Hakkaniyet, Ahlak, Empati ve Bağnazlığa Dair – Sevan Nişanyan

Dinin özü sevgi değil yargıdır

Hakkaniyet (adalet, vicdan vs.) duygusunun temel bir insani içgüdü olduğundan şüphem yok. Tıpkı karıncaların yuva yapması, kedilerin güneşte oturup yalanması, eşeklerin inatçı olması, ya da belli tür manzara resimlerinin tüm kültürlerde tüm insanların hoşuna gitmesi, “dıbıldıbıl” sesi yapınca bebeklerin gülmesi gibi, genlere işlenmiş hayvani bir içgüdüdür. Farklı dinlere mensup insanlar arasında bu açıdan bir fark yoktur. En ilkel kabilelerle en sofistike aydınlar arasında dahi temel değer yargıları şaşılacak kadar birbirine benzer. Dindar olanlarla olmayanlar arasında da bu açıdan fark olduğunu sanmıyorum; varsa da fark – az sonra değineceğim nedenlerle – dindarlar aleyhindedir.

Bu içgüdü insanların topluluklar halinde yaşamasının temel şartıdır. O olmasa hiçbir dış kuvvet (Allah korkusu dahil) insanları uzun süre bir arada yaşatmaya yetmezdi.

Hak duygusunun içgüdüsel olarak insanların “hoşuna gitmesi”, herhangi bir öte dünya veya yargıç varsayılmadan da hakkın önemsenmesi için yeterli sebeptir. Nihai bir yargıç tarafından kıyamet gününde yargılanmayacak diye bir resim veya hikâye iyi olmaktan çıkmaz; önemsiz bir uğraş da olmaz.

Öbür türlüsü “kıyamet gününde sana bir faydası yok, neye yalanıp duruyorsun” diye kediye çıkışmaya benzer. Saçma olur.

*

Zulüm sadece Ruanda’da değil. Dünyada her sene feci surette ölenler de sadece cinayet, katliam ve tecavüz yüzünden ölenler değil. Ölümün kendisi en büyük zulümdür. Ben şahsen beş sene kanserden çekip ölmektense satırla doğranmayı her zaman tercih ederim. Tecavüz mü kemoterapi mi? Valla ilki evladır bence.

Çocuklarımın katliama ve tecavüze uğraması kötü olur. Ama aynı derecede kötü olan gerçek şu ki çocuklarım katliam ve tecavüz olmasa da ölecekler. Ve muhtemelen hoş bir ölüm olmayacak.

Bu hakikate gerçekten duyarlı olan birinin kadir-i mutlak bir tanrı fikrini nasıl sindirebildiğini hiçbir zaman anlamış değilim. Bu kadar zulmün olduğu bir dünyada o tanrı eğer varsa ya acizdir, ya umursamazdır, ya da zalimdir. Bu üçünden başka ihtimal yok.

*

İsra suresine gelince. Her anlama çekilebilecek soyut sözlerle dolu bir kitapta bazı evrensel doğruların da ifade bulmasında şaşırtıcı bir şey göremiyorum. Belki Sokrates’ten kopya çekmiştir.

Hakkın zorluklara rağmen galip geleceğine dair anlatılar her kültürde ve her çağda insanlara derin bir tatmin duygusu verir. Bundan ötürü de her türlü kalıcı edebiyatın ana temalarından biri olagelmiştir. Kuran’da da var öyle laflar diye ne yapacağız yani, bayram mı edelim?

*

Gündelik hayatta insanlar hak duygusunu çeşitli nedenlerle bastırır. Bundan ötürü de az ya da çok huzursuzluk duyar. Hakkın zorluklara rağmen galip geldiği hikâyeler bu yüzden insanlara mutluluk ve ferahlık verir – yeter ki hikâyenin konusu kendisine çok yakın olmasın, kendi iç çelişkileriyle yüzleşmeye zorlamasın. Battal Gazi’nin yahut Filistinlinin haklı mücadelesine dair anlatılar zevklidir, çünkü seni kendi korkaklığın veya ahlaksızlığınla doğrudan yüzleşmeye zorlamaz.

Hak duygusunu insanlar neden bastırır? Birinci neden korkudur: ölüm korkusu, zarar görme korkusu. Bu hakseverlikten daha güçlü bir içgüdüdür, ikisi karşı karşıya geldiklerinde hemen her zaman korku kazanır. İkinci neden grup psikolojisidir. “Bizimkiler”le ötekilerin karşı karşıya geldiğinde hak duygusu arka plana düşer. Üçüncüsü, – bu en zoru – popüler ahlak öğretileridir. Hakkın ölçüsünü formüle bağlayan her öğreti, hak duygusunun temeli olan insan sevgisini küllendirir, gölgeler. Ahlak ve doğruluk adına her çeşit zulmü meşrulaştırır. Dikkat et, avam ahlakının ağzı kalabalık savunucuları her zaman en büyük alçaklıkların, en tarife sığmaz zulümlerin müsebbibidir.

