Halil Cibran: “Hepimiz mahpusuz. Ama kimimizin hücresinde pencere var kimimizinkinde yok”

Halil CibranArzuları ve hayalleri olmayanlar arasında efendi olacağıma, gerçekleşecek hayalleri olan sıradan kişiler arasında hayalci biri olmayı yeğlerim.

Tek bir kelime bile yeter bir ruhu yıkmaya, bedeni tutuşturup kül etmek için bir nefes yeter. Günün sonunda, bütün bu işler yapılıp bitince, eller güzelce yıkanır. Sevmek, önceden kurulmuş bir düzene uyar. Hoşça vakit geçirmenin usulu bellidir. Tanrılara tapınmanın adabı vardır, iblislerin tuzağı maharetle savuşturulur. Sonra bunların hepsi unutulur gider, bellek bütünüyle saf dışı kalmış gibi. Hoşlanmanın gerekçesi olmalıdır, ince elenip sık dokunur. Mutluluk tatlı tatlı yudumlanır, acılara asaletle katlanılır. Sonra bardak boşaltılır, ertesi günün getirecekleri yeniden doldurabilsin diye.

Bizleri, deli ve gezgin ruhları gözeten aziz kader, duy sesimi: kusursuz bir soyun ortasında duruyorum, en kusurlu olan ben, ki eksiğim çoktur. Bir insanlık karmaşası, yolunu şaşırmış nesneler bulutu olan ben, sonlanmış dünyalar arasında gezer dururum – kusursuz insanlar arasında, ki yasaları sağlam, asayiş berkemaldir. Ki onların düşünceleri munasip, rüyaları muntazamdır. Hayalleri defterde kayıtlıdır. Onların erdemi, ey tanrı, ölçülüdür, günahları biçilidir. Erdeme veya günaha uğramayıp da alacakaranlıkta dolanan sayısız şeyin bile defterde kaydı tutulur, saklanır.

Burada, günler ve geceler mevsimlere ayrılır ve şaşmaz kesinlikle yönetilir. Yemenin, içmenin, uykunun, örtünmenin ve daha sonra tasalanmanın, hepsinin belli bir zamanı vardır. çalışmak, oynamak, meşk’etmek, raks’etmek ve sonra uzanmak, bunların da zamanı bellidir. Filancayı düşünmek, falancayı derinden hissetmek, sonra düşünmeyi ve hissetmeyi kesmek, bunların da zamanı ayrıdır. filanca yıldızın falanca ufkunda yükselmesinden anlaşılır. Komşular güler yüzle aldatılır. Zerafetle hediyeler bahşedilir. Övgüde ve sövgüde ihtiyatli olunur;

Tek bir kelime bile yeter bir ruhu yıkmaya, bedeni tutuşturup kül etmek için bir nefes yeter. Günün sonunda, bütün bu işler yapılıp bitince, eller güzelce yıkanır. Sevmek, önceden kurulmuş bir düzene uyar. Hoşça vakit geçirmenin usulu bellidir. Tanrılara tapınmanın adabı vardır, iblislerin tuzağı maharetle savuşturulur. Sonra bunların hepsi unutulur gider, bellek bütünüyle saf dışı kalmış gibi. Hoşlanmanın gerekçesi olmalıdır, ince elenip sık dokunur. Mutluluk tatlı tatlı yudumlanır, acılara asaletle katlanılır. Sonra bardak boşaltılır, ertesi günün getirecekleri yeniden doldurabilsin diye.

Bütün bu şeyler, ey tanrı, basiretle yoğrulur, kararlılıkla doğrulur, selametle büyütülür, yasalar marifetiyle düzenlenir, akıl ile yönlendirilir, sonra da -yine önceden belirlenmiş usule göre- katl’ ve defnedilir. Bunların insan ruhu içindeki sessiz kabirleri bile işaretli, numaralıdır. Burası kusursuz bir dünyadır, tastamam mükemmel bir dünya. Aşkın mucizelerle dolu bir dünya, tanrı’nın bahçesindeki en olgun meyve, kainatın temeli.

Fakat, benim burada ne işim var, ey tanrı? emeline varamamış tutkunun yemyeşil tohumu olan ben, ne batıya ne de doğuya koşmayan deli fırtına, yanmış kül olmuş bir gezegenin şaşkın parçası olan ben?
Duy sesimi, ey kayıp ruhların tanrısı, tanrılar içinde kaybolup gitmiş olan sen!
Cevap ver: neden buradayım?!
Halil Cibran – Kusursuz dünya

Çocuklarınıza düşüncelerinizi değil  sevginizi verin

Sonra yavrusunu göğsüne bastırmış bir kadın söz aldı ve
…bize çocuklar’dan söz et, dedi.

