“İnsan neyle yaşar?” Henry Miller’dan insanlık için bir yaşam manifestosu

henry-miller“İnsan neyle yaşar?” diye soruyor Henry Miller, en iyi yapıtı olarak nitelediği Marousi’nin Devi’nde. Kanla mı, terle mi, yıllar yılı didinip edindiği servet ile mi yoksa barış, huzur ve doyum ile mi? Siren Yayınları etiketiyle yayımlanan kitaptan tadımlık bir bölüm. 

Daha ilginç şeylerden bahsetmeyi yeğlerim – Katsimbalis’ten örneğin, bir akşam vakti, alacakaranlıkta, Amaroussion’daki evine yaptığım ziyaretten. Hayatımdaki harikulade, unutulmayacak günlerden biri daha! Günbatımını izlemek için erken gelmemizi söylemişlerdi. Stephanides birkaç Yunanca şiir çevirmişti, onları İngilizce olarak dinleyecektik. Katsimbalis henüz şekerlemesini bitirmemişti vardığımızda. Kestirirken yakalandığı için utanmıştı çünkü uykuya pek gereksinim duymamakla övünürdü. Aşağı indiğinde biraz mahmur ve solgun görünüyordu. Kendi kendine konuşur gibi konuşuyor, çimbalo çalmaya çalışırmış gibi küçük, tuhaf el hareketleri yapıyordu. Birkaç dakika önce düşünde hatırladığı bir sözcüğe dair bir şeyler homurdandı.

Bir kitapta rastladığı bir Yunan imgesini ifade edecek İngilizce sözcükleri bulmak için zihnini tarayıp durmaktaydı. Her neyse, dediğim gibi, onu uykudan uyandırmıştık. Sersem sepelek ortalıkta dolanıyor, homurdanıyor, etrafını saran örümcek ağlarından kurtulmaya çalışırmışçasına garip hareketler yapıyordu. Konuşması etkisinden henüz sıyrılamadığı düşün etrafında gelişmeye başladı. Başlamak için herhangi bir yerden başlarsın ve o, az önce düş gördüğü için düşten başlamıştı.

Düşün kendisi önemli değildi, bir anda unutuldu zaten, fakat düşü hatırlamak onu bir süredir aklına takılan, günlerdir izini sürdüğü o sözcüğe geri götürmüştü, dediğine göre. Zihni berraklaşıp örümcek ağları dağılırken sözcükler de berraklaşmaya başladı. Sözcük, her ne idiyse, dile bağlandı, dil bala bağlandı ve bal insana yararlıydı, başka şeyler gibi, reçine şarabı örneğin, bilhassa reçine şarabı, akciğerlere iyi gelirdi, karaciğere iyi gelirdi, bütün rahatsızlıklara iyi gelirdi, hele de fazla miktarda tüketilirse, ki yapılmaması gerekirdi, fazla tüketilmemeliydi, ama o doktorunun uyarılarına rağmen fazlaca reçine şarabı içerdi, hele de geçen gün Pire’deki tavernada içtiğimiz gibi iyi reçine şarabı bulursa. Körpe kuzu eti lezizdi, fark etmiş miydik? Parmaklarını yalar gibi yaptı, ağzını elinin tersiyle sildi, fırının rayihalı dumanını bir kez daha ciğerlerine çekmek istermiş gibi havayı kokladı. Bir an duraksayıp etrafına baktı, monoloğa tam yol vermeden önce dilini ıslatacak bir şeyler arıyordu sanki. Kimse bir şey demedi, ritmini yakalamaya başlamışken bir şey söylemeye kimse cesaret etmedi. Şiirler masanın üzerinde duruyordu, Seferiades ile kaptanın her an gelmesi bekleniyordu. Hafiften telaşlandığını, arkadaşları gelmeden içindekileri dökecek zamanı olmayacağından endişe ettiğini hissedebiliyordum. Çırpınıyormuş gibiydi, kanadı bir yerlere takılmış bir kuş misali.

