Yabancılaşma: Karl Marx’ın Burjuva İdeolojisi Eleştirisi – Bertell Ollman

İç içe geçmiş ve birbirini destekleyen çarpıtmalardan oluşan zorlu bir sistem olarak burjuva ideolojisi, ancak hayatın devam etmesine izin vermeye yetecek ve aslında kimi sektörlerde gerçekten ilerlemeye yol açacak kadar gerçek dünyayla temas halinde olan açıklamalar sunar.

Dinsel yabancılaşma, Marx’ın ideolojide ve özellikle de burjuva ideolojisinde bulduğu ana nitelikleri açıkça gösteriyor: gerçekte olanların tersten bir fotoğraf çekimi. Dinde bu ters çevirme, Tanrı’nın insanı yarattığı inancında görülür (oysa gerçek bunun tam tersidir).

Etikte, insanların herhangi bir mutlak ahlaki ilkeden yola çıkarak bir yargıya vardıkları söylenir. Ama aslında zaman içinde (kuşaklar boyu) bu ilkeyi oluşturan, sınıf koşullarını ve çıkarlarını yansıtan yargılarıdır. Siyasette, devletin yurttaşlarına kimi haklar verdiği inancına rastlarız. Ama gerçekte insanlar, toplumsal güçlerini devlete devrederek yadsırlar. Yine bu alanda, hükümetin insanlar tarafından seçildiği gibi açıkça çelişkili ama aslında tamamlayıcı olan bir görüş vardır. Ancak insanlar seçimlerinde yönetenler tarafından manipüle edilirler.

Tarihte, olayların gidişatına “büyük adamlar”ın ve düşüncelerin karar verdiği inancı vardır. Ama aslında kimin “büyük adam” olacağı ve hangi düşüncelerin yükseleceğinin genel çerçevesini belirleyen sınırlamaları ve fırsatları oluşturan, (altta yatan koşullarıyla birlikte) olaylardır. İktisatta, insanlar nerede çalışacaklarına ve ne alacaklarına karar verdiklerini düşünürler; ama gerçekte bu seçimlerin her ikisini birden belirleyen eldeki işler ve metalardır. Yine iktisatta, kapitalistlerin mal üretimi ve yatırım yaparak topluma hizmet ettikleri inancı vardır. Aslında toplum kapitalistlere hizmet eder; üretilenlerden aslan payı kapitalistlere bırakılır; hangi mal ve işlere daha fazla yatırım yapılacağı konusunda karar verme hakkı kapitalistindir. Marx, Romalıların mitolojik karakteri Cacus’un Luther tarafından yapılan betimlemesine gönderme yapar. Cacus, Herakles’in öküzlerini çalar; öküzleri mağaradan çıkmış gibi göstermek için onları mağaraya geri geri yürüterek sokar. Marx bu hikâye için şöyle diyor: “Mükemmel bir sahne! Genel anlamda bu sahne bir kapitalistin durumuna da uyuyor. Kapitalist, diğer insanlardan aldığı ve mağarasına getirdiği her şeyi arka arka yürüterek, sanki bunlar kendisinden doğup yayılıyormuş, kendi mağarasından geliyormuş izlenimi verir”.

