“Çocuklar önlerinde uzayan gölgeleriyle iyice yalnızdılar” Yaz Geldi – Furuzan

Yaz aylarında, küçük iskelenin deniz kokusu alabildiğine ağırlaşırdı. Büyük kentin tüm çöpünü buraya dökerlerdi. Kıyıdaki bakımsız, tahtaları kurumuş sandalların dibine karpuz kabukları, yumurta kabukları kümelenirdi.

Denizde çok kalmaktan yumuşayıp şeklini yitirmiş birçok şey daha birikip yeniden çekilirdi.
Büyük kentin iç denizi bir çamur batağı olmuştu. İçinde kimseler yokmuşçasına gidip gelen küçük vapurlar, kalınlaşmış suyu ağır ağır yarıp iskeleye yanaşırdı.
Bu vapurların yolcuları sabah ve akşam çoktu.
Öğleye doğru inenlerse çoğunluk kara çarşafların içinde yaşları belirsiz kadınlar, giyimleri kendilerine büyük gelen çocuklar, deniz erleriydi. Genç kadınlar kalın mantolarının kaba dikimleri içinde, şaşkın davranışlarla çevrelerine bakmadan yürürlerdi. Yolcular çıkışta verecekleri biletlerini önceden hazırlamış olurlardı. Onlar için bir büyük serüven niteliğinde olan bu “karşıya geçme” günlerinde, rastlantıya bırakılacak bir şey düşünülemezdi. Ta bir hafta öncesinden ayrılan bugün için her durum ölçülüp biçilmişti. Yanlarında daima çocukları olan bu kadın kalabalığı vapur biletlerinin değerini çok iyi bilirlerdi. Onların kaybolabilme düşüncesi, yola çıkma saatiyle birlikte tüm ağırlığıyla yer ederdi kafalarında. Sayıları belirsiz çocukların biletlere olan düşkünlüğü ise akıl alır gibi değildi. Gidiş-dönüş biletlerini uygun kesip ayırmak, parçaları yanılmadan vermek (hem vapurda, hem çıkışta) gerekirdi. Kocalarının birliği olmadan çıktıkları bu ender yolculukta çeşitli ürküntüler içinde gerekli alışverişleri yapıp evlerine döndüklerinde, “Oh bir daha mı?” derlerdi, “ayaklarımıza kara sular indi.”
Büyük kentin öte yanındaki kocaman, kuytu satım evlerinde onlar için düzenlenmiş her şey vardı.
Üstelik bunlar inanılmaz ucuzluktaydılar.
Ottan yapılmış kumaşlar, muşambadan yapılmış ayakkabılar, plastikten oyuncaklar, çiçekler, ince alüminyumdan bükülüveren tencereler, tabaklar, ter geçirmez naylonlardan çamaşırlar, kötü boyanmış, raf, masa süsleri, tenekeden çakılmış sandıklar, ucuz boyalara batırılmış makine kilimleri, yanık ipliklerden dokunmuş pamuklular, kusuru görünmez çoraplar, bir yıkanışta dağılacak ipekliler, rengi birbirine dönmeye hazır pazenler, daha onları renkleriyle, görüntüleriyle coşku içinde bırakan bir sürü şey… Kıtça ayrılmış harcama paralarını gerekenlere yatırıp dönerlerken bir de bu bilet işini unutmamak gerekiyordu. Koskoca iskele görevlisinin de bundaki ağır kişilik payını biliyorlardı.
İskelenin karşısındaki büyük kapının bahçe duvarına oturmuş olan kız çocuğu bu uslu öğle yolcularını ilgiyle izliyordu.
Bir iki işsiz kayıkçı onu görmeye alışıktılar.
Oraların bakımsızlığına, kirliliğine uygundu kızın varlığı.
Tek uygun olmayan, çevresine olan iyilik şaşkınlık dolu ilgisiydi.
Ölmek üzere olan kedi yavruları gelip duvarın dibinde bitmez uykularını uyurlardı.
Kız, elinde hiç eksik olmayan kocaman ekmekten bir iki parça atardı kedilere.
