Her şey terkedilmişliğin suskunluğunu delerek geçiyor

Terk edilmişliğin suskunluğunu hiçbir şey bozmuyor artık. Ağaçların yaşlandıkça kararmış tepeleri üzerinden gezinen bulutlar, dipsiz gibi görünen küçük gölün, mavisi yeşile dönüşen suyunda yansıyor. ve kendini terk etmişçesine yaslı, dinleniyor her gün.
suskun gölün ortasında sivri kule ve damlarıyla şato bulutlara uzanıyor. Yabani otların saldırısına uğramış yarık duvarları yalayan güneş ışığı yuvarlak kör pencerelere çarparak sekiyor. Bir şeylerden korkar gibiler; ürkek, telaşlı, pencerelere doğru uçuşuyorlar. Aşağıda, avlunun içindeki fıskiye kibarca şırıldıyor. Susamış güvercinler, bronzlaşmış çeşme önünde susuzluklarını gidermeye iniyorlar ara sıra.

Şatonun dar, tozlu dehlizlerini, yarasaları ürkütüp uçuşturan sıcak, küf kokulu bir rüzgar yalayıp geçiyor. Bunun dışında hiçbir şey derin sessizliği bozmuyor.

Geçmiş artık yaşamıyor burada. Biçimi bozulmuş tek bir gül kılığında donup kalmış sanki. Zaman onun cansızlığı üzerinden acımasızca geçip gidiyor.
Ve her şey terkedilmişliğin suskunluğunu delerek geçiyor.

Ve tepede, yarık kuledeki odasında oturuyor kont. Her gün. Ağaçların zirveleri üzerinde sürüklenen berrak, göz alıcı bulutları seyrediyor. En çok da akşamları bulutların arasından süzülen kızgın güneşin batışını. Yüksektekilere kulak veriyor. Kulenin yakınından uçan bir kuşun bağırtısı ya da şatonun tozunu alan rüzgarın şiddetli uğultusu.

Ağır, mahzun uyuyuşunu izliyor parkın. Ardından, parıldayan dalgaların şatonun çevresine sürüklendiği kuğulara kayıyor gözleri. Her gün!

Ve şatonun üstünde gezinen bulutlar, yeşilli mavili pırıltılar saçan suda yansıyor. Dalgaların üzerinde oluşan gölgeleri, tıpkı kendileri gibi göz kamaştırıcı ve berrak. Küçük, ölü kadın ellerini andıran nilüferler el sallıyorlar konta, ve rüzgarın hafif tınısına uyarak salınıyorlar, mahzun, dalgın.

Yazgının, üzerine kapkara çöktüğü ve artık yaşama direnci kalmayan, bir öğle üzeri gölgesi gibi incelmiş şaşkın bir çocuğu andıran zavallı kont, kendisini boğucu bir şekilde kuşatan her şeye göz gezdiriyor.

Ve artık yalnızca ruhundan kopup kulaklarında çınlayan hüzünlü melodiyi dinliyor: Geçmiş!

Akşam karanlığı çökmeye başladığında eskimiş lambasını yakıp solmuş, kalın kitaplarından geçmişin yüceliğini ve görkemliliğini okumaya dalıyor. Ve geçmişin dev gibi gölgeleri beliriveriyor birden, atalarının görkemli yaşantıları canlanıyor gözünde. onlarla birlikte yaşıyor; ta ki şimdi yaşadığı güne kadar, kendisinin ait olmadığı.

Kulenin etrafında kopan fırtınanın kuleyi temelinden gürüldettiği ve ürken kuşların penceresinin önünde panik içinde uçuştukları gecelerde, kontun üzerine garip bir hüzün çöküyor. Yazgının ağırlığını hissediyor yüzyıllık, yorgun ruhunda.

Ve yüzünü pencereye dayayıp, dışarıdaki geceye bakıyor. Her şey kocaman, düşsel görünüyor gözüne. Ve korkunç!

Kudurduğunu hissediyor fırtınanın; toprağın altındaki tüm ölüleri yeryüzüne doğru süpürüp havaya serpmek istermişçesine.

Ancak gecenin darmadağın, fantastik görüntüsü hayalet gibi kaybolduğunda, her şey yeniden terk edilmişliğin suskunluğunu delip geçiyor.

Terk Edilmişlik
Çev: Haldun Öngel

Share

Yorum yapın

Share
Devamını oku:
1 Mayıs’ın Kökenleri üzerine Rosa Luxemburg (Şubat 1894)
Kullanılmış Biletler “Sinema Yazıları” – Murathan Mungan
Ahmet İnsel: Türkiye’de nüfus 10 yılda yüzde 12, Diyanet’in kadrolu personeli yüzde 63 arttı
Kapat