmiş ülkelerde bir türlü çözülemeyen çarpık kentleşme ve onun yarattığı toplumsal adaletsizlikler emekçi veya dar gelirli kalabalık kitleler için yaşanmaz bir kentsel çevre meydana getirmektedir. Örneğin coğrafi, doğal, tarihi özellikleriyle dünyanın eşsiz yörelerinden biri olarak bilinen İstanbul’un o güzelim boğaz kıyılarının güzelliklerini yaşayabilmek İstanbul’lular veya Türkiye’liler için mümkün müdür? Ülkede yaşanan arazi ve kıyı yağması, hukuksuz sahiplenmeler uzun yıllardan beri tartışılan olgulardır. Ben bu tartışmaya girmek istemiyorum. Benim söylemeye çalıştığım şey, özel mülkiyet düzeninin aksaklık ve çarpıklıklarının düzeltilmesi, burjuva demokratik hukukunun işler hale getirilmesi değildir.

Ülkemizin en güzel yöreleri özel mülkiyete konu olduğundan ve paranın egemenliğindeki adaletsizlik de özel mülkiyet düzeninin kaçınılmaz bileşeni haline geldiğinden, bu yörelerden toplumun genelinin yararlanması, başka bir ifadeyle kamunun yararlanması, halkın bu beldelerin tadını çıkarabilmesi mümkün olmamaktadır.

İstanbul kıyıları üzerinden örneklendirecek olursak: Kıyıların büyük bölümü özel mülkiyete konu olmuştur ve buralardaki yalılar, konutlar, pahalı oteller ve dinlence-eğlence yerleri geniş bahçeleri ile birlikte yüksek duvarlar yada sadece izni olanların geçebildiği uzak kapılar ardına gizlenerek toplumsal yaşamdan ve kamudan ayırılmıştır. İnsanlar kıyıda gezerken, genellikle bu konutların yüksek duvarları ile otoyol arasına sıkışmış daracık kaldırımlardan o yüksek duvar manzarası eşliğinde yürümek zorunda kalmaktadırlar. O güzelim boğazın tadını ancak, kıyıdaki konutları, arazileri satın alma veya kiralama gücü olanlar çıkartabilmektedirler. Özel mülkiyete konu olmuş kısımlardan geriye kalan kıyı alanlarının ise topluma fayda sağlayabilmek açısından yararlı alanlar olarak kullanılabildiğini söylemek de mümkün değildir. Bu alanların büyük bölümü ulaşım için gerekli yollardan ve bu yolların kenarındaki küçük, dar parklardan oluşmaktadır. Bir de, az sayıda ve gittikçe daralan korulardan söz edilebilir. Zaten yeterli büyüklükte ve nitelikte olmayan bu alanların ussal düzenlenmesi dahi günümüz toplum ihtiyaçlarına cevap vermekten uzaktır. Kaldı ki kıyıların en güzel bölgeleri özel mülkiyet eliyle toplumdan koparılmış bulunmaktadır. Özellikle bahar ve yaz aylarında yurttaşların herhangi bir engel ve kısıtlamaya tabi tutulmaksızın, gayrı meşru ücretler ödemeksizin yararlanabileceği kıyı alanları neredeyse hiç kalmamıştır. Halk plajları bile, tekel fiyatlandırmasına tabi şezlong alanları ile gasp edilmektedir. Son yıllarda halk plajları üzerinde dönen rantiye dolapları basına yansımaktadır. Belediyeler çeşitli imar değişikliği bahaneleri ile bu çok sınırlı kalmış alanları da özel mülk haline getirip toplumdan koparmanın gayreti içerisindedirler.

Halkımızın büyük bölümünün okumaya, araştırmaya ve doğru bilgiye ulaşmaya yönelik gayretsizliği de, korunabilecek alanların dahi kaybedilmesine yol açmaktadır. Kıyı, çevre ve imar yasaları kıyılarda, ormanlarda, tarihi, kültürel, arkeolojik bölgelerdeki tahribatın hiç değilse bir bölümünü önlemeye yetecek hükümler taşıdığı halde, gerek vatandaşların duyarsızlık veya bilgisizlik nedeniyle konuların üzerine gitmemesi veya kamu otoritelerini harekete geçmeye zorlayacak bilince sahip olmaması, gerekse kamu otoritelerinin rüşvet, siyasi baskı gibi nedenlerle görevini yapmaması bu eşsiz varlıkların yok olmasına ya da toplum elinden çıkmasına, kentlerin çarpık yapılaşmayla dolmasına neden olmaktadır.