Parçaların iriliği minik yavruların sevinçli saldırılarını yarıda keserdi.
Kız bunu anlayınca ekmekleri küçük küçük bölüp yeniden uzatırdı kedilere.
Kediler iyice susuz kalmış boğazlarından geçirip ancak yutabildikleri ilk lokmadan sonra kalanı bırakır, yeniden güneşin altında gevşeyip sessizleşirlerdi.
Dokuz yaşlarındaydı.
Kirli, yapışık saçlarına bir mavi kurdele takmıştı. Duvardan sarkıttığı sıska bacaklarını sallayıp duruyordu. Ayaklarında topuklu, eski kadın ayakkabıları vardı.
Bir ara kalktı, iskelenin oraya doğru yürümeye başladı.
Yürüyüşü gülünç bir tıkırtıydı. Yanından geçenler pisliğine, zayıflığına değil, ayakkabılarına ilgi gösteriyorlardı.
Çocuk garip giyiminin cebinden çıkardığı rengi ağarmış bir zeytini ağzına attı.
Çıkışta bilet toplayan adamın yanında durdu.
Adam ilkten onu görmedi.
Son yolcu da çıkıp geride kimse kalmayınca körüklü demir kapıyı çekerken gördü.
— Bana bak partal, senin kimin kimsen yok mu? Hırlı mısın, hırsız mısın belli değil.
Kız iri ak dişlerini göstererek, ancak bir çocuğun gülebileceği gibi güldü.
— Vaaar… Ama ben burada çok eğleniyorum.
Adam sıkıntılı, yorgun,
— Bas git buradan. Geçenlerde gördüm, kapıya asılıp sallanıyorsun. Bir daha görürsem yersin tokadı benden.
Kız oralı değilcesine elindeki ekmekten bir parça koparıp ağzına attı.
Cebinde yeniden zeytin arandı.
Eline tozlanmış bir kuru üzüm geçti.
Ekmeği cebine soktu.
Üzümün üstündekileri temizlemeye çalıştı.
Ama terli olan ellerine yapışan tozlar yeniden üzümün üstünde kalıyordu.
Birden ağzına attı üzümü.
Gidip duvardaki eski yerine oturdu.
Bakımlı yapıdan çıkan ak giysili, kentin acemisi deniz erleri iskeleye yürüyorlardı. Yanlarından geçen kolları bilezikli bir iki kıza söz yetiştirmeye çalıştılar. Kızlar, onlar geçip gidince gülüverdiler.
Yeni vapur yanaşınca çocuk bu kez kalkmadı duvardan. Deminki azarlanma onu ürkütmüştü. Her gün burada oturacağına göre o adamı kızdırmaması gerektiğine inanıyordu. Bu giyimleri ayrı adamların karıştığı o kadar çok şey vardı ki, onların dediklerine uymaktan başka çıkar yol yoktu.
Kedi yavrularından birine eğilip kucağına aldı.
Kedinin ağırlığı hiç kalmamıştı.
Uzun tüylerinin arasındaki pireler bir görünüp bir kayboluyordu.
Pireler öyle besili ve iriydiler ki korktu.
Kedinin verdiği beraberlik duygusunu bile yendi bu korku.
Onu yere bıraktı.
Yeniden ekmeği koparıp ufaladı. Az önce koydukları, güneşte durmaktan katılaşmışlardı. Yenilerini yemesi için kedinin burnunu dayadı ekmeklere. Kedi bir iki çaba gösterip uyumaya başladı.
“Bu yarına ölür,” diye düşündü. “Hem pireleri büyümüş, hem de uyuyor. Yarın geldiğimde ölüsünü denizde bulurum. Buradakiler denize atıyorlar. Niye ama? Atmasalar. Şişip çirkinleşiyorlar. Şu uzun kayıkçı, kürekle dürtüyor onları, dürtüyor, dürtüyor. İçkisinden içiyor. Ne güzel rengi var içkisinin, mavi mavi. Güneşin altında uyuyup kızarıyor. Bir de horlaması var, korkmasam gülerim. Büyüklerden korkulur. Her şeye kızarlar. Bu adam gene bunun tekir tüylerini itiştirir kıyı sopasıyla. Zavallı kediciğim, beni hiç görmüyor. Yese bir lokmacık ölmez. İçim kötülüyor. Ama artık yaz geldi.”
