Huzursuzluğun Kitabı: Edebiyatta Deliler – Anatole France

Londra’yı gezen bir Fransız, bir gün büyük Charles Dickens’i görmeye gitmiş. Kabul edilmiş ve hayranlığı sebebiyle pek değerli bir insanın böyle bir kaç dakikasını aldığı için özür dilemiş.

— Şanınız ve uyandırdığınız genel sevgi, şüphesiz sizi sayısız rahatsızlıklarla üzmektedir. Kapınız her zaman sarılmış bir haldedir. Her gün prensleri, devlet adamlarını, bilginleri, yazarları, sanatçıları, hatta delileri bile kabul etmek zorunda kalıyorsunuzdur, her halde.

Dickens hayatının son günlerinde sık sık yakalandığı sinir buhranıyla ayağa kalkarak:
— Evet, delileri, delileri, delileri. Yalnız onlar eğlendiriyorlar beni, diye bağırmış, sonra şaşıran ziyaretçiyi yakasından tuttuğu gibi dışarıya atmış.

Şu uysal M. Dick’in masumluğunu bize içli bir üzüntü ile tasvir eden Charles Dickens delileri her zaman sevmiştir. Herkes David Copperfield’i okuduğu için M. Dick’i tanır. Fransa’daki herkesi kastediyorum. Çünkü en mükemmel İngiliz hikayecisini ihmal etmek bugün İngiltere’de moda haline gelmiştir. Bir genç estetikçi birkaç gün önce Dombey and Sonun ancak tercümelerinden okunabildiğini bana [1] itiraf etti. Byron’un da tatsız bir şair, bizim Ronsard’ımız gibi bir şey olduğunu söyledi. Ben buna inanmıyorum. Byron’un yüzyılın en büyük şairlerinden olduğuna inanıyorum. Dickens’in duyma yetisini her yazardan daha iyi kullandığına, inanıyorum. Romanlarının, onları ilham eden aşk ve merhamet kadar güzel olduklarına inanıyorum. David Copperfield’in bir yeni İncil olduğuna inanıyorum. En sonra burada ayrıca üzeride durduğum. M. Dick’in de iyi niyetli bir deli olduğuna inanıyorum. Çünkü kendisine kalan tek akıl kalbin aklıdır, o da hiçbir zaman yanıltmaz. Üstüne I. Charles’in ölümü ile ilgili bilmem hangi hayalleri yazıp uçurtmalar uçurtmasından ne çıkar. O, iyiliksever bir insandır, kimsenin kötülüğünü istemez. Bu, birçok aklı başında insanların erişemedikleri bir olgunluktur. M. Dick için İngiltere’de doğmuş olmak bir mutluluktur. Orada birey hürriyeti Fransa’da daha üstündür. Orijinallik orada daha iyi karşılanır ve bizde olduğundan daha çok saygı görür. Hem delilik bir çeşit zihin orijinalliği değil de nedir? Delilikten söz ediyorum, yoksa bunamadan değil. Bunama düşünce yetisini kaybetmektir. Delilik ise bu yetilerin garip ve tuhaf bir şekilde kullanılışından başka bir şey değildi.

Çocukluğumda, yirmi yaşındaki biricik oğlunun Righi dağında bir çığ altında öldüğünü öğrenince deliren bir ihtiyar adam tanımıştım. Deliliği yatak çarşafına sarınmaktı. Bunun dışında tamamıyla akıllı uslu bir adamdı. Mahallenin bütün küçük yaramazları vahşice çığlıklar atarak arkasına takılırlardı. Onda bir çocuk tatlılığıyla bir dev gücü birleştiği için hiçbir kötülük yapmadan onları bir hayli korkutur yanma yaklaştırmazdı. Bu haliyle mükemmel bir polis örneği idi. Bir dost evine girdiği zaman ilk işi kendini gülünç eden o iri damalı garip paltosunu çıkarmak olurdu. Mümkün olduğu kadar bir insan vücudunu örtüyormuş sanısını uyandıracak bir şekilde onu güzelce bir koltuk üstüne yerleştirdi. İçine bel kemiği gibi bastonunu sokar, sonra bu bastonun sapma kenarlarını aşağıya indirdiği şapkasını, parmaklan arasında hayali bir manzara alan o büyük fötr şapkasını geçirirdi. Bu işi bitirince uyuyan ihtiyar bir dostu seyreder gibi perişan halini bir zaman seyreder, bir karnaval elbisesi içinde sanki önünde uyuyan kendi deliliği imiş gibi birdenbire dünyanın en akıllı insanı olurdu. Üstünde XVI. Louis devrinde bir ceket adı verilen elbiseye oldukça benzer pek derli toplu bir çeşit kollu siyah yelek kalıyordu. Kaç defa onu zevkle seyretmiş, dinlemişimdir. Her konu üzerinde büyük bir muhakeme ve anlayış ile konuşurdu. Dünyayı ve insanları tanıtan bütün bilgilerle beslenmiş bir bilgindi. Kafasında zengin bir yolculuk kütüphanesi vardı. Midus’ün batışını, yahut Denizcilerin Okyanus’da başlarından geçeni anlatmakta eşsizdi.

