Kafka’nın Günlüklerinde Hayvanlar: “Bütün maharet, atın adabınca kamçılanmasında! ”

kafka30 Ekim 1916
İki adam, ahırda seyisin sağrılarını ovduğu ata dair bir sohbete dalmışlardı. Yaşlı, saçları kırlaşmış adam, “Atro’yu,” derken dudaklarını kemirmiş ve bir gözünü kırpmıştı, “Atro’yu bir hafta var ki görmedim. Ne kadar alışık olursan ol, atlar konusunda bellek yanıltıcıdır. Onda olduğuna yemin edeceğim kimi özellikleri göremiyorum şimdi. Aklımdaki kalmış genel izlenimlere dayanarak konuşuyorum aslında, belki de ayrıntılarda hiçbir şey değişmemiştir; yine de kaslarında bir gevşeklik çarpıyor gözüme. Şurasına baksana, bir de şurasına!” Başını eğmiş, sanki bir şeyleri inceler bir tavırla elini havada gezdirip durmuştu.

6 Haziran 1912, Perşembe
İki at koşuyor, biri koşuyu bırakıp başını öne eğiyor, yelesini boydan boya sallıyor kendi üzerinde, sonra başını yeniden kaldırıyor ve şimdi, ancak şimdi ilk bakışta sağlıklı gözüküyor, aslında hiç bırakmadı koşusunu sürdürüyor.

20 Ağustos 1912
Sabah erken saatlerde, tarladan dönen boş araba ve onu çeken zayıf at. Yokuş yukarı, kalan son gücünü de tüketirken, at ve araba birlikte uzayıp yassılan, inanılmaz bir görüntü veriyorlar. Onları izleyen, bir çarpılmaya tanık oluyor. Ön ayaklarını biraz olsun yerden kesen at, boynunu yukarıya ama yana doğru uzatmış. Hemen sırtında arabacının kamçısı.

18 Eylül 1912
Dün Hubalek’in anlattıkları: Şosedeki taş ustası ondan yalvararak aldığı kurbağayı bacaklarından sıkıca kavrıyor; önce başını, sonra gövdesini, en sonunda bacaklarını kopararak hayvanı üç parçaya bölüyor. – Dokuz canlı kedileri öldürmenin en pratik yöntemi: Kedinin boynunu bir kapı aralığına sıkıştır, sonra kuyruğundan var gücünle asıl. – Börtü böcekten duyulan iğrenme. Askerliğini yaptığı sıralarda, bir gece burnunun altında bir yer kaşınıyor, uyur uyanık kaşınan yere uzatıyor elini, parmaklarının arasında bir mahlûku eziyor. Ezdiği böcek tahtakurusu, kokusu günlerce elinden çıkmıyor.

Dört adam oturmuş, mükemmel bir kedi kızartmasını mideye indiriyorlar ama ne yediklerinden haberi olan üç kişi. Yemek bittikten sonra, bu üçü kedi gibi miyavlamaya başlıyorlar, dördüncü önce anlamak istemiyor olayın boyutlarını, ancak kedinin kanlı derisini gördüğünde inanıyor olanlara, yediklerini kusmak için koşar adım kaçıyor oradan ve iki hafta yataktan çıkamıyor.

19 Eylül 1912
Bütün maharet, atın adabınca kamçılanmasında! Mahmuzlar gövdeye acele etmeksizin batırılacak, geriye çekerken tek hamlede çekilecek ama hiç beklenmedik biçimde, etin içine var gücünle, yeniden daldırılacak.