Kız duvardan inip kedinin uyuduğu yere, bulduğu bir gazete parçasından gölgelik yapmaya başladı.
Yanına yaklaşan oğlan çocuğunu görmedi.
Çocuk ona yardım etmeye koyulunca başını kaldırıp baktı.
Çocuğun büyük erkek pantolonundan kesilip uydurulmuş pantolonunu tek askı tutuyordu. Bol paçalarından çıkan bacakları iki tahta gibiydi. Ayaklarında bağsız asker postalları vardı. İyice tıraş edilmiş kafasında eski yara yerleri görünüyordu. Yaşına aykırı kırışıklıklarla doluydu alnı. Gözpınarları çapaklıydı. Güleç bir ağzı vardı.
Kız bu beklenmedik duruma davranışını uydurmaya çalışarak,
— Bu kedi benim ama. Sana n’oluyor?
Oğlan çocuk kızla aynı yaşlardaydı. Bir yanıt bulamayışının verdiği şaşkınlık yüzünde durakalmıştı.
— Bu kedi benim. Ona göre yardım et. İki kâğıt büktün diye onu okşatmam sana.
Kediyi iyice gölgeye aldı kız.
Gene duvara tırmandı, oturdu.
Oğlan, kızın yaptıklarındaki yerli yerindeliğe şaşmış gibiydi.
Yeni yanaşan vapurdan çıkan yolcuları izlerlerken, bir süre, birbirlerini unuttular. Yolcular onların bakışlarını yineleyecek bir davranışta bulunmadan dağılıp gittiler.
Kız dönüp hemen yanına oturmuş olan çocuğa baktı.
— Sen nereden çıktın? Seni ilk iskelede gördüm. Beni burda herkes tanır biliyor musun?..
Oğlan çocuk akmayan burnunu iyice çekti.
— Babam kömür deposunda hamal. Biz anamla yenilerde geldiydik buraya. Anam dün gece başka adama kaçtı. Kaçarken de geyikli kadife duvar yaygısını aldı. Bakır tencereyle tahta kaşıkları da aldı. Babam gece iyice dövdü beni, duvarlara çarptı, kaldık elin yabanlarında, diye.
Kâğıtlardan yaptıkları gölgeliği kedi yavrusu bırakıp çıkmıştı. Gene alabildiğine kurutan güneşin altına serilmiş yatıyordu.
Kız kuşkuyla indi duvarın üstünden.
Oğlan bulduğu bir dal parçasıyla kedinin gerisindeki kuruyup kabuklaşmış pislikleri iteklemeye başladı.
Kız demin kediyi kucaklarken görmemişti bu pislik kalıntılarını. Oğlanın davranışını uygun buldu önce, ama ses çıkarmamanın ona sağlayacağı üstünlüğü sezerek,
— Bırak o hayvanı rahat, ne sopayla tartaklıyorsun? Hem beni burada herkesler tanır. Seni annen bile bırakıp kaçmış. O kedi ölecek zaten.
— Seni tanısın buradakiler, n’apalım? Ben de hep gelirim, beni de tanırlar. Babam, çık git başımdan, seni nereden topladı kim bilir, dedi. Gelirim gelirim, beni de tanırlar.
— O zor biraz. Bir kere önce beni tanırlar. Sen ne yapsan olmaz. Annen niye yeni kocasına seni götürmedi?
— Yeni kocasını bilmem ki ben. Babam, kahvecinin çırağı, diyor. Saçını ıslatıp tarayan bir çırağı var asmalı kahvenin. Biz anamla ne zaman geçsek akşamları oradan, benim kafamı okşar, kesmeşeker verir. Anamsa bakmaz hiç ondan yana. Sen kesmeşeker yedin mi?
