“İstediğiniz gibi yaşamıyorsam, kusura bakmayın…” Baba – Anton Çehov

0
139

— Eh doğrusu biraz içtim… Kusura bakma, geçerken bir tezgâh başı yapayım, dedim. Hava sıcak da. İki küçük şişe yuvarladım. Ne yapalım? Sıcak kardeş.

İhtiyar Musatov, cebinden bir bez parçası çıkardı. Tıraşlı, görmüş geçirmiş yüzünü sildi. Oğluna bakmadan sözlerine devam etti:

— Sana kuzucuğum, bir dakika geldim. Pek önemli bir iş için. Kusura bakma, belki seni rahatsız ediyorum. Salıya kadar bana on ruble verebilir misin? Anlıyorsun tabii. Dün işte ev kirası verilecekti de. Para da yok. Kafamı kesseler yok, yok.

Genç Musatov, bir söz söylemeden dışarıya çıktı, kapı arkasında yazlık evinin sahibiyle, evde beraber oturdukları meslek arkadaşlarıyla bir şeyler fısıldaştı. Üç dakika sonra döndü. Gene bir şey söylemeden babasına on rublelik bir kâğıt uzattı, ihtiyar Musatov, kâğıda bakmadan kayıtsızca cebine soktu:

— Mersi, dedi. Eh, nasılsın bakalım, çoktan beri görüşemedik.

— Evet çok oluyor. Ta Paskalya’dan beri.

— Ben, dört, beş defa sana gelmeye niyetlendim ama bir türlü vaktim olmadı, işim başımdan aşkın. Hoş, söylediklerim de doğru değil ya. Boyuna yalan söylüyorum. Sen bana inanma Borinka. Salı günü on rubleyi veririm dedim ya, inanma. Tek bir sözüme bile inanma. Hiçbir işim yok. Yalnız haylazlık, sarhoşluk. Sonra bu kılıkla sokağa çıkmak da ayıp oluyor. Sen Borinka, affet beni. İki, üç defa küçük kızı gönderip senden para istedim, acıklı mektuplar yazdım. Paraya teşekkür ederim, yalnız mektuplara inanma, hep yalan söylüyorum. Seni soymaktan da sıkılmıyor değilim kuzucuğum. Biliyorum, sen de iki ucunu bir araya zor getiriyor, zeytin ekmek yiyorsun. Ama şu yüzsüzlüğümle ne yapayım, öyle yüzsüzüm ki, eşim benzerim yoktur… Affet beni Borinka, sana gerçeği apaçık söylüyorum, çünkü şu melek yüzüne içim sızlamadan bakamıyorum.

Bir dakika sessizlik içinde geçti, ihtiyar, derin derin göğüs geçirdi, sonra:

— Bana bir bira ikram etsene kuzum, dedi.

Oğlu dışarıya çıktı. Kapı arkasında tekrar fısıldaşmalar işitildi. Biraz sonra birayı götürdükleri zaman ihtiyar, şişeyi görünce canlandı, edasını tamamıyla değiştirdi. Gözlerini fal taşı gibi açarak:

— Demin yarışlara gitmiştim, dedi. Üç kişiydik. Şustra üzerine üç ruble koyduk. Allaha şükür şu Şustra’ya. Bir rubleye otuz iki ruble verdi. Ne yapayım kardeşim, yarışta oynamadan edemem. Hem de kibarca bir zevktir. Bizim hatuncuk, yarışlara her gidişimde bana adamakıllı çıkışır, ama gene giderim. Ne yapayım heves bu.

Sarı saçlı süzgün yüzlü genç adam, Boris, bir köşeden öbürüne sessizce gidip geliyor, hiçbir kelime söylemeden dinliyordu. İhtiyar, öksürmek için konuşmasını kesince ona yaklaştı dedi ki:

— Geçenlerde babacığım, bir çift fotin almıştım, bana biraz dar geliyor. Sen almaz mısın? Ucuza veririm.

İhtiyar, yüzünü buruşturarak:

— Olur, dedi. Yalnız aynı fiyata olsun. Hiç indirme kabul etmem.