Yetkin bir hümanist olduğunu unutursam affedilmez bir kusur işlemiş olurum. Çünkü düpedüz iyiliksever göstererek bana bilgilerimi epey ilerleten birçok Latince ve yunanca ders vermişti. İyilik etme çabası her rastlayışta kendini gösteriyordu. Bir astronomi bilginin ona verdiği karışık hesaplan çözdüğünü, bir ihtiyar hizmetçiye yardım olsun diye, odun parçaladığını görmüştüm. Hafızası yerinde idi, onu altüst eden hadise dışında hayatının bütün hadiselerini hatırlıyordu. Oğlunun ölümü hafızasından büsbütün silinmiş gibiydi, hiç değilse bu müthiş felaketin oluşunu aklına getirdiği sanısını uyandırabilecek tek kelime söylediği işitilmemişti. Hemen hemen neşeli, değişmez bir mizacı vardı ve kafasını tatlı, samimi, iç açıcı hayallerle dinlendiriyordu. Gençlerin arkadaşlığını arıyordu. Onlarla sık sık görüşmesi kafasına pek belirgin eğitsel bir cerbeze kazandırmıştı. Rollin’in o mükemmel Traite des etudes’nü okuyalıdan beri hep onu düşünürüm. Şunu söylemeyeyim ki, genç arkadaşlarının fikrine hiçbir zaman kapılmazdı. Hiçbir şeyin değiştiremeyeceği inatçı bir akışla kendi fikrini izlerdi. Ama sık sık konuşma fırsatını bulduğum gerçekten üstün insanlarda buna benzer bir hal dikkatimi çekmişti. Yirmi yıl, kış yaz, yatak çarşafına sarındıktan sonra bir gün artık gülünç olmayan küçük damalı bir ceketle göründü. Elbisesi gibi hali de değişmişti. Ama bu değişikliğin mutlu bir değişme olması için çok şeylere ihtiyaç vardı. Zavallı adam, kederli, sessiz, az konuşur olmuştu. Ağzından dökülen, hemen hemen anlaşılmaz birkaç lakırdı korkusunu ve endişesini açığa vuruyordu. Her zaman kıpkırmızı olan yüzünü geniş mor halkalar kaplamaya başladı. Dudakları siyah sarkıktı. Bütün yiyecekleri reddediyordu. Bir gün oğlunun kayboluşundan söz etti. Ertesi sabah onu odasında asılmış olarak buldular. Bu ihtiyar adamın hatırası, bende bütün ona benzeyenler için gerçek bir sevgi uyandırır. Ama onların sayıca az olduğunu sanıyorum. Deliler de bir bakıma öbür insanlar gibidir. İyileri tek tüktür. İnsan, birçok tımarhaneleri dolaşır da yatak çarşafı örtünen ikinci bir ihtiyarı veya başka bir M. Dick’i yine de bulmayabilir. M. Paul Hervieu de tıpkı Dickens gibi yalnız delilerin ilgi uyandırıcı oldukları düşüncesinden uzaklaşmış değildir. Bize İncorınu’de korkunç bir delilik hikayesi anlatır. Sonunda bunun sadece bir rüya olduğu anlaşılır; ama rüyaların hem en fazla korku vereni, hem de en mantığa uygun olanıdır. Bu bir delinin rüyasıdır. Bir deliyi kusursuz olarak bir kabusa sürüklemek ancak böyle olur. İşte M. Paul Hervieu, binde bir rastlanır bir kabiliyetle bunu göstermiştir. Kafası tersine işleyen bir Descartes’ci gibi bize deliliğin sebeplerini anlatmıştır. Usta bir saatçinin son derece kötü bir saati muayene ederken göstermesi gereken titizlikle düşünme makinesini, bir biri ardına sıralanan bozukluklarını izleyerek incelemiştir. Kitabı pek ilgi çekici ve tamamıyla kendine göre bir eserdir. İnsanlarda iki etki uyandırır; önce korkutur, sonra da düşündürür. Bu korku — sizi ondan esirgerim — hiç de sebepsiz değildir. Beni sarsan ürpertiyi size aktarabilmem için M. Paul Hervieu’nün bu yoldaki bütün kabiliyetini edinip onun gibi kullanmam gerekirdi. Kitabın ilham ettiği derin düşüncelere gelince, bunlar pek çoktur.