— Kesmeşeker iş mi? Ben, arkadaki dondurma külahı yapılan yer var ya, oraya giderim akşamüstleri, adamlar bana bir kesekâğıdı külah kıtırı verirler. Ye babam ye, bitmez. Bak bu kedi ölecek… Yavru daha, gene de ölüyor. Nineme inme geldiğinde, “Ben artık ölürüm,” demişti. “Niye?” dedik. “Yetmiş beş yaşında hasta olan ölür,” dedi.
— Ninen öldü mü?
— Yok, her gün yatağında oturakla yatıyor. Oturağı halam altına bağladı. Akşamüstleri, okul dağılıp temizlik işleri bitince eve dönüp altından alıp boşaltıyor oturağını ninemin. Halam okulda hademedir. Şu tuğla duvarlı okulda. Ama sen nereden bileceksin tuğla duvarlı okulu? Buranın yabancısısın.
— Ninene sormadın mı, niye ölmedin, diye?
— Sorsam bile bilemez. Çünkü artık kimseyi tanımıyor.
— Evde hep yalnız mı, ninen? Sen niye onunla oturmuyorsun?
— Yaz geldi. Sabah halam gidince, evde ekmek varsa alıyorum zeytinle çıkıyorum. Yazın çok seviniyorum, sokağa çıkınca. Hep bir şeyler oluyor. Yiyecek olmazsa evde, bu bahçenin arkasında karavanaları boşalttıkları yerler var. Onların içinden çok iyi yiyecekler bulunur. Ama ben zeytinle ekmeğe bayılırım. Yaz geldi artık, canım sıkılmaz. Hem ben buraları bilirim. Aç kalmam. Sen yabancısın. Buraya kaç vapur gelir gider bilir misin? Bilmezsin. O kadar kolay mı?
Oğlan hiçbir yana bakmıyordu. Birden ağlamaya başladı. Kız kendinden umulmaz bir acımayla telaşlandı.
— A deli, sen de. Ne ağlıyorsun? Ne var bunda ağlayacak? Sen de her gün gelirsin buraya, seni de tanırlar.
Oğlan bu hiç beklemediği sevgiyi görünce duraksadı, sonra daha hızlı, daha gürültülü ağlamasını sürdürdü.
Kız ne yapması gerektiğini önce kestiremedi.
Sonra olgun kararlılığıyla duvardan inip çocuğun önünde durdu.
— Ağlama canım. Amma da sulu gözlüymüşsün. Ben hiç ağlamam. Bir kez ağlamıştım, nineme inme indiği gün. Köşede parçacıklarımı dizerken oda kapısını açıp düştü yere. “Kurtar beni yavrum, çek beni buradan,” dedi. Çektim çektim, hiçbir yere kıpırdatamadım. Hava kararıncaya kadar, “Kurtar beni yavrum, çek beni buradan,” dedi. Sonra göz gözü görmez oldu. Köşe camide ezan okunmaya başlayınca öyle fena oldu ki içim, ağladım. O günden bu yana ağlamam. Ona da herkes ağlar. Ninem akıllıydı o zaman. Şimdiki gibi pis de kokmuyordu. Bana da masallar anlatırdı.
Oğlanın ağlaması daha içli, daha yalnız olmuştu. Yaşlar tozları çamurlaştırıp iniyordu yanaklarından.
Kız başını ona yaklaştırıp,
— Hadi ağlama. İstersen sana akıllı ninemin masallarından bir tanesini anlatırım. Ama gene de böyle sızlanırsan, giderim ha. Kalırsın burada dut gibi tek başına. Hem de yabancısın. Eh ben varken artık yabancı da sayılmazsın. Kolay mı? Ben üç yazdır buradayım.
Oğlancık başını kaldırıp dosdoğru kızın yüzüne baktı.
Kız gene duvardaki eski yerini aldı. Elindeki azalmış ekmeğin kıyısından bir tutamı oğlana uzattı. Bakışlarındaki yeni anlam çocuğu o denli etkilemişti ki, oturduğu yere pırtı ceketiyle iyice yayılıp ekmeği yemeye başladı.