— Pekâlâ sana veresiye veririm.

Oğlu, yatağın altına girdi, oradan yeni fotinlerini çıkardı. Babası hantal, kahverengi, kendisinin olmadığı belli olan çizmelerini çıkardı, yeni fotinleri giymeye başladı:

— Tamam, tamam geliyor. Kabul. Bende kalsın. Sah günü emekli maaşımı alınca sana parasını gönderirim.

Sonra birdenbire gene ağlamaklı haliyle:

— Yalan söylüyorum, at yarışları da emekli maaşı da yalan. Sen de beni aldatıyorsun Borinka… Senin cömert siyasetini anlıyorum, beyninin içini okuyorum. Fotinler dar gelmiş kalbin geniş de ondan. Ah Boriya, Boriya! Her şeyi anlıyorum, her şeyi görüyorum.

Sarhoşun oğlu, konuşmayı değiştirmek için:

— Siz yeni daireye taşındınız mı? diye sordu.

— Evet kardeş, taşındık. Her ay taşınıyoruz ya. Hatunun huyu böyle, bir yerde fazla kalamaz. Bir defa eski evinize gittim, sizi sayfiyeye çağırmak istedim. Sıhhatiniz için biraz temiz havada yaşamak fena olmaz.

İhtiyar elini silkip sallayarak:

— Olmaz, dedi. Hatun bırakmaz, kendim de istemem ya. Yüz defa beni uçurumdan çıkarmaya çalıştınız. Ben de çalıştım. Ama boşuna. Bırakın artık. Koy, uçurumda geberip kalayım. İşte burada seninle oturuyorum, senin melek yüzüne bakıyorum, ama gene de bir şey beni eve, o uçuruma çekiyor, Alınyazım böyleymiş demek. Bok böceğini zorla gül fidanına götüremezsin. Hayır kardeş, olmaz. Eh, gitme zamanı da geldi. Hava kararıyor.

— Durun, ben sizi biraz geçireyim. Benim de şehre gitmem lâzım.

İhtiyar ile genç paltolarını giyip dışarıya çıktılar. Biraz sonra araba yola koyulduğu zaman hava iyice kararmıştı, pencerelerde ışıklar görünüyordu.

Baba:

— Dolandırdım seni, Borinka, diye mırıldanıyordu. Zavallı, zavallı çocuklar, insanın böyle bir babası olması herhalde büyük bir felâkettir. Yüzünü görünce yalan söyleyemiyorum. Affet beni… Allah’ım şu yüzsüzlüğüm nereye kadar varacak… Şu halimle seni utandırıyorum. Kardeşlerini de seni de soyuyorum. Ama dün beni bir görseydin, Borinka senden gizleyecek değilim ya. Dün bizim hatuna konu komşu ıvır zıvır geldi. Onlarla beraber içtim. Çocuklarıma adamakıllı veriştirdim. Sövdüm saydım, beni bıraktılar, diye ağlandım. Birtakım sarhoş kadınları kendime acındırmak istedim. Kendimi zavallı bir baba göstermek istedim. İşte âdetim böyle. Kusurlarımı gizlemek isteyince bütün kabahati masum çocuklarıma yüklüyorum. Ama Borinka sana yalan söyleyemem, senden bir şey saklayamam. Sözde yukardan alacaktım, seni görünce, uysallığını, iyi kalpliliğini görünce dilim tutuldu, içim değişti.

— Ne ise babacığım, bırak şunları da, başka bir şeyden söz açalım.

— Allah’ım, ne çocuklarım var, Allah bana lütfetti, ne çocuklar verdi. Böyle çocukları benim gibi serseriye değil, kalbi olan, duyguları olan bir insana vermeliydi. Ben onlara lâyık değilim.