Cacus ve öküz örneğinden net bir biçimde görülen şudur: İdeoloji ayrıntıları tahrif etmekten çok, onları yanlış anlamlandırır ve böylece gerçekte olanı ters çevirir. Yoksa ayak izlerini hepimiz görebiliriz: “Büyük adamımız” savaşa girip girmemek gibi önemli kararlar verir, kapitalistler iş fırsatı sağlar ve insanlar ne almak istediklerini kendileri seçerler. Siyasi açıdan burjuva ideolojisinin en kötü yanı, işçilerin harcadıkları tüm emeğin karşılığını aldıklarına, çalıştıkları saate göre kendilerine ödeme yapıldığına, aldıkları ücretin çalıştıkları tüm zamanı temsil ettiğine inanmalarıdır. Her bir örnekte yanlış anlamlandırma, dar bir biçimde doğrudan gözlemlenebilen gerçeklere odaklanmaktan ve bu görünümleri, kendilerini kuşatan koşullar ve sonuçlardan soyutlamaktan kaynaklanır. Oysa olaylara doğru anlamlarını veren sadece bu koşul ve sonuçlardır, ki bu sonuçlar da sıklıkla gözle görünene zıttır. Marx’ın “bilimsel gerçek, eğer şeylerin gündelik görünüşüne göre yargılayacak olursak, her zaman bir paradokstur” dediğini daha önce görmüştük. Kendilerini ortaya çıkaran süreçlerden ve kendi değişim ve dönüşüm potansiyellerinden koparıldığından, olayların görünen özellikleri tarihsel özgüllüklerini yitirir ve doğa olayı kılıfına bürünürler. Marx’a göre, kapitalist hayatın çelişkileri “içsel ilişkileri ondan ne kadar gizlenirse, kendisi o kadar belirgin görünür”. Piyasanın işleyişinde olduğu gibi, açık olarak görünen, şeyler arasındaki ilişkilerdir (fiyat); sermaye, meta, para ve toprak mülkiyetini altta yatan toplumsal ilişkilerden soyutlayarak uzaklaştırmak, bu öğelerin fetişleştirilmesine neden olur. Bunları daha önce tartıştık. Bu görünümlere, onları başka bir yer ve zamanda yüzeysel olarak benzedikleri şeylerle ilişkilendiren birer kavram verildiğinde, gizem tamamlanır. Bu kavramlar sınıflandırma ve analoji yapmak için biçilmiş kaftanken, temsil ettikleri konuların yeteri derecede kavranmasına izin vermezler, veremezler.

Birçok insana “artık değer”, “üretim ilişkileri”, “yabancılaşma”, “sömürü” ve “sınıf mücadelesi” tanıdık gelmeyebilir; ama kapitalist gerçekliği doğru bir biçimde resimleyen Marx’ın bu kavramlarıdır. “Ücretli emek”, “adil fiyat”, “arz ve talep”, “adalet” ve “özgürlük” gibi tanıdık kavramlar ise, gerçeği gizler ve çarpıtırlar. Sadece doğrudan gözlemlenebilene odaklanarak gerçeği saklarlar. Bu nedenle, burjuva ideolojisinin sadece görünümlere vurgu yapmaktan kaynaklanan kısmi gerçeklerden oluştuğunu söyleyebiliriz. Bu özel vurgu, gerçeğin bütünlüğünü ve özellikle de o durumda ortaya çıkan dinamik faktörleri çarpıtır; zira bu faktörlerin sınırlılıklarının farkına varılmaz.

Kapitalizm, gizemlileştirmenin sinsi niteliği ve büyüklüğüyle, gizemlileştirmenin kendi hayat süreçleriyle birleşmesindeki kusursuzlukla ve hayatta kalmak için bu gizemlileştirmeye duyduğu gereksinimin derecesiyle (diğer baskıcı sistemler doğrudan kuvvete daha çok dayanırlar) diğer bütün baskıcı sistemlerden ayrılır. Burjuva ideolojisinin önemi, Marx’ın yazılarında ona gösterdiği özenden fark edilebilir. Buna göre Marx, kapitalist uygulamaları ve bu uygulamalarla ilgili yaygın anlayışı eleştirir. Bu kitapta, bu ideoloji eleştirisinin neleri içerdiğine genel bir biçimde işaret edebileceğim. Ancak, Marx öncelikle burjuva ideolojisini oluşturan farklı fikir ve kavramların nasıl ortaya çıktığıyla ilgilendi; hangi faaliyetlerin sonucunda, sınıf mücadelesinin hangi dönemecinde, hangi gruplar arasında, diğer düşüncelerle ve olaylarla hangi bağlar içinde ortaya çıktıkları sorularını yanıtlamaya çalıştı. Sonra da, bu düşüncelerin ve kavramların mevcut varlık koşullarının yeniden üretilmesine nasıl yardım ettiklerini inceledi.