Hangi yöne gideceğine karar verinceye kadar motoru çalışır vaziyette tutmak için sürekli mırıldanıp homurdandı. Sonra bir şekilde, geçişin farkında olmadan, kendimizi birinde tek bir yel değirmeni bulunan alçak tepelere bakan verandada bulduk ve Katsimbalis uçmaya başladı. Açık gökyüzünde süzülen bir kartalın gösterisiydi bu; havanın berraklığına dair, alacakaranlıkla çöken morlu-lacivertli renklere dair, tekdüzeliğin inişli ve çıkışlı türlerine dair, başına buyruk otlara ve ağaçlara dair, egzotik meyvelere ve karasal yolculuklara dair, kekik, bal ve insanı sarhoş eden kocayemiş özüne dair, adalılara ve dağlılara dair, Mora halkına dair, bir gece ayın etkisine kapılıp giysilerini çıkaran ve sevgilisi deli gömleği bulmaya koşarken ay ışığında çırılçıplak dans eden çatlak Rus kadına dair. O konuşurken ben Attika’nın muhteşem manzarasına ilk kez kendi gözlerimle tanık oluyor, giderek artan bir neşeyle sahipsiz kahverengi çimlerin ardındaki çarpık yapıların arasında, solmakta olan ışıkta kadınların ve erkeklerin tek başlarına gezindiklerini görüyordum.

Her nedense bana fazlasıyla Yunanistan’a aitmiş gibi geldiler; kendilerine özgüydü yürüyüşleri, dolambaçlı gezintileriyle muntazam desenler çiziyorlardı, o gün müzedeki vazonun üzerinde gördüğüm desenler. Gezinmenin pek çok farklı biçimi var ve en iyisi, kanımca, Yunan tarzı olandır, çünkü amaçsız, anarşist, bütünüyle ve ahenksizce insanidir. Kahverengi otların ve tuhaf, kaba ağaçların arasında yapılan bu gezintiler, uzaktaki dağın boşluğunda fırçalanarak dikilmiş saçları andıran çimler, dinlediğim, sindirdiğim ve solmakta olan ışıkla birlikte aşağıda gözden kaybolmaya başlayan Asyalı aylaklara sessizce ilettiğim Katsimbalis monoloğuyla tuhaf bir biçimde iç içe geçiyordu… Amaroussion’daki yüksek verandada, öteki dünyaların ışığı parlamaya başlarken eski ve yeni Yunanistan’ı yumuşak saydamlıkları içinde yakalamayı başardım ve onları hâlâ öyle hatırlıyorum. O anda eski ya da yeni diye bir şey olmadığını kavradım, sadece Yunanistan vardı, ebediyetin bağrında tasarlanıp yaratılmış bir dünya. Konuşmakta olan adam insani oranların dışına taşmış, baş döndürücü cümlelerinin derin, uyutucu ritmiyle ileri geri sallanan bir Dev’e dönüşmüştü̈. Konuştu durdu, telaş etmeden, façasını hiç bozmadan, yorulmak ya da yılmak nedir bilmeden… Biçim ve öz edinmiş bir ses; insani çerçevesine sığmayan bir figür; sesinin akisleri uzak dağ yamaçlarının derinliklerinde gürleyen bir siluet.

***

Trenim dörtte kalkıyordu ve onlarla birlikte son bir yemek yiyecek kadar zamanım vardı. Geminin zamanında yola çıkmayacağından emin olan Durrell beni kalmaya ikna etmek için epey diretti. “Bu lanet ülkede hiçbir şey zamanında gerçekleşmez,” dedi. İçten içe bir şeylerin ters gitmesini ve kalmama neden olmasını umuyordum. Gemiyi kaçıracak olsam bir aydan önce bir gemi bulamayabilirdim, o arada İtalya Yunanistan’a savaş ilan edip beni Akdeniz’de mahsur bırakabilirdi ve bu pek güzel olurdu. Yine de gitmeye hazırladım kendimi. Artık kadere kalmış, dedim kendi kendime. Durrell ile Nancy Epidauros’a, oradan da Olympia’ya gidecekti. Ben cezaevine dönecektim.