Hiç olmazsa bin ianesini olsun söyleyivereyim. Felsefe yapmak ne güzel bir şey. Yazı yazarken bir akasya o ince, çiçekli dallarını pencereden sallıyor. Antolojideki şairin bir beyitini tekrarlıyorum: “bu güzel ağaç altında oturalım gel, gölgesinde konuşmak ne tatlıdır kim bilir.” Bir güzel ağaç ve sakin düşünceler… Dünyada bundan daha güzel ne vardır? Bir meltemin yavaş yavaş oynattığı akasyam, çiçeklerinin kokulu karını masamın üstüne kadar getiriyor. Bu hoş etki altında pek zararı dokunmayan delilere karşı gerçek bir sevgiyi kendime yasak etmek elimden gelmez. Bu yolda hiçbir şey yapmamak, ister deli ister akıllı olsun, insanlar için büsbütün yasak edilmiştir. Dünyada zarar vermeden yaşamanın çaresi yoktur. Delilerden hiçbir zaman nefret etmemeliyiz. Onlar da bizim benzerlerimiz değil midir? Hiç de deli değilim diye kim güvenebilir? Az önce Littre ile Robin Sözlüğü’nde deliliğin tarifini aradım. Ama bulamadım. Daha doğrusu orada okuduğum tarif hemen hemen manasız bir şeydi. Bunun üzerinde biraz durdum; çünkü delilik vücutta hiçbir yara bere ile nitelendirmedikçe tarif edilemez halde kalır. Bir insana bizim gibi düşünmediği zaman deli, diyoruz, hepsi bu kadar. Felsefe bakımından delilerin fikri, bizim fikirlerimiz kadar haklıdır. Dış alemi edindikleri izlenimlere göre tasavvur ederler. Akıllı geçinen bizlerin yaptığı bundan başka nedir ki. Dünya onlara, bize aksettiğinden başka türlü akseder. Bizim edindiğimiz hayalin doğru olduğunu onların edindiği hayalin yanlış olduğunu söyleriz. Gerçekte hiçbir şey salt olarak doğru olamaz, hiçbir şey salt olarak yanlış olamaz. Onlarınki kendilerine göre doğrudur, bizimkiler bize göre doğrudur. Şu masalı dinleyiniz: bir gün bir bahçede düz bir ayna konveks bir ayna ile karşılaşır, ona:

— Tabiatı kendi yapınıza göre göstermenizi pek münasebetsizce bir hareket buluyorum. Bütün sıska bacaklı, ufacık kafalı insanları koca karınlı, bütün doğru çizgileri iğri göstermeniz için deli olmalısınız, demiş.

Konveks ayna öfke ile cevap vermiş:

— Tabiatın biçimini bozan sizsiniz. Yassı vücudunuz onları bu hale soktuğu, dışınızdaki her şey içinizdeki gibi düz olduğu için ağaçları dümdüz sanıyorsunuz. Ağaçların gövdeleri eğridir. İşte gerçek budur. Siz yalancı bir aynadan başka bir şey değilsiniz.

Öteki karşılık vermiş:

— Ben kimseyi aldatmıyorum, konveks kardeş. İnsanların, eşyaların karikatürünü yapan sizsiniz.

Oradan bir geometri bilgini geçerken kavgada kızışmaya başlamış. Hikayenin anlattığına göre bu bilgin büyük d’Alambert’miş.

Aynalara demiş ki:

— Her ikiniz de hem haklısınız, hem haksızsınız. Her biriniz eşyaları optik kanunlara göre düşünüyorsunuz. Aldığınız şekillerin her biri geometriye göre doğrudur, her ikisi de kusursuzdur. Bir konkav ayna çok başka bir üçüncü hayal verir. O da kusursuzdur. Tabiatın kendisine gelince, hiç bir şey gerçek şeklini tanımaz. Hatta kendisini aksettiren aynadaki şekilden başka bir şekil olmaması ihtimali de vardır. Sayın aynalar şunu biliniz ki eşyaların akislerini aynı şekilde almadığınız için deli sayılmazsınız.