İnsan sevgisi yerine empati de diyebiliriz. J.- J. Rousseau özel bir anlamda “sempati” kelimesini kullanır. Başka insanla kendini özdeşleştirme yetisi anlamında.

Dindarların temel problemi de buradadır. Topluma düzen vermeye kalkışan her din, ahlakı birtakım soyut ve hazır şablonlara bağlar. Bunun da tek faydası, üzülerek belirteyim, insanlara gönül huzuruyla namussuzluk yapmaları için kapı açmaktır. Zina kötüdür; dolayısıyla linç et: canıma değsin, cennete bir puan daha yazdık! Falan eylem günahtır, dolayısıyla o günahı işleyenleri sıfırla, onlarla arandaki insani bağı yok et. Evlerini yık, gözlerini oy. Kitap öyle diyor çünkü.

Dinin özü sevgi değil yargıdır. “Dîn” kelimesi zaten yargı demek, İbranice ve Aramicede.

Dünyaya nizam vermeye kalkmayan dinler – belki tasavvuf ehli, belki İsa’nın kendisi, belki Dar yol Budizmi ya da Jainizm gibi antisosyal dini akımlar – bu tuzaktan bir ölçüde kaçınabilirler. Ama onlar dahi Biz ve Onlar tuzağından kaçamazlar. Biz doğruyu biliriz. Dolayısıyla bizden olmayan günahkârdır, lanet olsun ona. Sıfırla gitsin!

Hazır şablonlara sahip olmayan dinsizler ise, formüller kitabının ya da papazın değil, vicdanlarının sesini dinlemek zorundadır. Başka pusulaları yoktur çünkü.

*

Ha şu da var tabii. Din ihtiyacı da galiba insanlarda bayağı derin, hatta içgüdüsel bir ihtiyaç. O yüzden müesses dinleri yıkınca insanlar bu sefer gidip saçma sapan birtakım çakma dinlere kapılanıyorlar. Onların da zararı eski dinlerden daha az değil. Hatta daha fazla: Eskileri hiç olmazsa bunca bin yıldır denenmiş, yontulmuş, kalıplanmış. Kemalizm  yahut Marketizm dinleri kadar ham değiller.

*

Dinlerin çeşitli insanlara (ve çeşitli çağlara) farklı şeyler ifade ettiğinin bilincindeyim. BUGÜNKÜ Türkiye’de yeni akım İslama yönelenlerin hangi ihtiyaca cevap aradıklarını iyi kötü anlıyorum.

Ama memleketin tarihini yakından tanıdıkça, Anadolu’yu gezdikçe, gitgide daha net olarak kavrıyorum ki bu ülkede İslamiyet sadece ve sadece zulmün, zorbalığın, talanın, devlet kibrinin kılıfı olmuş. Fethin ve sömürünün ideolojisi olarak hizmet vermiş. Açıkça, Afrika’da ve Güney Amerika’da kolonyalizmin etkisi neyse bu ülkede de İslamın etkisi odur diyeceğim. Şu farkla: Avrupa kolonyalizmi her zaman ciddi bir özeleştiri kapasitesine sahip olmuş. Güney Amerika’da yerlilerin hakları ve kültürü için canını veren, kitaplar yazan, örgütler kuran Katolik din adamları var. Afrika’da kolonyalizmi lanetleyen, onunla mücadele eden onca İngiliz var. Burada ise, bin yıllık zulüm ve yağma geçmişine karşı bir laf edebilen tek bir Müslüman çıkmamış henüz. Çıkacağı da yok.

İngiliz sömürgeciliği kötü, Osmanlı (ve Arap) sömürgeciliği iyi, he mi? Yok efendim. İngilizlerin özeleştiri yeteneği var, Müslümanların yok. Hepsi o kadar.

Soru

Şimdi ben size desem ki çok sarsıldım. Sevan hoca çok haklı. Bundan sonra ben de ateistim artık. Ne düşünür ne hissedersiniz? (dürüstçe)

Cevap

Sarsılırdım. Taşıyamayacağım bir sorumluluğu yüklenmenin paniğini yaşardım. Sıkı bir tartışma partneri kaybettiğim için üzülürdüm.

İtiraz üzerine, tekrar Sevan

Kedi Mestan güneş altında oturup güzelce yalanıyor, zevkten mırıldanıyormuş.

Hacı Sarman “aferin sana” demiş. “Demek ki geçenlerde çıkan o kitabı sen de okudun, kıyamet gününde ruhunun selameti için yalanmak gerektiğini öğrendin. Şükürler olsun rabbimize ki okuma yazma bilmeyen bir kedi olduğu halde kitap yazdı, yalanmanın faydalarını bize öğretti. Ama her yalanıştan önce beş defa burnunu oynatman gerekiyor, bilmiyor musun?”

