Franz Kafka: Uyudum, uyandım, uyudum, uyandım; kepaze bir yaşam…

franz-kafka“Öyle ki sevildiğine nerdeyse inanası gelir insanın…”
Düşününce, eğitimimin kimi bakımdan bana pek zararı dokunduğunu söylemeden duramıyorum. Hani kıyı köşedeki bir yerde, örneğin dağ başında bir viranede eğitilmiş değilim; böyle olsa, ağzımdan suçlayıcı bir kelime çıkmazdı. Söyleyeceklerimi geçmişteki o pek çok öğretmenimden hiçbirinin anlamayabileceğini göze alıp diyebilirim ki, böyle bir viranenin küçük bir sakini olmak, çok, hem de pek çok memnun ederdi beni; dört bir yandan, yıkıntılar arasından süzülerek ılık sarmaşıklar üzerine vuracak güneşte adamakıllı yanmış, yaban otları gürlüğünce içimden fışkıracak olumlu özelliklerin baskısı altında ilk zamanlar elbet güçsüz…

Düşününce, eğitimimin kimi bakımdan bana pek zararı dokunduğunu söylemeden duramıyorum. Bu suçlama bir hayli kişiyi, yani anne ve babamı, akrabalarımdan birkaçını, evimize girip çıkan konukları, değişik yazarları, beni bir yıl boyunca sabahları okula götüren çok iyi anımsadığım bir ahçı kadını (On yıl sonra 21 Haziran 1920’de Milena Jesenska’ya yazılan bir mektupta Kafka’nın bu çocukluk anısı yeniden karşımıza çıkar: “Örneğin ilkokulun birinci sınıfında. Ufak tefek, kara kuru, sıska, sivri burunlu, avurtları çökük, sarımsı tenli, ama sağlam vücutlu, enerjik ve kendini üstün gören ahçı kadın beni her gün alıp okula götürürdü… Ve bu durum sanırım bir yıl boyu yinelendi.”), bir yığın öğretmeni (belleğimde iyice bir araya sıkıştırmam gerekiyor hepsini, yoksa zaman zaman içlerinden biri aklımdan çıkıp gidebilir; ama hepsini de bir araya sıkıştırdım mı, bütün’de yer yer çatlayıp dökülmeler oluyor), bir okul müfettişini ve yolda ağır ağır yürüyen yayaları hedef alıyor; sözün kısası, kalabalık arasından bir hançer gibi kıvrılarak ilerliyor suçlama ve hiç kimse, yine söylüyorum hiç kimse hançerin ucunun ansızın kendi önünde, arkasında veya yamacında belirmeyeceğinden emin olamaz. Bu suçlamaya karşı hiçbir itiraz istemiyorum. Şimdiye kadar fazlasıyla dinledim hepsini ve çoğunda suçlamam çürütüldü; dolayısıyla, itirazları da suçlama kapsamına alıyor ve şöyle diyorum: Eğitimimin ve suçlamamla ilgili itirazların kimi bakımdan bana pek zararı dokundu.

Sık sık düşünüyor ve her defasında eğitimimin kimi bakımdan bana pek zararı dokunduğunu söylemeden duramıyorum. Suçlama, bir yığın insanı hedef alıyor. Ancak, hepsi bir arada dikiliyor bu insanların, topluca çekilen eski aile fotoğraflarındaki gibi birbirlerine karşı nasıl bir konumda duracaklarını bilemez görünüyorlar; gözlerini yere indirmeyi akıllarına getirmiyor, beklemekten gülümsemeyi göze alamıyorlar. Aralarında annem ve babamla birkaç öğretmen, çok iyi anımsadığım bir ahçı kadın, dans kursundan tanıdığım birkaç kız, eskiden evimize girip çıkmış birkaç kişi, birkaç yazar, birkaç yüzme öğretmeni, bir kondüktör, bir okul müfettişi, kendilerine topu topu bir kez yolda rastladığım üç beş insan, şu anda anımsayamadığım daha başkaları, artık hiç anımsayamayacaklarım ve nihayet ilgimi başka şeyler çektiğinden derslerinin hiç farkına varmadığım öğretmenlerim; kısacası öyle çoklar ki, birinin ilk kez adını anmamak için dikkat etmem gerekiyor. Ve işte hepsine karşı suçlamamı açığa vurup bu yoldan onları birbiriyle tanıştırıyor, ama itirazlara göz yummuyorum. Doğrusu yeterince itirazlara katlandım şimdiye kadar ve çoğunda suçlamam çürütüldü; dolayısıyla itirazları da suçlama kapsamına alıyor, eğitimimden ayrı onların da kimi bakımdan bana pek zararı dokunduğunu açıklıyorum.