İhtiyar, tepesi düğmeli kasketini eline aldı, birkaç istavroz çıkardı. Sonra ah çekip, sanki dinî tasvirler arıyormuş gibi etrafına bakınarak: “Allaha çok şükür” dedi. “Mükemmel, eşi bulunmaz çocuklar. Üç oğlum var, birbirinden iyi. Hiçbiri ağzına içki koymaz, ağırbaşlı, işten anlayan, kafalı insanlar. Arabacı, bilsen ne kafalı çocuklardır. Şu Grigory yok mu, öyle bir zekâsı vardır ki, on kişiye yeter, öyle bir konuşur ki, avukatlar halt etsin yanında. Fransızca da konuşur, Almanca da konuşur. İnsan, dinlemekten kendini alamaz. Çocuklarım, benim olduğunuza inanamıyorum. Sen Borinka, çok çilekeş evlâtsın, seni batırıyorum, batırmaya da devam edeceğim… Bana boyuna para veriyorsun. Bir şeye yaramadığını bile bile. Demin sana merhamet dileyen bir mektup gönderdim. Hastalığımdan dem vurdum. Düpedüz yalan söyledim. Senden, rom içmek için para istedim. Sen de, yok deyip de beni kırmaktan çekindiğin için boyuna veriyorsun. Bütün bunları biliyorum, farkındayım. Grişa da çilekeşin biri. Perşembe günü kardeş, dairesine gittim. Sarhoştum, üstüm başım kirliydi, elbiselerim yırtık pırtıktı, meyhane gibi votka kokuyordum. Birtakım kabaca sözlerle doğru masasına yaklaştım. Oysa ki, etrafında arkadaşları, müdürü, arzuhalcilere vardı. Ona, bütün hayatı boyunca temizleyemeyeceği bir leke sürdüm. O ise hiç utanmadı. Yalnız biraz sarardı, ama sonra gülümsedi. Bir şey olmamış gibi bana yaklaştı, hatta beni arkadaşlarıyla tanıştırdı, sonra evime kadar getirdi. Ağzını açıp bir söz söylemedi, sızlanmadı. Onu senden fazla soyuyorum. Ya kardeşin Saşa’ya ne dersin? O da çilekeş. Bilirsin, asil bir aileden bir albay kızıyla evlendi. Çeyizi de var. Benimle pek ilgilenmemesi lâzım, ama hiç de öyle değildi, kardeş. Evlenir evlenmez, nikâhtan sonra genç karısıyla beraber ilk önce beni ziyaret etti. Şu oturduğum çukurda… Vallahi…

İhtiyar ağlar gibi bir hal aldı, sonra hemen güldü:

— O anda da sanki mahsus yapıyormuşuz gibi kvasla rendelenmiş turp yiyorduk, balık kızartmıştık. Evde öyle bir koku vardı ki, şeytana bile fenalık gelirdi. İçmiş, bir yana uzanmıştım, karım, yüzü kıpkırmızı, gençleri karşılamaya çıktı. Sözün kısası, rezalet vesselam. Saşa gene her şeyi hoş gördü.

Boris:

— Evet, bizim Saşa iyi adamdır, dedi.

— Fevkalâde iyi adam. Hepiniz altın gibi çocuklarsınız. Sen de, Saşa da, Sonya da. Hepinize neler çektirmiyorum. Ben, yüzünüzü kızartıyorum, üzüyorum, soyuyorum sizi. Şimdiye kadar sizden bir tek şikâyet sözü işitmedim, bana hiçbir zaman fena gözle bakmadınız. İyi bir baba olsaydım ne ise, ama ne gezer! Siz, benden kötülükten başka bir şey görmediniz. Ben kötü, ahlâksız bir adamım. Şimdi Allaha şükür yatıştım, artık kendime güvenim kalmadı. Halbuki eskiden siz küçükken kendime müthiş güvenirdim. O zaman ne yapsam, ne söylesem, hep bana öylesi lâzımmış gibi gelirdi. Kimi zaman, geceleri kulüpten eve dönerim, sarhoş hali, hemen huysuzluğa başlardım, rahmetli annene, fazla masraf ediyorsun, diye çıkışırdım, bütün gece dırdır başının etini yerdim, hem de böyle yapmak lâzımmış gibi düşünürdüm. Kimi zaman, sabahlan siz kalkıp okula giderdiniz, ben de ona hâlâ söylenir dururdum. Nur içinde yatsın, çok çektirdim zavallıya. Okuldan döndüğünüz zaman, ben uykuda olurdum. Siz de ben kalkmadan yemeğe oturmaya cesaret edemezdiniz. Yemekte tekrar aynı terane başlardı. Hatırlarsın herhalde. Allah, kimseye böyle baba vermesin. Allah, beni büyüklüğünüz belli olsun diye gönderdi. Evet, böyledir, öyle ise çocuklar sonuna kadar dayanın. Babanı say, çok yaşarsın derler. Belki de gösterdiğiniz büyüklük için Allah size uzun ömür verir. Arabacı dur!