Fayton kapıda beni bekliyordu. Durrell ile Nancy basamaklarda durup bana el salladı. Çıngıraklar ötmeye başladı, yağmur ve gözyaşlarından oluşan yoğun sisin içinde yol aldık. “Tekrar ne zaman buluşacağız?” diye sordum kendime. Amerika’da değil, İngiltere’de değil, Yunanistan’da değil, diye geçirdim içimden.

Hindistan’da ya da Tibet’te belki. Tesadüfi bir karşılaşma olacaktı muhakkak -yolda- Durrell ile arkadaşının Mistra yolunda karşılaştıkları gibi. Savaş dünya haritasını değiştirmekle kalmayacak, bütün sevdiklerimin yazgısını değiştirecekti. Savaş başlamadan önce de rüzgârlarla dört bir yana savrulmuştuk zaten bizler – birlikte yaşamış, birlikte çalışmış ve her ne yapıyorlarsa ona devam etmekten başka bir şey düşünmeyen insanlar.

Savaş sözcüğünü duyunca bile dehşete kapılan, savaş çıksa da çıkmasa da Ulusal Kütüphane’de çalışmaya devam edeceğini söyleyen dostum X Yabancı Lejyonu’na katılmıştı; kelimenin tam anlamıyla pasifist olan dostum Z gönüllü ambulans şoförü olmuştu ve bir daha kendisinden haber alamamıştım; bazıları Fransa’da ve Almanya’da çalışma kamplarındaydı ve biri Sibirya’da çürümekteydi; biri Çin’de, biri Meksika’da, biri Avustralya’da. Bir daha karşılaştığımızda bazıları kör, bazıları bacaklarını kaybetmiş olacak, bazıları yaşlanacak ve saçları ağaracak, bazıları bunayacak, bazıları buruk ve sinik olacak. Dünya belki daha iyi bir yer haline gelecek, belki değişmeyecek, belki şimdi olduğundan bile beter olacak – kim bilir? Asıl tuhaf olan bu tür evrensel krizlerde insanın içgüdüsel olarak kimin telef olacağını ve kimin hayatta kalacağını bilmesi… Kiminin yüzünde ölüm yazısını görürsün; genellikle ışıltılı, kahramanlığa meyilli karakterlerin yüzünde; kendi ölümlerinin bilinciyle ışıldar bunlar. Askeri açıdan işe yaramayacaklarını düşüneceğin birilerinin yine de sert askerlere dönüşeceklerini hissedersin, cehennem ateşinden zarar görmeden çıkıp belki eski rutinlerine dönerler ve hayatta hiçbir yere varamazlar. Son savaşın etkilerine Amerika’daki bazı arkadaşlarımda bizzat şahit oldum; bu savaşın etkilerini ise daha da açık görüyorum. Kesin bir şey varsa o da bu savaşın doğurmakta olduğu karmaşa ve kargaşanın bizim yaşam süremizde asla onarılamayacağı. Bıraktığımız yerden devam etmek mümkün olmayacak. Bildiğimiz dünya ölü̈ ve yitik artık; bir sonraki karşılaşmalarımız bir zamanlar değer verdiğimiz şeylerin küllerinin üzerinde gerçekleşecek.

Türkçesi: Avi Pardo

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
“Zaman geçince her şey daha iyi anlaşılıyor…” Anılar – Cemal Süreya

Turgut Uyar'ın şiirlerinden kendine en çok pay çıkaran ben olmuşumdur, Çünkü Turgut Uyar’la ben kendimdeki bazı yönlerin farkına varıyordum. Belki...

Kapat