İnsanın aklındaki bölünmüş, yabancılaşmış gerçekliğin bir yansıması olan burjuva ideolojisi, kapitalist toplumdaki bütün etkinliklerin hem zorunlu öncülü hem de aynı derecede zorunlu sonucudur. Ancak aynı zamanda, yabancılaşmış etkinliğin bizzat kendisinin, bu etkinliğin nasıl yürütüldüğünün ve bilhassa da yabancılaşmış emeğin önemli bir bileşenidir. Daha önce gördüğümüz gibi, üretimde; insanın doğayı nasıl sahipleneceğini nesnelerin yapısı ve insanın güçlerinin gelişmişlik düzeyi belirler. İnsanın güçleri “mal edinme” gücüne indirgenip yabancı nesnelerle kuşatıldığında, işçiler temas ettikleri her şeyi özel mülkiyet olarak görürler; bu nesneler ancak sahiplerinin isteğine bağlı olarak tasarruf edilebilir. C. B. MacPherson’ın “sahiplenici bireycilik” (İng. “possessive individualism”) olarak tarif ettiği, işçilerin çalışma yeteneklerini de kapsayacak biçimde kendi niteliklerini özel mülkiyet olarak kavramalarıdır. İşçilerin sahip oldukları şeyleri (özellikle de emek güçlerini) satabilmeleri ve gereksinim duydukları şeyler için para verebilmeleri için, bu işlemlere engel olabilecek bütün toplumsal bağlar hem zihinlerde hem de fiili olarak ortadan kalkmalıdır. Emek güçleri ile ürünlerinin mübadeleye girmesine izin vermek için, bu amaçla onları üretmek için, işçiler kendilerini yaptıkları işin bir parçası olarak düşünmemelidir; yaptıkları işi ürünlerinin, ürünlerini de kendilerinin bir parçası saymamalıdır.

Marx’a göre çalışmak her zaman bilinçli bir uğraştır: İnsanlar ne yaptıklarının farkındadırlar; ne yaptıklarını, ne zaman ve nasıl yaptıklarını ve yaptıklarının amacını anlatabilirler. Ancak kapitalist iş bölümünde çalışma, işçinin hayatının geri kalanından ve diğer insanların çalışmalarından ve hayatlarından bağımsızmış gibi devam eder. Burjuva ideolojisinde çalışma anlayışı, kişinin yaptığıyla sınırlıdır (aynı, toplum kavramının kişilerle ve üretim kavramının maddi nesnelerle sınırlı olduğu gibi). Çalışmayı daha geniş anlamıyla ele almak; yani, işçiler ve işçilerin ürünleriyle içsel ilişkileriyle kavramak, mevcut çalışma koşullarının doğal değil, toplumsal bir olgu olduğunu açıklığa kavuşturacaktır. Aynı zamanda bu şartlar, kişinin işteki verimliliğini ve kapitalist çalışma koşullarını kabul etme isteğini de azaltacaktır.

Marx, dinin gerçek hayatı nasıl yansıttığını göstermenin daha kolay, gerçek dünyanın nasıl olup da belli bir dini doğurduğunu ispat etmenin ise daha zor olduğuna inanıyordu. Bu durum, bütün ideoloji çeşitleri için geçerlidir. Temel olarak bu, ideolojinin hem gerçek durumun yansıması hem de insanların anlayışını bilinçli bir biçimde manipüle etme çabasının ürünü olmasından kaynaklanır. Ancak kapitalizm örneğinde burjuva ideolojine yansıyan aynı koşullar, kapitalist süreçlerin doğru bir kavrayışının doğmasını da sağlar (kafa karıştırmasına ve tereddütlere neden olmasına rağmen). Gerçek şu ki, burjuva ideolojisi sistemli olsa da, tamamlanmış değildir; tutarsız ve çelişkilidir; yaşayabilmesi için toplumun bilimsel bilgisine karşı sürekli mücadele etmesi gerekir ki, bu bilginin en bütüncül ifadesi Marksizmdir. İç içe geçmiş ve birbirini destekleyen çarpıtmalardan oluşan zorlu bir sistem olarak burjuva ideolojisi, ancak hayatın devam etmesine izin vermeye yetecek ve aslında kimi sektörlerde gerçekten ilerlemeye yol açacak kadar gerçek dünyayla temas halinde olan açıklamalar sunar. Açık ya da kesin olmamalarına rağmen, burjuva ideolojisinin açıklayabildiği şeylerin ve insanların kabul edebileceği şeylerin sınırları vardır. Bu sınırları koyan, kendi eksiklikleri, beklenmeyen olaylar ve açıklama getiren alternatif sistemlerdir. Bu sistemlerden her birinin kendi gelişme kalıpları ve burjuva ideolojisinin başarısı üzerinde özel etkileri vardır. Yakın dönemde, devletin artan ekonomik rolü (son bölümde belirttiğim gibi, piyasadaki giderek ciddileşen aksamalar bunu gerekli kılmıştır), insanların doğal bir olgu olarak piyasaya duydukları inancın ve bununla beraber, hayattaki yerleri ve kazanımlarının doğal birer gerçek olduğu düşüncesinin altını oymuştur. Bunun bir sonucu olarak, ideolojinin bilinçli olarak üretilmesi, kapitalizmin yaşaması için çok daha önemli bir hale gelmiş ve bizim zamanımız, Marx’ın yaşadığı dönemde hemen hemen hiç bilinmeyen “bilinç endüstrisi”nin patlamasına tanıklık etmiştir.