Mestan “git işine” diye cevap vermiş, keyfine devam etmiş.

*

Sanırım esas sorun, yeterli sayıda dinsiz insanla tanışmamış olmandır. Ben epeyce tanıdım. Büyük çoğunluğu sağlıklı, hayatını makul ölçüde anlamlı bulan veya anlamlı kılmaya gayret eden, ideal sahibi, hayattan zevk alan insanlardı. Yakın çevremde eroinman ve esrarkeş olan üç dört kişi var. Düşünüyorum da, hepsi de kendince birtakım dini saplantılar içinde olan kişiler.

Mutlak anlamda düşünürsen, insan hayatının kedi hayatından veya solucan hayatından daha anlamlı olduğunu sanmıyorum. Ama bu hayattan zevk almama da, hayatta anlamlı bulduğum birtakım şeyler uğruna mücadele etmeme de hiç engel olmadı. İntiharı hiç düşünmedim. “Zevk” deyince sadece yiyip içip para harcamayı anlayan insanları hep çok zavallı buldum. Zevke daldıkları için değil, gerçek zevkin ne olduğunu bilmedikleri için.

İstisna filan değilim. Tanıdığım diğer dinsizlerin çoğu da böyleydi. Ali Nesin benden daha anti-dincidir. İlkeli ve idealist bir insandır. Onun dünya malında hiç gözü yok; sokağa bıraksan sokakta yatar. Ben o kadar değilim mesela.

*

Kanser (veba, cüzzam vb.) ve katliam üzerine bir daha düşün bence. Doğal ölüm “adil ve sınayıcı” bir tanrının cilvesi ise şayet, inanan insan için hükmü yoksa, Ruanda’daki katliamda öldürülmek neden farklı olsun ki? Satırla ölenler yahut tepesine bomba yağdırılanlar, yatağında ölenlerden daha mı fazla “sınanıyor”? Onları daha az adil bir yargı günü mü bekliyor? Allah onlara da merhametli değil midir? Öyleyse boş ver gitsin, onların sıkıntıları seni neden daha fazla ilgilendiriyor ki? Onları kesenler de Allahın işini yapıyordur belki?

Dinî mantığı sonuna kadar götürürsen mutlak bir kayıtsızlığa, duyarsızlığa, hatta ahlaksızlığa varırsın. Allah elbet bilir ne yaptığını, ben ne diye düşüneyim? Değil mi?

*

Ben “bu dünyada hakkın kaçınılmaz olarak zulme galip geleceğini” söylemedim. İnsanların hak uğruna verdiği içgüdüsel mücadeleyi, bu uğurda sergiledikleri direnme gücünü gördükçe “vallahi bunlar kolay kolay yenilmez” duygusuna kapılıyorum. Bir sürü korkak ve aciz insan arasında, kalbinin sesine kulak verenlerin ne kadar güçlü olduklarını görüyorum. Bu da bana cesaret veriyor. Hepsi bu.

*

“Liberal dünyanın geldiği noktadaki gibi sınırsız bir herşey mübahtır o da olur bu da olur tarzı bir ahlak yoksunluğu öğretisi” ben duymadım, görmedim. “Liberal dünya” dedikleri dünya, başka dünyalarda görülmedik ölçüde daha ahlaklı ve idealist bir dünyadır. Kendi akrabası, vatandaşı veya dindaşı olmayan insanların iyiliği için çırpınan insanlarla doludur. Hatta bana bazen fazla dogmatik gelen ahlaki değer yargılarıyla doludur. Yalnız – dar ufuklu muhafazakâr dünyadan farklı olarak – dünyada pek çok çeşit insan ve çok çeşit yaşantı olduğunun farkına varmıştır, ve onlara saygı ve anlayış göstermeden gerçekten iyi bir insan ve iyi bir toplum olunamayacağını anlamıştır.

*

İntihar konusunda sanırım ABD ve Hindistan’ın oranları aynı. Almanya ile Kırgızistan ve Türkmenistan da birbirine eşitmiş. Dindarlık/dinsizlik ile intihar oranı arasında herhangi bir istatistiki bağlantı kurulabildiğini sanmıyorum. İslam ülkelerinde intihar oranlarının düşük görünmesi de sosyal değer yargıları nedeniyle intihar olaylarının doğal ölüm gibi kaydedilmesinden ileri gelir diyorlar.

Dünyada en yüksek intihar oranının Amazon cangılında yaşayan Machiguenga kavminde olduğunu okumuştum bir tarihte. Ama şimdi kaynak bulamadım.

Sevan Nişanyan
Kaynak: Ağır Kitap

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Zihin Gücü veya İnsanın Hürlüğü Üzerine – Spinoza

Kapat