Kıyı köşede bir yerde eğitildiğim mi sanılıyor yoksa? Hayır! Bir kentin göbeğinde eğitildim, bir kentin göbeğinde. Dağ başında bir viranede ya da bir göl kıyısında değil örneğin. Annemle babam ve onların yanı sıra bazı kişiler şimdiye kadar suçlamamla örtülmüştü ve gri renkteydi; oysa şimdi, kendilerine yönelttiğim suçlamayı kolaycacık bir kenara itip gülümsüyorlar; çünkü ellerimi çekip aldım kendilerinden, alnıma götürdüm ve düşünüyorum: Bir viranenin küçük bir sakini olmalıydım; kulaklarım kargaların çığrışmasında, üzerimde onların uçuşan gölgeleri, ay altında serinleyerek; yaban otları gürlüğünce içimden fışkıracak olumlu özelliklerin baskısı altında ilk zamanlar biraz güçsüz; dört bir yandan, yıkıntılar arasından sızarak sarmaşık yatağıma vuracak güneşte yanmış.

Çokluk düşünüyor, düşüncelerimi hiç karışmadan kendi akışına bırakıyor ve nasıl yaparsam yapayım her seferinde eğitimimin kimi bakımdan bana müthiş zararı dokunduğu sonucuna varıyorum. Böyle bir sonuç, pek çok insana yönelik bir suçlamayı içeriyor. Anne ve babamla akrabalar, belli bir ahçı kadın, öğretmenler, birkaç yazar, dost birkaç aile, bir yüzme öğretmeni, yazları sayfiyelerin yerli halkı, kent parkında kendilerinden böyle bir şey beklenmeyecek birkaç hanımefendi, bir kuaför, bir dilenci kadın, bir vergi tahsildarı, ev doktoru ve daha pek çok kimse; hepsini ismiyle belirtmeye kalksam ve belirtebilsem, daha da kabarık olurdu sayıları. Kısacası o kadar çoklar ki, kalabalıkta birinin adını iki kez anmamak için dikkat etmem gerekiyor. Hani bu durumda denilebilirdi ki, bir kez ilgili sayının çokluğuyla suçlama sağlamlığını yitirir ve yitirmek zorundadır; çünkü suçlama bir strateji uzmanı değildir, dümdüz bir yol izler, oraya buraya sapmak diye bir şey bilmez. Hele benimkisi gibi geçmişte kalan kişilere yönelikse. Kişiler istenildiği kadar bilinçaltında sürdürülen bir çabayla bellekte alıkonulsun, bundan böyle ayakları bir zemine basmayacağı gibi, ayakların kendilerinin de artık bir sabun köpüğünden geri kalır yanı olmayacaktır. Geçmişte bir oğlanı eğitirken işledikleri hataları böyle bir durumdaki insanların başlarına kakmaktan da ne yarar umulabilir; bir oğlan ki, biz kendilerini nasıl anlamıyorsak, onlar da bu oğlanı artık bir türlü anlayamamaktadır. Ancak, ilgili zamanları kendilerine anımsatmak bile olanaksızdır, bundan böyle anımsayabilecekleri hiçbir şey kalmamıştır çünkü; üzerine fazla düştünüz mü, sizi suskun bir kenara iterler. Hiç kimse kendilerini anımsamaya zorlayamaz, ama bir zorlamadan da söz açılamaz asla, çünkü pek büyük bir olasılıkla söylenen sözleri işitmezler. Yorgun köpekler gibi ortada dikilir, çünkü tüm güçlerini bellekten silinip gitmemek için harcarlar. Ama gerçekten sizi dinlemeleri ve konuşmaları sağlansa, kulaklarınız onların karşı suçlamalarıyla işte öylesine uğuldayıp dururdu, çünkü insanlar ölülerin saygınlığı inancını ölünceye kadar içlerinde taşır, öbür dünyaya göçtükten sonra da bu inancı oradan kat kat daha büyük bir güçle size karşı savunurlar. Tutalım ki böyle bir görüş doğru değildir ve ölülerin kendileri yaşayanlara karşı gayet büyük bir görüş doğru değildir ve ölülerin kendileri yaşayanlara karşı gayet büyük bir saygı duymaktadır, işte asıl o zaman bu yaşamdaki geçmişlerine sahip çıkarlar, dolayısıyla bizler yine kulaklarımızda aynı uğuldamayı hissederdik. Diyelim bu görüş de yanlıştır ve ölüler hiç de pek yan tutan varlıklar değildir, o zaman da yine doğruluğu kanıtlanamayan suçlamalara başvurularak rahatlarının kaçırılmasına asla rıza göstermeyeceklerdir. Çünkü böylesi suçlamalar, bir kez insanın karşısındakine doğruluğunu kanıtlayamayacağı nitelik taşır. Geçmişte yapılmış eğitim hatalarının varlığı kanıtlanamazken, bunları kimlerin işlediği nasıl kanıtlanabilir? Eh, böyle olunca bir suçlamanın sonunda bir göğüs geçirmeye dönüşmemesi akıl alacak şey midir? İşte benimkisi böyle bir suçlama. Sağlam bir iç yapısı var ve kuramsal yoldan ayakta tutuluyor. Bende gerçekten mahvettikleri şeye gelince, şimdilik unutayım bunu ya da bağışlayayım ve bununla ortalığı velveleye vermeyeyim daha iyi. Ama üzerimde uyguladıkları eğitimle beni şimdikinden değişik insan yapmak istediklerini her an kanıtlayabilirim. Yani beni eğitenlerin niyetlerini göz önünde tutarak bana verebilecekleri zararı suçlama ve gülmelerden oluşan bir salvoyu öbür dünyadan içerlere yolluyorum. Ama bunların hepsi bir başka amaca hizmet ediyor. Her şeye karşın benden bir parçayı, kusursuz nefis bir parçayı mahvettikleri suçlamasının -düşte bazen söz konusu parça, başkaları için ölü bir nişanlı neyse öyle görünüyor gözüme-, hep bir göğüs geçirmeye dönüşmek için hazır bekleyen bu suçlamanın dürüst bir suçlama olarak, ki gerçekten de öyle, bir kez sapasağlam öbür dünyaya ulaşması gerekiyor. Böylece başına bir hal gelmeyecek büyük suçlamayı elinden tutuyor; büyük suçlama yürürken küçüğü sekiyor; ama küçük suçlama bir kez öbür dünyaya ayak basmasın, kendini kanıtlayacak, ki hep bekledik bunu, davula bir trompet gibi eşlik edecek.