Ve El Mustafa yanıtladı:
Sizin diye bildiğiniz evlatlar gerçekte sizin değildirler,
Onlar kendini özleyen Hayat’ın oğulları ve kızlarıdırlar.
Sizler aracılığıyla dünyaya gelmişlerdir ama sizden değildirler.
Sizlerin yanındadırlar ama sizlerin malı değildirler.
Onlara sevginizi verebilirsiniz ama düşüncelerinizi asla.
Çünkü onların kendi düşünceleri vardır.
Onların vücutlarını çatabilirsiniz ama canlarını asla.
Çünkü onların canları geleceğin sarayında oturur
ve sizler düşlerinizde bile orayı ziyaret edemezsiniz.
Kendinizi onlara benzetmeye çalışabilirsiniz
ama onları kendinize benzetmeye kalkışmayın hiç.
Çünkü Hayat ne geriye gider ne de geçmişle ilgilenir.
Sizler, evlatların birer canlı ok gibi fırlatıldıkları yaylarsınız.
Yayı geren, sonsuza açılan yolda kendine hedef edinmiştir
ve oklarını en uzağa eriştirebilmek için Kendi gücüyle sizleri gerer.
Yayı gerenin elinde seve seve bükülün.
Çünkü Oku atan O güç,
 uzaklaşan okları sevdiği kadar elindeki sağlam yayı da sever.
Halil Cibran – Ermiş

Güzel, bir aynadan kendini seyreden sonsuzluktur

Sonra bir şair söz aldı, ve bize Güzel’den söz et, dedi.

Ve El Mustafa yanıtladı:

Güzel’in kendisi yolunuza çıkmaz ve kılavuzunuz olmazsa güzeli nerede ve nasıl ararsınız?

Sözlerinizi dokuyan o olmadıktan sonra, onun hakkında nasıl konuşabilirsiniz ki?

Üzüntülü ve incinmiş olan,”Güzel, merhametli ve koruyucudur.

Kendi görkeminden yüzü hafifçe kızarmış genç bir anne gibi aramızda gezinir.” der.

İhtiraslı olan da “Güzellik, kudret ve korku veren bir şeydir.

Fırtına gibi altımızdaki yeryüzünü ve üstümüzdeki gökyüzünü sarsar.” der.

Yorgun ve bezgin ise, “Güzel, yumuşak bir fısıltıdır. Ruhumuz içinden konuşur,

Gölgeden korkarak titreyen cılız bir ışık gibi sesi, kendi sessizliklerimize karışır,” der.

Ama huzursuz biri ise,” Dağların arasından seslendiğini duyduk.

Ve onun çığlıklarıyla birlikte toynak uğultuları, kanat çırpmaları ve arslan kükremeleri sardı ortalığı,” der.

Gece indiğinde kentin gözcüsü,” Tan ağarınca, güzel doğu’dan görünecek,” der.

Gün öğleye erdiğinde çalışanlar ve sokakları dolduranlar,

” Güzel’i gördük, gurubun pencerelerine yaslanmış yeryüzüne bakıyordu.” derler.

Kışın, kar içinde yaşayanlar,” mevsim bahara ersin, Güzel, tepelerden aşıp gelecek,” derler.

Ve yazın sıcağında ekin biçenlerin, “Güzel’i gördük, güz yapraklarıyla dans ediyordu ve saçlarında bir tutam kar vardı,” dediklerini duyarsınız.

Güzel’e dair söylediğimiz bunca söz,

Gerçekte güzel için değil, doyurulmamış eksiklikler içindir.

Oysa güzel, bir gereksinim değil, bir doygunluğun kıvancıdır.

Ne susuz kalmış bir ağız, ne de açılmış boş bir eldir.

Bir yürektir tutuşmuş, bir can’dır büyülenmiş. Ne göze görünür bir tasarım, ne de kulaklarınızın duyacağı bir türküdür.

Ne ağacın soyulan kabuğunun altından akan öz suyu, ne de bir pençeye takılmış kanattır.

Sonsuza değin çiçekli kalacak bir bahçe, sonsuza değin gezinecek bir melekler birliğidir.

Ey Orphalese halkı, Güzel hayatın kendi kutsanmış çehresini örten peçeyi kaldırmasıyla görülen hayattır.

Oysa hayat da, peçe de sizsiniz.

Güzel, bir aynadan kendini seyreden sonsuzluktur.

Oysa, sonsuzluk da, ayna da sizsiniz.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ürettikleri yalanla yaşamayı “aydınlanma” sanmak: Aydınlar ve Resmı İdeoloji – Fikret Başkaya

Ünlü fizikçi Albert Einstein, nükleer enerjinin askerî ve başka stratejik amaçlarla kullanılmasına karşı tavır aldığında, gerçek bir entelektüel tavrı sergilemiş...

Kapat