— Şöyle akıllan. Sana ben buraları hep gezdiririm. Bizim eve de gel derim, ama halam beni bile sokmuyor geç kaldığımda artık. Gece basınca anca ninemin oturağını altından alıp yara yerlerinin paçavralarını değiştiriyor. Ninem hep bağırır, “Geç kalıyoruz, geç kalıyoruz. Şimdi konuklar gelecek. Aşağı merdivenleri silin. Benim dikiş kukalarım nerede? Kahve tepsisinin sırları dökülecek. Çarpmayın oraya buraya. Oohh, her yan sabun kokuyor.” Ninem her gece bunları söyler. Halam duymaz. Şimdi bana duymuyor gibi geliyor. Bazen beni çağırır yardım için. Ninemi kaldırırken ona destek olurum. “Çocuk oldu o artık,” der halam. Ninem boşalmış etleri koka koka hiç bizi bilmeden, tanımadan bağırtısını sürdürür. Diğer odalarda oturanlar, bıktılar onun konuşmalarından. Bize çıkışıyorlar ne vakit görseler, “Çıkın gidin, rahatımız kalmadı, susturun bu bunağı,” diyorlar. Susturamayız ki, bizi duymaz. Gece arada uykumun içine karışır sözleri. O sözlere uygun düşler görürüm. Ama anlat deseler, anlatamam. Öyle içim titrer kalır. Bu kediler ölürmüş gibi olur hep. Bu kediler ölür ya durmadan. Ninemin kahve tepsisinin üstünde deve resmi vardı. Kulpları çıktı. O bilmiyor.
Öğle sonu vapurları yanılmadan aynı düzende gidip geliyordu.
İki çocuk uzun süre oturdukları duvarda öyleceydiler.
Tekir kedi kimseyi kuşkuya düşürmeden ölümü karşılamaya başlamıştı. Kavruk bacaklarındaki katılma daha burnunun kurumaya dönmüş duyarlığına varamamıştı. Tek kıpırtı orasındaydı. Bir soluma seçiliyordu bakıldığında, ama her şey o denli küçüktü ki gövdesinde ta yanına eğilince izlenebilirdi ölümün ağır ağır sarışı kediyi.
Kız bildiği, öğrendiği şeyin geldiğini sezmişti.
— Beni üzmek için yapıyorlar bu kediler. Güneşe çıkıp kuruyup ölüyorlar.
Kedinin bulunduğu yöne hiç bakmadan hemen indi duvardan. Eteklerini çekeledi. Gözlerini sık sık kırpmaya başlamıştı.
— Hadi seni bayram yerine götüreyim. Eğleniriz. Burada yapacak şey kalmadı.
Oğlan, kız iner inmez onu izledi.
Beraberce kaldırımdan yürümeye başladılar.
Yürümelerindeki uyumsuzluk yoksulluklarını çoğaltıyordu.
Yol boyunca sıralanmış dükkânlar akşamüstü hazırlıklarına başlamışlardı.
Kapıların önünde hasır sandalyeler çıkarılmıştı. Bir maşrapadan serpilen suyla ıslatılmış dükkân önleri akasyaların yeşilliğini arıtıyordu. Bakımsızlık içinde olan her yan, yaz gün bitimlerinin sevincine, canlılığına bürünmüştü. Caddeden geçen yolcu dolu otobüs günün sıcağını olduğu gibi yüklenmişti.
Büyük mermer çeşmenin yanından saptılar.
Ara sokakta ince bir yokuş başlıyordu.
Yokuşun düzensiz taşlarında iki boz köpek oynaşıyorlardı.
Eğri karanlık bir evi çepeçevre saran akşamsefaları alabildiğine açmış, esintisiz sokağı baygın uykulu kokularıyla doldurmuşlardı.
Tüm yokuşların güzelliği burada da vardı.
Derli toplu olmak zorunda olan yokuş evleri eskiliklerine karşın kapı önlerindeki şaşırtıcı oyuncak eşikleriyle, çimenli sarmaşıklı duruyorlardı.
