İstanbul Gezi Rehberi: Üsküdar, Çamlıca ve Küçük Çamlıca – Murat Belge

İstanbul Gezi RehberiBüyük Çamlıca’nın yüksekliği 260 metredir. En güzel ve en geniş İstanbul manzarası buradan seyredilir. Güneyde adalar, batıda tarihi yarımada ve Beyoğlu, kuzeyde neredeyse Karadeniz’e kadar Boğaziçi görülür. Gelgelelim, son yıllarda İstanbul’un havası eski Londra’nın ünlü smog’unu aratır derecede kirlendiği için, Çamlıca’ya kadar gittikten sonra dumanlara bakakalma ihtimali de güçlü. Eskidenberi bu manzarasından ötürü çekici bir yer olan Çamlıca’da kırık dökük bir kahve vardı; 1980’lerde Turing ve Çelik Gülersoy buraya el atarak 18. yüzyıl üslûbunda olduğunu ileri sürdüğü bir yeni kahve yaptı. Böylece Çamlıca müşterisi hiç eksik olmayan bir gezinti yeri haline geldi.

Üsküdar’ın Bizans zamanında kullanılan başlıca adı Hrisopolis yani “Altın Şehir”di. Buraya niçin “altın” sıfatının yakıştırıldığını bilmiyoruz. Kimi zaman bir yer doğal güzelliğinden ötürü böyle anılabilir; kimi zaman da bunun daha maddi nedenleri olabilir. İkinci kategoriye uyan bir yoruma göre, Üsküdar, Boğaziçi’ndeki konumundan ötürü, burada n gelip geçen ticaret gemilerinden geçiş ücreti alınan yerdi ve bu nedenle zenginleşmişti. Ama bu yorumun herhangi bir kanıtı yoktur.
Bugün kullanılan Üsküdar adı ise (Batı dillerinde “Scutari”) Roma zamanında varolan askeri birliklerden birinin bu bölgede kışlası olmasının anısıdır. Birliğin adı “Scutarii” kışlanın adı da “Scutarion”du. İlginç olan Üsküdar’dan başka, Arnavutluk’taki İşkodra şehri (Shkoder) ile İngilizce’de “Squadron” ve Almanca’da “die Schwadron” gibi askeri terimlerin de aynı etimolojik kökten gelmesidir.

Şimdiki Üsküdar’da Bizans’tan kalma hiçbir şey yok. Zaten o dönemde Üsküdar ve Asya kıyısındaki, şimdi İstanbul’un parçası sayılan başka yerleşimler, ayrı ve bağımsız kasabalar olarak görülüyordu. Bu, asıl İstanbul’a göre Üsküdar’da yüzyıl önce başlayan Osmanlı döneminde de çok fazla değişmedi İstanbul’a çok yakın, ama tam da İstanbul’un parçası olmayan bir yer. Zaten bu nedenle Üsküdar’da, şehrin disiplini gevşer ve haydutlar, hırsızlar, kabadayılar burayı tercih ederdi. “Atı alan Üsküdar’ı geçti” deyimi de, Üsküdar’a kapağı atınca kanundan kurtulma şansının arttığını anlatır. Ancak daha yakın dönemlerde ve özellikle ulaşımın kolaylaşmasıyla Üsküdar İstanbul’un entegre bir semti haline geldi.

İstanbul 19. yüzyılda büyük bir değişim geçirirken, yeni şehircilik anlayışı Pera’da egemen oldu ve buradan Halic’in kuzeyindeki şişli, Nişantaşı gibi bölgelere yayıldı. O yüzyılın varlıklıları, Asya kıyısında, Marmara Denizi’ne paralel olarak (bugünkü Bağdat Caddesi güzergahında) geniş bahçeler içinde yazlık konaklarını yaptırdılar. Son olarak, 1950 sonrası genişlemede, bu son değindiğim bölge de hızlı bir apartmanlaşma sürecine girdi. Üsküdar ise, bütün bu gelişmelerin görece dışında kaldı. Dolayısıyla, Üsküdar’da hala geçmişi yaşatan evler, sokaklar bulunabilir. Ama burada bile, bu izole köşeler adamakıllı azalmıştır.

Semtin mimari tarihi bakımından ilginç bir özelliği, Osmanlı cami mimarisinin aşağı
yukarı bütün aşamalarının örneklerine sahip olmasıdır. Bunlar en görkemli, en anıtsal örnekler değildir. Üsküdar’ın hem İstanbul’a çok yakın, hem de biraz dışında olmasının sonucu. Ama, temsili yapılardır; yalnızca bu semtte dolaşarak bütün bir Osmanlı mimari geleneğinin aşamalarını, değişimlerini izlemek mümkündür.

Üsküdar gezisine İskele Meydanı’ndan başlayalım. İstanbul’un pek çok yerinde olduğu gibi burada da, deniz çeşitli ihtiyaçlarla doldurulduğu için, güneydeki Şemsi Paşa burnunun yanındaki koyun eskiden daha içerlek olduğunu hemen tahmin edebiliriz. Burada büyük dalga lodosta, güneyden geldiğine göre Şemsi Paşa burnu küçük olsa da oldukça güvenli bir liman yaratıyordu ve bu da şüphesiz Üsküdar için bir avantajdı. Yüzyıllar boyunca, Anadolu’dan karadan taşınan her çeşit mal İstanbul’a Üsküdar’dan geçirildi.