İşte bence güzel bir masal, bu hikayeyi, duyguları ve tutkuları kendiliğinden hissedilecek derecede ayrı insanları hücrelere kapatan akıl hastalıkları uzmanlarına armağan ediyorum. Aşırılıkta, aşkta, sanki cimrilikte, bencillikte olduğu kadar akıl yokmuş gibi tutumsuz adamı, sevdalı kadını akıldan yoksun sanıyorlar.

Onlar başkalarının işitmediğini işitince, başkalarının görmediğini görünce bir insanı deli sayarlar. Bununla beraber Sokrates de Tanrısından fikir danışırdı, Jeanne d’Arc da sesler duyardı. Zaten hepimiz garip fikirli hepimiz hayal görücü klişeler değil miyiz? Dış alemin ne olduğunu biliyor muyuz? Bütün hayatımızda duygu sinirlerimizle ışık ve ses titreşimlerinden başka bir şey kavrayabiliyor muyuz? Gerçi sanrılarımız genel ve göreneğe dayanan düzen içinde devamlı, alışılmış bir haldedirler. Delilerin algılan az rastlanır. Ayrık ve farklı algılarda. Başlıca bu halleriyle tanınırlar.

Hikayeciler şahı Maupassant’nın Horla’da bize tarattığı da bir delidir. Uykusun bozan ve gece masası üstündeki sütünü içen bir cadı, zavallı adamı sık sık ziyaret etmektedir. Bu yüzden hem çaresizlik içindedir, hem öfkelidir Bu da sebepsiz değildir. Çünkü kendini görünmez bir düşmana kaptırdığını hissetmek kadar korkunç bir şey olamaz.

Ama hemen düşüncemi söyleyeyim mi? Bir deliye göre bu adamda biraz incelik noksanı vardır. Onun yerinde olsam, cadının istediği gibi sütü içmesine müsaade eder, kendi kendime de şöyle derdim: “bak, işler yolunda gidiyor. Bu kalevi sıvıyı yutmakla bu hayvan saydamsız bir elemanı sindirmek ve görünür bir hal alacaktır. Beklerken, saydam kalamayacağı için görünmez halini devam ettiremez. Böylece onu görmesem de vücudunda içtiği sütü olsun görürüm.” Hoşunuza giderse sütle yetinmezdim, tepeden tırnağa kadar kırmızıya boyamak için ona gök boyası yuttururdum.

Bundan başka suyu da sütü de içmediklerine göre görünmezler pekala var olabilirler. Hem rica ederim neden olmasın? Onların varlıklarını farzetmekte ne gibi bir saçmalık vardır? Bunu biraz düşündük mü bu zıt faraziye aklımızı altüst eder. Çünkü, hayat, bütün şekilleriyle duygularımıza çarpsaydı ve biz varlıkların bütün derecelerini kucaklayacak bir şekilde yaratılsaydık bu büyük bir talih eseri olurdu. Hayat, sıcaklığın pek özel şartlan içinde belirince bize görünür. Görünmesi imkansız gaz halindeki çevrelerde hayat varsa — ki hiç de imkansız değildir — onu anlayamayız. Ama bu onu inkar etmek için de bir sebep olamaz. Gaz halinde bulunan maddede katı halinden daha az enerjili değildir. Evren içinde, her sistemin merkezinde, babaların, kralların vazifelerini gördükleri anlaşılan güneşler neden sonsuz sessizlik içinde kalsınlar? Neden o geniş vücutlarında ısıyı ve ışığı taşıdıkları gibi hayatı ve zekayı taşımasınlar? Neden dünyanın hava tabakasında da, gezegenlerin hava tabakasında da insanlar yerleşmiş olmasınlar? Yiyeceklerini üst hava tabakasından sağlayan tamamıyla yan saydam, pek hafif varlıklar tasavvur edilemez mi?

Deniz çocuklarının, kara çocuklarının var olduğu gibi hava çocuklarının da var olmasına hiçbir şey engel değildir.

Huzursuzluğun Kitabı
Yazar: Fernando Pessoa

[1] L’İnconnu, yazan: Paul Hervieu — Le Horla, yazan Guy de Maupassant.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sylvia Plath: “Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi…”

Kapat