Evlerden birinden bir kadın çıkarak bir alt kat bakkalına girdi. Ardından, “Tuz da al,” diye seslendiler.
Alana çıktıklarında güneş batmış, aydınlığı hâlâ sürüyordu. Alanın tam orta yerinde, büyük bir eğim içinde bağlanmış renkli salıncaklar vardı. Kalın sac gövdelerine sürülmüş boyaların çoğu bozulmuş, yer yer pasları görünüyordu.
Alanda tek bu salıncaklar vardı. Onları da her bayram yeniden buraya taşıyıp kurmanın zorluğu bıraktırmıştı. Bu kayık salıncaklarının bayramlardaki binicileri yeniyetme kızlarla sarı turuncu gömlekli, tam uykularını hiçbir zaman uyumamış pazarcıların genç çıraklarıydı. Tersaneye yeni işçi girmiş olanlarsa daha bir ağırdan alıyorlardı kendilerini. Sıraları gelip de karşılıklı bindiklerinde, salıncağa kolan vururken ağırbaşlılıkları en büyük hızı sağlama çabalarına eşti. Kızlar parlak pembe, cennet yeşili giyimlerinin üstüne en sıcak bayramlarda bile, nedense, mor ya da kırmızı bir hırka alırlardı. Hırkasız pek açık saçık görünecekleri kanısındaydılar. Kızarmış utanç dolu yüzlerindeki bitmemiş çocuklukları serilirdi ortaya. Yukarıdaki işyerlerinde çalışan kızlarsa (dükkânlarda, loş işyerlerinde telefon kullanmaya alışmış olabilenler) görgülü davranışlarla, özentili açık giyimleriyle gezerlerdi. Bayram yerinin her kuşkudan arınmış gürültüsüne karışan kara çarşaflı anneler çocuklarının ellerini sıkı sıkı tutarlardı. Arkada kurulmuş çadır tiyatrosunun önündeki çalgıcılar grubunu herkes izlerdi. Çalgıcılar bir keman, bir zurna, bir uttu. Keman çalan Çingene o denli duygulu sesler çıkarırdı ki çalgısından, bu sesler başıboş gürültüleri aşsa en etkili şey olabilirdi her bayramda. Çingene kuru güzel parmaklarındaki seçkin hüneri bilir, kendini kendi yarattığı seslere bırakırdı. Koyu, dingin yüzündeki biçimli burnuyla sanki kimselerin duymadığı ender kokuları çekerdi havadan. Ut çalansa şişmanlığının yuvarlak çizgileri içinde iyi bir akraba görünümüyle udunu göbeğine dayar, tıngırdatırdı. O seçilsin istemezdi sanki çalgısı, ta ki oyunun başlayacağını belirten parçayı çalmaya başladıklarında (bu eski bir kantoydu) udunun gövdesinde bir davulu çalar gibi sesler çıkarırdı. Çadırın dışına morlarla çizilmiş kadın resmi gülümserdi gelenlere.
Birden bilet almak için dolardı herkes.
Çoğu erkek olan bu kalabalık son çağrı müziği duyulmadan girmezdi içeri.
Birkaç bayram denemişlerdi. Hep geç başlardı oyunlar. Oysa çıkacak kadınları bekleme sabrı yoktu onların. Bayram yerinde dolaşırlarken arada kulaklarına çarpan o sesler bir cinsel uyarı gibiydi. Çok da gençtiler. Beklemeye daha alışmamışlardı. En son girip tahta sıralarda yerlerini alırlardı. Çadırın kumaşı dıştan vuran güneşte saydamlaşır, içerdeki aydınlık, yumuşak, sarıcı, içten olurdu. Seyirciler giz dolu duygularının ilk kez bu denli açığa vurulmasına alışık olmamanın verdiği davranışlarla bakınırlardı.
