Kafka:Derin bir uykuya gömülüyor, bir saat sonra da, kafamı yanlış bir çukura koymuşcasına uyanıyorum

Ernst Fischer: “Kafka insanın evren içindeki yada ‘nesnelerin başlangıcındaki değil, belli bir toplumsal durum içindeki acısını anlatıyordu… Kafka’nın düşü, bütün canlı varlıkların nesnelere dönüştüğü korkunç bir düştü.”(Sanatın Gerekliliği)
Gustav Janouch: ‘Kafka’nın o alacakaranlık gölgeler ülkesi kişinin her zamanki günlük gerçeği olup çıkmıştır.”(Kafka ile Konuşmalar)
Albert Camus: “Kafka’nın ötesinde belki de hiç kimse bu pişmanlık hayaletlerine bu denli et, kemik, bu denli derinlik vermemiştir. Kafka bizi insan düşüncesini sınırlarına getirmiştir.” (Sisyphe Söylencesi)
Roger Garaudy: “Kafka’nın dünyası bizimkinden ayrı bir dünya değildir. Kendi yaşadığı ile kurduğu dünya, tek bir dünyadır. Boğucu, insallığını yitirmiş bir dünya, bir yabancılaşma dünyası; ancak yabancılaşmanın bilincine ulaşmış ve olağanüstü ile güldürünün parçaladığı bu evrenin çatlaklarından bize bir ışık, belki de bir çıkış yolu gösteren yıkılmaz bir umudun dünyası.”(Kıyısız Bir Gerçeklik üzerine)

Uykusuz gece. Sıraya girenlerin üçüncüsü bu. Derin bir uykuya gömülüyor, bir saat sonra da, kafamı yanlış bir çukura koymuşcasına uyanıyorum. Tümüyle uyanığım, sanki incecik bir zar altında uyumuşum ya da hiç mi hiç uyumamışım gibi bir duygu var içimde, yeniden uykuya dalmanın güçlükleri uzanıyor önümde, kendimi uykudan ötelere fırlatılmış duyuyorum. Gecenin artakalan bölümünde, saat beş’lere dek bu böyle sürüp gider artık, sonunda uyusam bile, uyarıcı düşler yan uyanık tutar beni, düşlerle boğuşmam gerektiği sürece, kendi başımı beklercesine uyurum sanki. Saat beş sularında uykunun son izleri silinip gitmiştir, uyanıklıktan daha da bitirici olan düşler görürüm yalnızca. Kısaca tüm geceyi, sağlıklı birinin uykuya varışından kısa bir süre önce kendini içinde bulduğu o durumda geçiririm. Uyanmışsam, tümcek düşler kuşatmıştır çevremi, onları düşünmemeye çabalarım elden geldiğince. Gündoğuşuna yakın, derin derin içimi çekerim yastığın yüzüne, o gece için de, tüm umutlar yitirilmiştir çünkü. Derin bir uykudan, tıpkı bir cevizin içinden çıkarcasına uyandığım o gece sonlarını düşünürüm acı acı.

Dün gece, bir kör çocuğun korkunç görüntüsü girdi düşüme. Düşe göre, Leitmeritz’deki teyze kızıydı bu, oysa kızları değil, oğulları vardır onların yalnızca. Bunlardan biri de, bacağını kırmıştı bir aralık. Öte yandan bu çocukla, önceleri güzelce bir çocukken giderek katı giyimli iri kıyım bir kıza dönüşmesini izlediğim Dr. M’nin kızı arasında bir benzeşim vardır. Bu kör ya da bozuk gözlü çocuk gözlüklüydü, sol camın hemen ardındaki göz, süt aklığında ve fırlak görünmekteydi, çukura kaçmış öteki göz, kendisine çok yakın bir mercekle örtülüydü. Bu gözlüğün yüze uyarlanabilmesi için, kulakların ardına uzanan destekler yerine, bir ucu elmacık kemiğine oturan bir kaldıraç düzeni gerekmekleydi, böylece mercekten çıkan bir direk yanağa iniyor, eti delip kemik üzerinde son buluyordu, bir başka tel de oradan dışarı çıkıp, arkaya kulağa gidiyordu.

Bütün bu uykusuzlukların, salt yazı yazmamdan kaynaklandığına inanıyorum ben. Ne denli az, ne denli kötü de yazsam, küçücük sarsıntılara karşı duygunlaşmaktayım, çoğun günün er saatlerinde, özellikle gün batımına doğru, beni yırtıp açabilecek yüce anların yakınlaşan olasılıklarını sezinliyorum. Yönlendirmeye fırsat bulamadığım içimdeki bu genel kargaşa dinmek bilmiyor.  Sonuç olarak, özgür kılındığında beni tümüyle dolduran, beni açıp yayan, yeniden dolduran bu karmaşa, salt bastırılmış, engellenmiş olan uyumdur. Ancak şimdi, şu andaki oluşumu sırtlanabilecek gücüm, yeteneğim olmadığı için, bu durum yalnızca cılız umutlara neden oluyor, kötülük ediyor bana; gün boyu yardım eder görünen sözcükler, geceye sıra gelince, karşı konulmaz biçimde paralıyorlar beni. Bu aşamadayken, hep Paris kentine, onun kuşatma ve daha sonraki Komün günlerine ilişkin düşünceler gelir usuma; o günlere dek Paris’lilere el kalmış kuzey ve doğu dış yörelerin halkı, ayları bulan bir süre boyunca, saatin kollan gibi zamanı kemirerek, ağır ağır, özekte birleşen çevre yollarından Paris’in göbeğine akmışlardı.

Uzunca süredir yazmayışım, avunduğum bir olgu -ve bu duyguyla yatacağım şu an geçici bir zaman için bile olsa, az bir çabayla başardığım şu yazı, şimdiki durumum içinde kendine doğru bir yer edinemeyecek böylece.

Öylesine güçsüzlük içindeyim ki, bu gün şefime çocuğun öyküsünü bile anlattım. Düşteki gözlüklerin, akşam kâğıt oynarken yanında oturmakta olan bana, arada bir gözlüklerinin altından, pek de hoş olmayan bakışlarını gördüğüm annemden kaynaklandığını da anımsayıverdim. Önceleri ilgimi çekmemiş olan birşey de, sağ camın soldakine oranla göze daha yakın durmakta oluşudur üstelik.

2 – Ekim – 1911
Franz Kafka’nın Güncesi’nden

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Her şey terkedilmişliğin suskunluğunu delerek geçiyor

Terk edilmişliğin suskunluğunu hiçbir şey bozmuyor artık. Ağaçların yaşlandıkça kararmış tepeleri üzerinden gezinen bulutlar, dipsiz gibi görünen küçük gölün, mavisi...

Kapat