İhtiyar, arabadan atladı, gene bir ayak üstü meyhanesine daldı. Yarım saat sonra geri döndü. Sarhoş sarhoş bir çığlık attı. Gene oğlunun yanına oturdu:

— Sonya nerede? diye sordu. Hâlâ yatılı okulda mı?

— Hayır, mayısta bitirdi. Şimdi Saşa’nın kaynanası yanında oturuyor.

İhtiyar:

— Allah Allah, diye şaşa kaldı. Yaman kız, demek ağabeylerine benzemiş. Eh Borinka, annesi yok ki, sevinsin. Dinle Borinka… O… Nasıl yaşadığımı biliyor mu? Ha!

Boris, hiç karşılık vermedi, beş dakika kadar derin bir sessizlikle geçti. İhtiyar ağlamaya başladı. Küçük bez parçasıyla gözlerini sildi:

— Severim onu Borinka, dedi, severim! Biricik kızım, ihtiyarlıkta insanı en iyi avutacak kızıdır. Onu bir görebilsem. Olur mu dersin Borinka, görebilir miyim?

— Tabii, istediğiniz zaman.

— Sahi mi? Bir şey demez mi acaba?

— Yok canım, görüşmek için kendisi sizi aramıştı.

— Doğru mu söylüyorsun? Ama ne çocuklar! İşitiyor musun arabacı? Borinka, ne olur, bu işi düzenle. O, artık bir matmazeldir. Delikatestir, konsomedir, ben de bu kötü kılığımla kendimi ona göstermek istemem. Biz, Borinka, bu işi şöyle düzenleyelim: üç gün kadar içkiden el çekerim, şu melun sarhoş yüzüm biraz kendine gelsin. Sonra sana gelirim, sen de, bir zaman için, elbiselerinden birini bana verirsin; tıraş olurum, saçlarımı kestiririm. Sonra sen gider, onu kendi evine getirirsin. Olur mu?

— Hay hay.

— Arabacı dur!

— İhtiyar tekrar arabadan atladı, meyhaneye koştu. Boris’le beraber eve gelinceye kadar böylece bir, iki defa daha arabadan atladı. Boris onu hep sessiz sessiz, sabırla bekledi, ihtiyar, arabayı savdıktan sonra uzun pis bir sokaktan hatununun evine doğru giderken, müthiş utanmış, kabahatli bir yüz takınmıştı. Sıkılgan bir tavırla homurdandı, dudaklarını diliyle ıslatarak, rica eder gibi:

— Borinka, dedi. Şayet hatun, ileri geri söylenirse sen hiç aldırış etme. Elden geldiği kadar iyi davran. O cahildir, küstahtır, ama gene de iyi kadındır. Göğsünde iyi, sıcak bir kalp çarpar.

Uzun avluyu geçtiler. Boris, karanlık bir sofa gördü. Kapı gıcırdadı. Mutfak kokusu, semaver dumanları geldi. Birtakım keskin sesler işitildi. Sofadan mutfağa geçerken Boris, sadece koyu bir duman, üstüne çamaşır asılı bir ip, deliklerinden kıvılcım saçan bir semaver borusu gördü. İhtiyar, mutfağa yakın olduğu için, havası pek bozulmuş alçak tavanlı küçük bir odaya eğilerek girerken:

— İşte hücrem, dedi.