Çokluk düşünüyor, düşüncelerimi hiç karışmadan kendi akışına bırakıyor, ama her seferinde eğitimimin beni aklımın alamayacağı kadar mahva sürüklediği sonucuna varıyorum. Dıştan bakınca ben de herkes gibi bir insanım, normal bir vücut yapısına sahip olduğum gibi, bedensel eğitimim de her normal sınırlar içinde kaldı. Boyum hayli kısa, kendim biraz şişmanım, öyleyken pek çok kişi beğeniyor beni, kızların da hoşuna gidiyorum. Bu bakımdan diyecek bir şey yok. Daha geçenlerde kızın biri pek akla yatkın bir şey söyledi: “Ah, sizi şöyle bir çıplak görebilsem, ne yakışıklı olduğunuzu anlar, sizi öpmeden duramazdım.” Ama burada şu üst dudak, orada şu kulak sayvanı, burada bir kaburga, orada bir parmak eksik olsa, başımda kel yerlere rastlansa da çiçek bozuğu bir yüzüm bulunsa, yine de içteki perişanlığımı yeterince yansıtmazdı. Söz konusu perişanlık doğuştan gelmiyor, bu yüzden katlanılması daha çok acı veriyor insana. Çünkü ben de herkes gibi en salakça bir eğitimin bile yerinden oynatamayacağı bir ağırlık merkeziyle dünyaya geldim. Bu kusursuz ağırlık merkezi hâlâ bende, kendisine ait vücut ise adeta ortada yok artık. Hiçbir iş görmeyen bir ağırlık merkezi de kurşunlaşır ve insanın bedeninde bir filinta mermisi gibi kalır hep. Ama söz konusu perişanlığı sonradan kazanmış da değilim, benim bir suçum olmadan doğup çıktı ortaya, bana yalnız katlanmak düştü. Dolayısıyla, ne kadar ararsam arayayım, içimde pişmanlık diye bir şeye hiçbir yerde rastlayamıyorum. Doğrusu böyle bir pişmanlık iyi bir şey olurdu, kendi içine akıtır gözyaşlarını, ağlaya ağlaya açılır, acıyı çekip bir kenara alır, her işi tek başına bir namus sorunu gibi çözümler, bizi ferahlatarak ayakta kalmamızı sağlardı.