Şemsi Paşa’da başlayan yükselti içlere doğru bir sırt biçiminde devam eder ve bu sırt Üsküdar’la Asya’nın Marmara kıyısı arasına bir doğal engebe koymuş olur. Şimdi otomobille beş on dakikada aştığımız bu engebe o zamanlar Khalkedon ile Scutari’nin ayrı şehirler olmasına yetmişti.

Çamlıca ve Küçük Çamlıca

Çamlıca, geçen yüzyıl sonunda ve bu yüzyıl başında, sevilen bir sayfiye yeri haline gelmişti. Yeşillikti, havadardı, manzarası güzeldi. Recaizade’nin Araba Sevdası romanı
dönemin Çamlıca’sını iyi anlatır. Altunizade’nin ilerisinde Millet Bahçesi açılmıştı. Burası bir park, eğlence ve piyasa yeriydi.
İstanbul’a gelen ilk sirk çadırını burada kurmuştu. Mısır Prensi, İbrahim Paşa’nın oğlu ve Hıdiv İsmail Paşa’nın kardeşi Mustafa Fazıl Paşa bu Millet Bahçesi’nin karşısında kendine bir konak yaptırmıştı. Kardeşi İsmail, Abdülaziz’le anlaşıp hıdivliği ele geçirince Mustafa Fazıl Paşa da Abdülaziz’e karşı “hürriyetçi” Osmanlı aydınlarıyla birlikte mücadeleye girmiş, onları parayla desteklemeye başlamıştı. Abdülhamit ilk “maskeli balo”nun bu köşkte yapıldığını anlatır ve katılanları ayıplar: “Bu baloda Namık Kemal Bey, Sami Bey gibi bazı zevat da davetli idiler. Onlar da donsuz bir entari giymişler, kırmızı kravat takmış, yalınayak, başı açık sofrada iyşü nûş etmişler. Bu rezaletler üstüne Mustafa Fazıl Paşa Paris’e gitti.”

Romancı Sezai bey’in babası Sami Paşa ile kardeşi Suphi Paşa’nın koru içinde köşkleri de buradaydı. Sami Paşa’nın konağı, politikadan çok edebiyat ve sanat sohbeti yapılan bir salondu. Abdülhak Hamid’in dedesi sertabib Abdülhak Molla’nın köşkü de Sami Paşa konağına komşuydu. Bunu bir ara II. Mahmut’un kadınlarından Tiryal Hanım kullandı. Gene Tiryal Hanım için yapılan Camlı Köşk de buradadır. Bunlar, Abdülaziz’in oğlu şehzade Yusuf İzzeddin Efendi’ye geçti. Yusuf İzzeddin, ayrıca, hala ayakta duran görkemli sarayı yaptırdı. Yusuf İzzeddin Efendi sinirleri bozuk, vehimli bir insandı. Herhalde babasının kaderinden fazlaca etkilenmişti. Onun gibi bileklerini keserek intihar etti. İttihatçıların kendisini öldüreceğinden korkuyordu. Abdülaziz gibi onun da öldürüldüğünü iddia eden ve Enver Paşa’yı suçlayanlar oldu.

Küçük Çamlıca yolunda gene bahçe içinde olan Çamlıca Kız Lisesi’ni görürüz. Bu binayı Abdülhamit zamanında Hicaz umumi valisi olan Ahmed Ratib Paşa kendi yazlık köşkü olmak üzere mimar Kemalettin Bey’e yaptırmıştı. Dört katlı güzel ahşap binayı 1908’de Maarif Nazırı Şükrü Bey Nezaret adına satın aldı ve bir süre sonra kız mektebi haline getirdi.

Ermeni banker Köçeoğlu’nun duvar ve tavanları yağlı boya resimli köşkü, bir zaman onu satın alan Serhafiye Kel Ahmet Paşa’nın mülkü olduktan sonra Askeri Sanatoryum haline getirildi.
Onun biraz üstünde Serasker Rıza Paşa’nın büyük beyaz köşkü vardı. Bu köşk yıkıldı, ama yanındaki Yaverler Köşkü kaldı.

Büyük Çamlıca’nın yüksekliği 260 metredir. En güzel ve en geniş İstanbul manzarası
Buradan seyredilir. Güneyde adalar, batıda tarihi yarımada ve Beyoğlu, kuzeyde neredeyse Karadeniz’e kadar Boğaziçi görülür. Gelgelelim, son yıllarda İstanbul’un havası eski Londra’nın ünlü smog’unu aratır derecede kirlendiği için, Çamlıca’ya kadar gittikten sonra dumanlara bakakalma ihtimali de güçlü.
Eskidenberi bu manzarasından ötürü çekici bir yer olan Çamlıca’da kırık dökük bir kahve vardı; 1980’lerde Turing ve Çelik Gülersoy buraya el atarak 18. yüzyıl üslûbunda olduğunu ileri sürdüğü bir yeni kahve yaptı. Böylece Çamlıca müşterisi hiç eksik olmayan bir gezinti yeri haline geldi.
Küçük Çamlıca’da da Ömer Lütfı Efendi’nin yaptırdığı Bodrumî Camii ve Hazım Bumin’in zarif köşkü gibi ilginç binalar vardır.

Murat Belge
İstanbul Gezi Rehberi

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
1000 Yıl Önceki Dünyanın Dahisi Ömer Hayyam ve 15 Rubaisi – Nurten Bengi Aksoy

Ölüm Yaşamanın sırlarını bileydin Ölümün sırlarını da çözerdin; Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok: Yarın, akılsız, neyi bileceksin? Aslında...

Kapat