Kentlerin her yerinde, mahallelerde, bazı konut veya apartman sahipleri komşu binalarla aralarına yüksek duvarlar inşa etmekte ve bu nedenle birçok binanın ilk birkaç katında yaşayanlar duvar manzarasına hapsolmaktadırlar. Mülk sahipleri bu yüksek duvarları inşa etme hakkının mülkiyet haklarının bir parçası olduğunu zannetmekte, bu durumdan mağdur olan apartman sakinleri dahi, çoğu kez, aynı kanının doğru olduğunu sanmaktadırlar. Kısaca her iki taraf da mal sahibinin ne isterse yapabileceğini sanmaktadır. Oysa bu gün elimizde olan imar mevzuatı dahi bunun böyle olmadığını; mülkiyet hakkının başkalarına zarar verebilme hakkı vermediğini açıkça ortaya koymaktadır. Anayasaya göre de herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Şimdi kendimize soralım: Yüksek duvarlar arasına hapsedilmiş bir yaşamın sağlıklı ve dengeli olduğundan söz edilebilir mi?

Şimdi akla başka bir soru daha gelebilir: Madem mevzuatta önleyici tedbirler yer alıyor ise bu çevre ve kıyı talanı neden önlenememekte, parasal gücü zayıf olan insanlar toplumsal zenginliklerden neden yeterince yararlanamamaktadırlar?

Öncelikle şunu belirtmekte fayda görüyorum: Sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşanabilmesinin sağlanması yalnızca yasal düzenlemeler ile olabilecek bir şey değildir. Ve ayrıca mevzuat tüm olumsuz insan eylemlerini önleyebilecek düzeye ulaşmak şöyle dursun ancak temel noktalara temas eder niteliktedir.

İkinci olarak burjuva demokratik düzeninde gerek yasaların yapılış gerekse uygulanış süreçleri toplumun egemen sınıflarının vesayeti altında gerçekleştiğinden yeterli ölçüde kurumlaşamamış toplumlarda yasalar kağıt üzerinde kalmakta; kurumlaşmış toplumlarda dahi vesayet gücüne sahip egemen sınıfın üyeleri için yasaların dolaşılması, çarpıtılması, görmezden gelinmesi çok sık rastlanan bir durum olmaktadır. Bunun yanında rüşvet verilerek ya da siyasi baskı kurularak yetkililer etkisiz hale getirilmekte ve tarihi, doğal, kültürel açıdan eşsiz değere sahip kıyı veya iç yöreler, servet sahibi ve aç gözlü “iş adamları” tarafından talan edilmekte; kirletilmektedir. Tuzlada yakın geçmişte yaşanan zehirli varil olayı, Acaristanbul vakası bu konuda sayılabilecek yüzlerce örnekten yalnızca iki tanesidir. Acaristanbul vakasında ne olmuştur: Devletin Çevre Bakanlığı, Danıştay’ın da olumlu kararına rağmen, gerekli işlemi yapıp Acaristanbul’un çevreye zarar vermiş olan ve imar iznine de aykırı olan kısımlarını yıkabilmiş midir? Çevre Bakanı’nın çeşitli politik ortamlarda sergilediği popülist gösterilere rağmen hiçbir şey yapılamamış ve toplum orman varlığının önemli bir bölümünü kaybetmiştir. Arşivler incelendiğinde buna benzer binlerce olay bulunabileceği kanısındayım. Kıyı, çevre, doğa talanına yönelik olarak yapılacak kısa bir araştırma dahi önümüze yakın zamanda gerçekleşmiş yüzlerce olay getirecektir. Ancak ben burada yüzlerce örnek sıralamak yerine bu talanı durduracak temel yaklaşıma ilişkin kendi fikrimi ortaya koyarak sizlerin ilgisini bu konu üzerine çekmek niyetindeyim. Bu yaklaşım etrafında planlanıp yaşama geçirilecek bir çevre eylemi bu tip sorunlardan kurtulmamızı sağlayacaktır.

Yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi BDD gerek sosyal adalet, gerekse çevre düzeni ve sağlığının korunması konularında kendi iç çelişkileri nedeniyle bu güne kadar pek başarılı olamamıştır. Özel mülkiyet ile toplum yararı sıkça çatışan sosyal olgulardır ve tercihin ne yönde yapılacağı tamamen siyasal yapı(sistem) ile ilgili bir konudur. Çarpıcı ve açıklayıcı bir örnek olduğunu düşündüğümüz için örnek olarak seçtiğimiz İstanbul’da en güzel alanlar özel mülk haline getirilmiştir ve bu toplumsal adalet ilkesiyle bağdaştırılamaz. Boğaz kıyıları herhangi bir yer değildir ve eğer bu memleket bizim ise kıyılarımızdan isteyen ve iyi niyetli olan herkesin yararlanabilmesi sağlanmalıdır. Bunu nasıl yapacağız?