Perişanlığım söylediğim gibi doğuştan değil; sonradan kazanılmış da değil; ama yine de, hayal güçlerini epey zorlayarak ellerindeki seçkin çarelerden yararlanmalarına karşın başkaları benimkinden çok daha küçük bir mutsuzluğa, örneğin pek çirkin bir kadına, yokluklara, rezil bir mesleğe benim kadar iyi katlanamıyor, öyleyken yüzüm umutsuzluktan kara değil, ak ve kırmızı.

Ne var ki eğitimim, amaçladığı gibi varlığımın pek derinlerine işleseydi böyle olmazdım. Belki de çocukluğum buna elvermeyecek kadar kısa geçti; eğer böyleyse, söz konusu kısalıktan şimdi kırklı yıllarımda bile bütün kalbimle övgülerimi esirgeyemeyeceğim; ancak böylelikle çocukluğumda uğradığım kayıpların bilincine varmama, ayrıca bu kayıpları sineye çekmeme, ayrıca geçmiş dolayısıyla dört bir yana suçlamalar yöneltmeme yetecek kadar ve biraz da kendim için kimi güçler kaldı geride. Ne var ki, bütün bu güçler küçükken sahip olduğum, benim çocukluğun felaketleriyle herkesten çok yüz yüze getirmiş güçlerden biri zerredir yalnız; nihayet toz ve rüzgâr iyi bir koşu arabasının peşine düşer, takıp geçer onu, karşıdan çeşitli engeller uçarak yaklaşıp tekerleklere çarpar; öyle ki sevildiğine nerdeyse inanası gelir insanın.

Şimdi nasıl biriyim, içimden dışarı çıkmak isteyen suçlamaların gücü bunu hepsinden açık seçik gösteriyor. Öyle zamanlar yaşadım ki, çılgınca bir öfkenin önüne kattığı suçlamalardan başka şey barınmadı ruhumda, vücut sağlığımın yerinde olmasına karşın sokakta yabancı insanlara tutunmadan yapamadım, çünkü içimdeki suçlamalar elde hızla taşınan bir kaptaki su gibi kendilerini bir baştan öbür başa savurup duruyordu.

O zamanlar geride kaldı. Suçlamalar, eğilip kaldırmayı bundan böyle pek göze alamadığım yabancı araç ve gereçler gibi ruhumda sağa sola saçılmış duruyor. Bu arada eski eğitimimin olumsuz etkileri sanki giderek varlığımda yeniden duyuruyor sesini. Anımsama hastalığı, belki ben yaştaki bekâr erkeklerde genellikle görülen bu özellik, suçlamalarımla bozguna uğratmayı düşündüğüm insanlara kalbimi açıyor yeniden; dolayısıyla, örneğin yemek yemek gibi eskiden pek sık tekrarlanan dünkü gibi bir olay şimdi öyle seyrek gerçekleşiyor ki, bunu not edemeden geçemeyeceğim.

Ama bu bir yana, şimdi pencereyi açmak için kalemi elimden bırakırken ben, saldırgan düşmanlarının ekmeğine yağ süren bulunmaz biriyim belki. Çünkü kendi değerimi küçümsüyorum, bir kez bu kadarı başkalarının değerini gözde büyütmek demektir. Oysa ben, bu başkalarının değerini zaten büyültmekteyim gözümde. Öte yandan, kendim kendime doğrudan zarar verip duruyorum. İçimde suçlamalara başvurmak hevesi uyandı mı, tutup pencereden dışarı bakıyorum. Karşıda, kayıklarının içinde, okuldan getirilerek ırmağın üzerine bırakılmış öğrenciler gibi sessiz sakin oturmuş balık tutanların bulunmadığını kim ileri sürebilir; doğru, onların kımıldamadan duruşlarına, sineklerin pencere camlarında devinimsiz duruşları gibi akıl erdirilmez çokluk. Ayrıca köprüden, kuşkusuz her zamanki gibi kaba bir rüzgâr uğultusuyla elektrikli tramvaylar geçmekte, bozuk saatler gibi zillerini öttürmektedir. Sonra, göğsünde madalyanın sarı ışığı, baştan aşağı siyahlar içindeki polisin cehennemden başka bir şeyi aklına getirmediğinden ve ansızın -ağlıyor mu, hayal mi görüyor, yoksa oltasındaki mantarla mı uyumakta- kayığının kenarına doğru eğilen bir balıkçıyı kafasında benimkine benzer düşüncelerle seyrettiğinden kuşku duyulamaz. Hepsi doğrudur bunların, ama zamanı gelince; şimdiyse doğru olan yalnız suçlamalarıdır.