Varoluş koşullarının yeniden üretimine gelelim. Açıktır ki, burjuva ideolojisi sadece acil toplumsal sorunlara kapitalistler lehine çözümler bulduğu zaman kapitalist çıkarlara hizmet etmez; insanların aklını karıştırarak, onları aşırı kötümser ya da bıkkın yaparak ya da insanların alternatif sistemler düşünmelerini ve mevcut sistemi eleştirmelerini zorlaştırarak da kapitalist çıkarlara hizmet eder. Bunlar, büyük oranda, gerçekliğin belli bir sınıfın lehine çarpıtılmasının fiili sonuçlarıdır; bu çarpıtmalar bizzat kapitalist soyutlama süreci tarafından üretilir. Bütünlüğe dair düşünce ve çalışmalar (Marksizm de içinde), bu bütünlüğün yönetilebilir parçalara ayrılmasıyla başlar. Bu nedenle Marx’ın eleştirisi soyutlama yapma gerçeğine dayanmaz; soyutlanmış parçaların niteliklerine ve daha da çok, bu parçaların mutlak, doğal ve nihayete ermiş varlıklar olarak düşünülmelerine dayanır. Oysa ki Marx’ın soyutlamaları görece, tarihsel özgüllüğe sahip ve tamamlanmamıştır. İçsel ilişkiler felsefesi düşünüldüğünde, (Marx ya da herhangi biri için) gerçekliği incelemenin ilk adımı, hangi parçaların bilgisine erişmenin mümkün olduğuna karar vermektir. Burjuva ideolojisinde, (genelde bilinçsizce) bu temel düzeyde soyutlama yapılır. Bu ise, gerçek inceleme konusunun yeterli derecede kavranmasına izin vermez. Görünüş üzerinde böylesi dar bir odaklanma ve geleneksel yapıların eleştirilmeden kabulüyle (ki eski görünümler, gerçekte yok olmalarına rağmen hâlâ bu yapılarda hayatlarını sürdürürler), kapitalizmdeki ortalama bir yurttaş, toplumun dinamiklerini anlamak için gerekli kavramsal ve zihinsel araçlardan kolayca yoksun kalır.

Konuyla ilgili iki örnek vermek yeterli olacaktır. Bu soyutlamalardan belki de en az fark edilenleri ama en çarpık olanları temel dikotomilerdir. Birçok insan gündelik düşünce ve hareketlerini gerçek-değer, neden-sonuç, özgürlük-zorunluluk, doğa-toplum ve duygu-düşünce dikotomilerine göre düzenler. Dikotomilerin bir tarafı diğer tarafından bağımsız ve diğer tarafın tam zıttı olarak ele alınınca, şeyler ya biri ya da öteki imiş gibi düşünülür; bir şeyin her ikisi birden olması olanaksız hale gelir. Ancak, en açık şekilde Marx’ın varsayılan etiği ile ilgili bölümde gördüğümüz gibi, bu farklılıklar ne mutlak ne de kalıcıdır. İçsel ilişkileri içinde şeyler her ikisidir de. Emin olmamız gereken bir husus, bu dikotomilerin kendilerinin, gerçek insanların yaşam koşullarından ve etkinliklerinden soyutlandıklarıdır. Düşünme tarzı olarak bu dikotomiler, duygu zamanı ve düşünme zamanına; çalışma yeri ve yaşama yerine; bilme yöntemi ve değerlendirme yöntemine yapay olarak bölünen yaşamları yansıtırlar. Başka bir deyişle dikotomiler, görünümlere dayanırlar. Ancak, diyalektik bilgiyi “akla hayale sığmaz” kılarak bu bölünmüş varoluşun yeniden üretilmesinde özsel bir rol de oynarlar. John Mepham çok doğru olarak şöyle söylüyor: “İdeolojik dil, dikkatleri gerçek toplumsal ilişkilerden başka yerlere çekmekle kalmaz; bu gerçeklere ne bir açıklama getirir ne de bunları doğrudan yadsır. İdeolojik dil, toplumsal gerçekleri yapısal olarak düşünce dünyamızdan çıkarır”.