14 Ekim 1913
Bir grup at, çiti yarıp dışarıya kaçtı.
İki arkadaş, sabah at binerek gezdiler.

18 Kasım 1913
Güneşle yıkanan aydınlık bir avluda, iki köpek birbirlerine doğru koşmaya başladılar.

27 Mayıs 1914
A. şehrinin büyük olmakla birlikte işlek sayılamayacak bir caddesinde beyaz bir at belirdiğinde, sonbahar mevsiminde bir ikindiydi. At bir binanın avlusundan dışarı çıkmıştı, avlu boyunca nakliye şirketlerinden birinin depoları uzanıyor, bu yüzden sokağa çift beygir koşulu arabaların, bazen tek beygirlerin çıkması hiç de garipsenmiyordu; beyaz atın avludan çıkışına kimse dikkat etmemişti. Fakat bu at, nakliye şirketinin atlarından değildi. Kapı önündeki yüklerden birinin iplerine abanmış bir işçi atı fark ederek kafasını kaldırdı, peşinden gelen bir arabacı var mı diye baktı ama avludan gelen kimse göremedi. At sokağa çıkar çıkmaz bir şahlandı ki, nallarını yere vurduğunda kıvılcımlar çıkardı. Tam düşecek derken dengesini bulup bir tırıs tutturdu, hiç de hızlı denemeyecek bir koşuyla, gün alacakaranlığa dönerken boşalan caddede uzaklaştı. İşçi ihmalkâr arabacıya sövdü içinden, avluya birkaç ad seslendi, içeriden gelenler oldu, az sonra atın yabancı olduğunu anlayıp şaşırdılar, kapıda tek sıra dikilip bakmaktan başkası gelmedi ellerinden. Kendini çabuk toparlayan birkaçı atın peşinden koşmaya yeltense de, gözden yiten atı bırakıp avluya döndüler.

Bu sırada önüne geçilemeyen at şehrin varoşlarına dek ulaşmış, şehrin sokaklarındaki yaşama sahipsiz hayvanlarda rastlanmayan bir incelikle uyum sağlamıştı. Ağırdan aldığı adımlarla kimseyi korkutmamış, araç trafiğine ayrılan yollardan ayrılmamış, yolun doğru tarafından ilerlemiş, ara sokaklardan çıkan arabalara yol vermişti; en özenli sürücünün kullandığı bir arabaya koşulu olsa bile bundan daha düzgün davranamazdı. Ancak dikkat çekici bir görüntü oluşturduğu da kuşkusuzdu, kimi yayalara dudaklarına konmuş bir gülümsemeyle ardından bakakalıyordu. Yoldan geçen, bira yüklü bir arabanın sürücüsü şaka yolu bir kamçı sallayacak olduğunda şaha kalksa da, adımlarının ritmini bozmadan ilerlemişti at.

Bu olaya tanık olan bir polis memuru, son bir çabayla yönünü değiştirmeye çabalayan atın dizginlerini sıkıca yakalamış (çünkü at pek benzemese de, yük hayvanları misali koşumlanmıştı), yumuşacık bir sesle sormuştu: “Hele bir dur bakalım, yolculuk nereye böyle?” Yolun ortasında, elde koşum bekleyen polis, atın sahibinin çok geçmeden yetişeceğini ummuştu.

8 Ağustos 1917
Bir vaveyladır koptu: “Yılana yol verin! Büyük bayana yol verin!” “Hazırız!” diyen bir yanıt işitildi, “Hazırız!” Ardından biz yol temizleyiciler, biz o çok övülen taş parçalayıcılar, ağaçlıktan çıkıp uygun adın ilerledik. Şen duruşunu asla yitirmeyen amirimiz, “Durmak yok!” diye bağırdı. “Haydi dedim, yılanlara yem olasıcalar!” Çekiçlerimizi kaldırdık, kilometrelerce genişlikteki bir alandaki taşları dövmeye başlayan çekiçlerimizin sesleri işitildi. Dinlenme hakkımız yoktu, tek hakkımız, çekici ellerimiz arasında değiştirebilmekti. Hemen o akşam yılanımızın yanımıza geleceği bildirildi, o varana dek her taşın yerle bir edilmesi gerekiyordu, çünkü yılanımız ufacık bir çakıl parçasından bile rahatsız oluyordu. Böyle nazik bir yılana rastlamak da kolay değildir, bilesiniz! Nevi şahsına münhasır bir yılandı, onun için katlandıklarımız yüzünden şımarmıştı, bu yüzden onunla kıyaslanacak bir başka yılan yok. Onun yılan diye çağrılmasını da garipsiyor, bunu hiç de doğru karşılamıyoruz. Elbette “anamız” olarak eşi menendi yok ama yılan yerine bu adını kullanmak dahadoğru olmalı. Fakat bunu tartışmak bizim işimiz değil, bizim işimiz taşları kırıp tuzla buz etmek.

21 Ekim 1917
Köpeklerin çoğu havlaması nedensizdir; uzaklardan gelen birini görmesinler, havlamaya başlarlar hemen. Fakat bazıları, bekçi köpeklerinin en iyileri denemese de en akıllıları oldukları kuşkusuz olanlar, yabancılara sessizce sokulur, onu sakince koklar, ancak burunlarına yabansı bir koku geldiğinde havlamaya başlarlar.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Bütün bunlar bir bir kalacaktır yaşamanın içinde” Çağrılmayan Yakup – Edip Cansever

Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup Bunu kendine üç kere söyledi Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar O kadar çoktular ki, doğrusu ben...

Kapat