Bir yığın insanı hedef alıyor suçlamalar; bu, insanı korkutabilir, yalnız ben değil, başka herkes de en iyisi pencereden ırmağı seyrederdi. Bir kez anne ve babamla hısım ve akrabalarımın beni sevdiklerinden bana zararlarının dokunması suçlarını daha da büyültüyor; çünkü sevgiden bana ne çok yararları dokunabilirdi. Sonra, dostumuz olan kem gözlü aileler suçluluklarının bilinciyle kendilerini ağırlaştırıyor, yukarı çıkıp bellekte görünmekten kaçıyorlar. Sonra da mürebbiyeler, öğretmenler, yazarlar ve hepsinin ortasında belli bir ahçı kadın, daha sonra kendileri için ceza olsun diye iç içe geçen bir ev doktoru, bir kuaför, bir vergi tahsildarı, bir dilenci kadın, bir kırtasiyeci, bir park bekçisi, bir yüzme öğretmeni, sonra kent parkındaki kendilerinden böyle bir şey beklenemeyecek yabancı hanımlar, masum doğayla adeta alay eden sayfiyelerin yerli halkı ve daha başka pek çok kimse. Hepsini ismiyle belirtmeye kalksam ve belirtebilsem daha da kabarık olurdu sayıları. Kısaca o kadar çoklar ki, birinin adını iki kez anmamak için dikkat etmek gerekiyor.

Çokluk düşünüyor, düşüncelerimi hiç karışmadan kendi akışına bırakıyor, ama her seferinde eğitimimin bana tanıdığım bütün insanlardan daha çok ve aklımın almayacağı kadar zararı dokunduğu sonucuna varıyorum. Ama bunu ancak zaman zaman bir fırsatını bulup dile getirebilirim, çünkü biri çıkıp bana: “Sahi mi? Nasıl olur? İnanılacak şey mi?” gibi bir soru yöneltmeye görsün, asabi bir korkuya kapılıp kendimi frenlemeye çalışıyorum.

Dıştan benim görünüşüm de başkalarınınki gibi; ayaklarım var, gövdem ve başım var, pantolonum, ceketim ve şapkam var ayrıca; adamakıllı bir beden eğitiminden geçirildim; ama yine de hayli kısa boylu ve güçsüz kalışım böyle bir şeyin önlenemediğini gösteriyor. Şunu da belirteyim ki çoklarınca beğeniliyor, genç kızların bile hoşuna gidiyorum; hoşlarına gitmediklerim ise bana katlanılabilir biri gözüyle bakıyorlar.

Anlatıldığına göre, ki bizim de buna inanmak için bir eğilim yaşar içimizde, erkekler tehlike anında yabancı güzel kadınları bile hiç umursamazmış; diyelim yanan bir tiyatrodan kaçarken ayaklarına dolaştılar mı onları bir kenara itip duvara yapıştırır, başları, elleri ve dirsekleriyle sürüp atarlarmış önlerinden. Bunu işiten bizim çenebaz kadınlar susuyor, bitip tükenmeyen konuşmaları bir fiile ve bir noktaya kavuşuyor, hareketsiz durumlarından ayrılıp yukarı kalkıyor kaşları, nefes alıp verişlerinin bacak ve kalçalarında yol açtığı devinimler son buluyor, dehşetle aralanmış ağızlarından her zamankinden çok hava giriyor içeri ve avurtları biraz şişmiş görünüyor.

29 Eylül 1911

Franz Kafka
Günlükler, Birinci Defrer

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
“Açık havada çıplak gün ışığıdır hakikat…” Hakikat Üzerine – Francis Bacon

İlahiyat ve felsefede hakikatten, devlet işlerinde hakikate geçecek olursak: İşini temiz ve dürüst biçimde görmenin insan tabiatının namusu olduğu, öyle...

Kapat