Bilginin, hepsinin kendine ait bir araştırma konusu, hedefi ve hatta yöntemleri olan rakip disiplinlere bölünmesi, gerçekliği çarpıtan soyutlamaların kapitalist çıkarlara hizmet ettiğinin bir diğer çarpıcı örneğidir. Yine, insan ve toplumun incelenişinin bu biçimde ayrılması, yabancılaşmış toplumumuzun şeyleşmiş etkinlikleri ve ürünleri içinde ve arasında gözlemlenen gerçek farklılıkları yansıtır. Ancak, karşılığında, bu farklılıkların onaylanması ve katılaşmasına da yardımcı olur. Disipliner sınırlar bir kez konulduktan sonra, aynı sorunlar farklı ve genelde de çelişik ölçütlerle yargılanır. Aslında pozitif etkinliğe yol açması gereken bilgi, güçsüz bırakılır; çünkü bir analizin önerdiği eylem, başka bir disiplinde yapılan başka bir analize göre yersiz, mantıksız ya da verimsiz görünür. Burjuva etiğinin ve iktisadının nasıl farklı ölçütler kullandığı üzerine Marx’ın vurgusunu daha önce görmüştük: Eğer biri aç insanların doyurulmasının önemli olduğunu işaret ediyorsa, diğeri bu eylemin yiyecek fiyatlarına boş yere karışmak anlamına geleceğini gösterme eğilimindedir. İktisatçılarımızın, siyaset bilimcilerimizin ve psikologlarımızın çoğunun yaptığı gibi araştırmamızı tek bir disiplinle sınırlamak, bir sorunun bütün yansımalarının ve sonuçta da bu sorunun bütüncül (devrimci olarak okuyun) bir çözümü için nelere gereksinim duyulabileceğinin üstünü örter. Son olarak, disipliner sınırları oldukları gibi kabul edersek, bir bütün olarak toplumsal yaşam üzerine düşünme eylemini amatör filozoflara ve tek bir disiplinle ilgili bile çok şey bilmeyenlere bırakmış oluruz (ya da, onların da böyle bir işin boşuna olduğunu anlayacaklarını varsaymak işten değildir). Her bir disiplin içinde düşüncenin organizasyonu bile kapsamlı düşünmenin, bilimsel olmadığı nedeniyle reddine yol açar. Bu modele göre ele alındığında gerçeklik, onu nasıl değiştireceğimizi düşünebilmemiz açısından bizim için fazla “karmaşık” olmuştur.

Burjuva ideolojisinin başka formları da vardır. Ama bütün formlar her zaman kısmidir, hiçbir zaman bilimsel değildir (görünümlerle sınırlıdır), her zaman sınıfsal önyargılıdır, her zaman gerçek tarihi ve tarihin öznesinin asıl potansiyelini gözden kaçırır ve her zaman tarihin unsurları arasındaki ilişkileri birbirine karıştırır; genelde de bu ilişkiyi tersine çevirir. Yabancılaşmış emekten ve yabancılaşmış emeğin yabancılaşmış ürünüyle karşı karşıya gelmesinden yola çıkılarak yapılan soyutlamalardan doğan burjuva ideolojisi, kapitalist toplumun yabancılaşmış insanı için en uygun düşünme yöntemidir. Burjuva ideolojisi, insanın yabancılaşmasının düşünce alanındaki en genel formudur.

Yabancılaşma: Marx’ın Kapitalist Toplumdaki İnsan Anlayışı, çev. Ayşegül Kars, 2012

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here