İçerde, masa başında, üç kadın oturmuş, kahvaltı ediyorlardı. Misafiri görünce birbirine bakıştılar, yemeyi kestiler. Herhalde ihtiyarın hatunu olan bir kadın, sert sert:

— E, buldun mu bakalım? dedi.

— Buldum, buldum. Boris, lütfen otur. Ya, delikanlı, bizde işler basittir; biz böyle basitlik içinde yaşarız.

Anlaşılmaz hareketlerle didinip duruyordu. Hem oğlundan sıkılıyor, hem de kadınların yanında her zamanki gibi yüksekten atmak, kendini zavallı, bırakılmış bir baba gibi göstermek istiyordu:

— Evet, kardeş, işte böyle basit, gösterişsiz yaşarız. Biz, delikanlı, basit insanlarız. Sizin gibi göz boyamayı sevmeyiz. Ya, biraz votka içelim mi?

Kadınlardan biri (bir yabancı yanında içmekten utanıyordu) içini çekti, dedi ki:

— Ben de mantarla biraz içerim… Ama ne mantar, insan içmeden duramaz.” lvan Gerasimoviç, beyefendiye de ikram edin. Belki içerler.

Sonuncu kelimeyi kadın eçirler şeklinde söylemişti, ihtiyar, oğluna bakmadan:

— İçsenize delikanlı, dedi. Bizde kardeş şarap, likör bulunmaz. Biz böyle basit yaşarız.

Hatun içini çekerek:

— Evimizden hoşlanmazlar tabii, dedi.

— Yok, canım yok, içer, içer.

Boris, babasını incitmemek için kadehi aldı, sessizce içti. Semaver geldiği zaman da süzgün yüzüyle ihtiyara yaranmak için berbat çaydan iki bardak içti. Hatunun, bu dünyada ana, babalarını bırakan, dinsiz, katı yürekli çocuklar konusu üzerindeki iğneli konuşmasını sessizce dinliyordu. Kafayı tutmuş olan ihtiyar, her zamanki coşkun sarhoşluk haline girerek:

Biliyorum, şimdi neler düşünüyorsun, diyordu. Benim düşkün, zavallı, kirli bir adam olduğumu düşünüyorsun. Bana gelince delikanlı, şu yaşadığım sade hayat, senin hayatından çok daha normaldir. Hiç kimseye ihtiyacım yok benim. Ve… Ve… Kimsenin önünde alçalmak niyetinde değilim. Bana acıyarak bakan çocuklara müthiş kızarım.

Çaydan sonra tuzlu balığı kızdırıp, üzerine hevesli soğan serperken öyle duygulandı ki, gözleri yaşardı.

Tekrar yarışlardan, kazançlardan, dün on altı ruble verdiği bir hasır panama şapkadan konuşmaya başladı. Tuzlu balığa, içkiye duyduğu aynı iştahla yalan söylüyordu. Oğlu, sessiz sessiz bir saat oturdu, sonra gitmek için ayağa kalktı, ihtiyar ona yüksekten bakarak:

— Sizi daha fazla tutmak istemem, dedi. İstediğiniz gibi yaşamıyorsam, kusura bakmayın delikanlı.

Şöyle bir kabardı, böbürlene böbürlene pufladı, kadınlara göz attı. Oğlunu sofaya kadar götürerek:

— Güle güle beyefendi, dedi. Atande.

Karanlık sofada ise, birdenbire yüzünü oğlunun yüzüne dayadı, hıçkırmaya başladı:

— Sonya’cığı bir görsem, diye mırıldandı. Bu işi düzenle, Borinka, kuzucuğum. Tıraş olur, elbiseni giyerim… Yüzüme bir ciddîlik veririm… Onun yanında sessizce dururum. Vallahi hiç ses çıkarmam.

Ardından, kadın sesleri gelen kapıya ürkek ürkek baktı. Hıçkırıklarını kesti, yüksek sesle:

— Güle güle, beyefendi, dedi. Atande!

Anton Çehov – Hikayeler

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz