“Hep­si­ni de sev­dim, hep­si­ni de has­ret­le ha­tır­la­dım” Denize Doğru – Orhan Veli

Bir yıl de­niz gör­me­sem bir hoş olu­rum. He­le bir de ba­har gel­mez mi, bu­ram bu­ram yo­sun ko­ku­la­rı tüt­me­ye baş­lar bur­num­da. Bu ko­ku­yu ilk ola­rak bir ka­ra şeh­rin­de, bir ba­har sa­ba­hı, oku­la gi­der­ken duy­mu­şum­dur.

Ba­na da­ha kü­çük­lük za­man­la­rı­mı ha­tır­la­tan bu ko­ku­da bir­ta­kım so­mut ha­yal­ler de var­dır. Bir Bo­ğa­zi­çi kö­yü, ko­lum­da ge­ne mek­tep çan­tam, sis­li ya­hut gü­neş­li bir sa­bah, bü­tün bir kı­şı kı­yı­da ge­çir­miş dal­yan di­rek­le­ri…
İş­te bu ko­ku, ora­dan, o dal­yan di­rek­le­ri­nin üs­tün­de­ki yo­sun­lar­dan ge­len ko­ku­dur. Ama na­sıl far­ket­me­mi­şim ço­cuk­lu­ğum­da o ko­ku­yu? Far­ket­me­mi­şim de, ne­den son­ra, bir ka­ra şeh­rin­de duy­mu­şum. Na­sıl ol­muş bu iş?
Bir ka­ra şeh­rin­de, bir ba­har sa­ba­hı, oku­la gi­der­ken duy­du­ğum o ko­ku son­ra son­ra, ne çe­şit­li ha­yal­ler­le zen­gin­leş­ti! De­niz­den uzak kal­dık­ça ne­ler ha­tır­la­ma­dım de­ni­ze ait! Hep­si­ni de sev­dim, hep­si­ni de has­ret­le ha­tır­la­dım. Han­gi­si kö­tü bu ha­tı­ra­la­rın? Gü­ne­şin, su­lar­dan ta­va­na vu­rup ta­van­da me­kik do­ku­yan pı­rıl­tı­la­rı mı? Göz alan bir gün ışı­ğın­da, sı­ram sı­ram bir ta­ka­nın pe­şi­ne ta­kı­lıp gır­gı­ra çı­kan al­lı ye­şil­li ala­ma­na­lar mı? Dal­yan re­isi “Şı­ra!” di­ye ba­ğır­dı­ğı za­man şevk­le ağ­la­ra sa­rı­lan tay­fa­lar mı? Bir or­ki­nos vur­gu­nun­dan son­ra, kı­yı­da, kan için­de kal­mış de­ni­zi sey­re­den ço­cuk­la­rın bay­ra­mı mı? Ge­mi­le­rin, bem­be­yaz sa­bah­la­rı ses­len­di­ren sis dü­dük­le­riy­le çan ses­le­ri mi? Ka­yık­ha­ne­le­rin için­de uğul­da­yan dal­ga­lar mı? De­niz üs­tün­de­ki oda­lar­da, lo­do­sun sa­bah­la­ra ka­dar din­me­yen uğul­tu­su mu? Bir ol­ta­nın iğ­ne­sin­de çır­pı­nan bir ba­lı­ğın git­tik­çe be­yaz­la­şa­rak su­yun yü­zü­ne doğ­ru ge­li­şi mi? Ka­ran­lık ge­ce­ler­de ağ­la­rı­nı bir­bi­ri­nin üs­tü­ne at­ma­mak için hay­kı­rı­şan kı­lıç­çı­la­rın se­si mi? Ça­val­ye­le­rin, çam­çak­la­rın üze­rin­de ku­ru­muş ba­lık pul­la­rı, fe­lek­ler­de ku­ru­muş de­niz tuz­la­rı mı? Sa­ba­hın ala­ca­ka­ran­lı­ğın­da, ilk va­pur­la­rın et­ra­fın­da ölü bir ta­bi­at gi­bi du­ran lü­fer­ci­ler mi? Ken­di­ni ana­fo­ra kap­tır­mış, kı­yı kı­yı gi­den sa­man çöp­le­ri, kar­puz ka­buk­la­rı mı? Su­yun için­de be­yaz be­yaz açı­lıp ka­pa­nan, avuç için­de bir an­da da­ğı­lı­ve­ren de­ni­za­na­la­rı mı?.. Say­mak­la bit­mi­yor ki!

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Stefan Zweig: Özgürlük vaizi Nietzsche yükseklerde beliren bir fenerdir

Onlar hayatın zenginliğini gösteriyorsa, bunlar da akıl almaz genişliğine işaret ederler. Çünkü duygunun derinliğini her zaman sadece trajik tabiatlarda duyumsarız....

Kapat