Bir ütopya denemesine acemice giriş: Tüm duvarları yıkacağız. Evet toplumun ortak malı olarak kalması gereken tüm alanlardaki duvarları yıkacağız, tel örgüleri söküp atacağız. İnsanların buralara ulaşabilmesini engelleyen fahiş fiyatlandırmaları kaldıracağız. Bu göründüğü kadar zor olmayabilir. Ancak mevcut siyasal sistem ile bize de çok zor hatta olanaksız görünmektedir. Dolayısıyla her şeyin başı, toplumsal düzenin dayandığı esaslarda değişiklik yapabilmektir. Bu değişikliklerin tümü aynı hedefe yönelmelidir. Bu hedef üretenin, emek verenin hakkının tüm hakların lokomotifi, önde gideni, ilk şartı, meşruiyet şartı olduğu haklar düzenini kurmaktır. Bu türlü bir düzen biz yaptık oldu türünden gerçekleşecek gibi görünmemektedir. Ancak bu tip bir düzenin temeli olacak kurumların oluşturulabilmesi devrimci bir ilk eylemi gerektirmektedir. Ondan sonrası uzun erimli eğitim ve toplumu yeniden biçimlendirme politikalarının sabırla ve dirençle uygulanmasına bağlıdır. Çünkü bir yapıyı sürdürmenin, geliştirmenin ve olgunlaştırmanın kurmaktan daha güç olduğu sıkça dile getirilen bir gerçektir. Bunu bizzat yaşamıyor muyuz? Cumhuriyet devrimci bir ilk eylemle kuruldu ama bu gün gelinen noktada; eğitimde fırsat eşitliği, çevre sağlığı, hukuksal-sosyal adalet, güvenlik gibi toplumsal konularda vasat dahi denilemeyecek kadar kötü değil midir? Birilerinin söylediği gibi “toplumsal sorunlar piyasanın görünmez eli tarafından çözülüyor” olsaydı bu gün bu saydığımız konuların hiç değilse bazılarında gelişme kaydetmiş olmamız gerekmez miydi?

Çözüm ancak yeni bir düzen kurmakla mümkündür değerli dostlar. Bu düzenin adını ne olarak belirlediğinizden çok niteliğine önem vermelisiniz. Mustafa Kemal “Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir” diyordu ama ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti kimsesizlerin kimsesi olamadı.

Evet her şeyden önemlisi kurulacak düzenin niteliğidir. Bu düzen haklar temelinde oluşturulsun ki, o düzende yaşayan insanlar bir hukuk düzeninde(kanun düzeni yetmez) yaşadıklarını hissedebilsinler. Eğer adalet isteniyorsa bu olgunun toplumsal olduğu hatırlansın ve haklar düzleminde adaletin esas olduğu kavransın. Adalet toplumsal bir olgu ise ve adaletin temelinde haklar yer alıyor ise ön plana çıkarılması gereken kişisel haklar değil, kişisel hakları ortadan kaldıracak uygulamalardan titizlikle kaçınmak kaydıyla, toplumsal haklardır.

O zaman, kentleri sürdürülebilir bir yaşamsal çevreye kavuşturmak için ne yapacağız? Öncelikle, yukarıda söz ettiğimiz, toplumsal fayda açısından vazgeçilmez alanlarda toplum yararını ortadan kaldıran özel mülkiyete son vereceğiz. O güzelim boğaz kıyılarındaki tüm özel mülkleri toplum malı haline getirip toplumun yararlanmasına açacağız. Bu varlıkların kimi müze, kimi ücretsiz eğitim alanı, kimi spor tesisi, kimi dinlenme ve eğlenme alanı olacak ve örneğin, bu güne kadar sadece Cumhuriyet burjuvazisinin keyif sürebildiği o güzelim yalılar, belki bazen sıra bekleyerek de olsa, üreten ve üreterek hak eden her yurttaşın veya yabancının belirli bir süre keyif alarak dinlendiği nezih toplumsal alanlar haline gelecektir. Yani kısaca “toplumun üzerinde yaşadığı coğrafyanın en güzide beldeleri yine o toplumun yeniden üretilmesine hizmet eder hale getirilecek ve böylece zenginlikten kin, nefret, ihtiras ve şiddet doğmasına son verilmiş olacaktır.

Toplumun tümünün adil şekilde yararlanması gereken toplusal varlıkları o toplumdan ayıran duvarları, çitleri yıkmalıyız, coğrafi alanda özel mülkiyete ancak toplumsal zenginliklerden toplumsal yararlanımı ortadan kaldırmadığı sürece izin vermeliyiz.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Karakteri Yaşama Geçirmek – Pearl Hogrefe

İnsanlarla ilgili iyi şeyler yazarken, karakterleriniz basmakalıp olmayan, "kişisel" insanlar olmalıdır. Bunu gerçekleştirmek zordur. Gerçek kişi hakkında çok fazla şey...

Kapat