Tiyatronun sahipleri geleneği bozarak ‘varyeteyi’ sona almışlardı. Daha önceleri ‘temsili’ sona koymak kuralına olan saygılı tutumlarıyla başta ‘kızları’ çıkarıyorlardı. Sona kimseler kalmayınca vazgeçtiler. Bu kalabalığın ‘temsili’ niye beklemediğini anlayamamışlardı. Çünkü her oynadıklarına öylesine gülüyorlardı ki, baş komikleri ‘Sami Raşit Bey’ çıktığı zamanlar onun ‘âşık koca düettosu’na olağanüstü tepki alabiliyorlardı.
‘Sami Raşit Bey’ patronlarıydı. ‘Anlamıyor andavallılar,’ demişti, ‘biz de sona alırız.’ Ve kızlar çıkıyorlardı şurupların okşayıcı aydınlığına bürünmüş çadırda. Tümünün tenleri inanılmaz incelikte görünüyordu. Etlerinin aşırı tıkızlığı bile kusur olmaktan çıkıp tutkulu bir alıp götürmeye dönüyordu.
Çadıra ilk kez karısıyla girme densizliğinde bulunmuş bir ağır yük işçisi, kaslarına dek işleyen bir kıskançlığa tutulur, seyirirdi etleri. Karısının dişiliği sanki açığa çıkıyordu sahnede. Çevresindeki erkek gözlerinde gördüğü bildik anlam kendilerine yöneldiğinde biriken atılganlığını nasıl bırakıp koyvereceğini bilirdi.
Temsil başladığında kalabalık gürültülü gülmelerle oyuna katılırdı. Birikimlerini bir başka yöne çevirmenin bilinçsiz sinirliliği içinde alabildiğine gülerlerdi. Oyun bittiğinde düzenli çıkarlardı dışarı. Yavaş yavaş günün yoz aydınlığına alışırlardı.
Bayram alanında birkaçı toplanıp (genç, yıpranmamış, ama yorgun) inanılmaz coşkularını anlatırlardı. Oyuncu kadınların çıplaklıklarında öylesine ayrıntılar bulurlardı ki her söz coşkuyu yenilerdi. Çocuklar macuncunun başında ustaca dolanıp verilecek macunlarını beklerlerdi. Avuçlarında, ter içinde kalmış bir iki bozuk parayı yitirme duygusu kıvançlarını yok ederdi. Çünkü bayramlarda el öpmenin karşılığını çoğu kez para olarak alamıyorlardı. Lavanta çiçeği kokan dürülmüş bir mendildi verilen. Naneşekeri satan, mani söyleyen adam, yanından geçen kızlara çapkın davranışlarla seslenirdi. Ak önlüğü, naneşekerlerini dizdiği özenli sepetiyle soylu görünümü vardı. Kulağının ardına iliştirdiği sarı hokka gülü, söylediği maniler adama bir yakışırdı ki.
Alanı çevreleyen karanlık tahta evler uyumsuz yoksulluklarını, bayramın şaşırtıcı unutkanlığından korurlardı.
Yukarılarda, derin bir yarın üstünde kentin bakımlı kesiminde büyük yapılar görünürdü. Bunlar özenli, sağlam, değişmezdiler. Geceleri uğultusu daha artardı oraların. Bu belki de erkenden uyuyan, günlerine çabuk başlamanın getirdiği zorunlukla ortadan çekilen aşağının sessizliğindendi. Aşağıda kalsa kalsa, bir iki açık kahve kalırdı. Onlarda da pörsümüş iskambil kâğıtlarıyla oynanan cansız, öfkesiz oyunlar olurdu. Radyoyu açan askerlik yoklaması gelmiş çırak, günlük yurt ve dünya haberlerini yeni bir ilgiyle dinlerdi. Askere çağrılmanın ona getirdiği alışılmadık duruma yakışır tavırlar denerdi. Alacağı tahta bavula konacak şeylerin derdine düşmüş anasını yabancılardı. Bu yakın geçmiş ona artık, “şu kadın kısmı da” diyeceği günlerin yakınlığını kestirir, gecenin on birinde ocağa doğru, “Yap iki orta!” diyen ustasını bile duymamanın tadını da iyice çıkarırdı.
Uykuya varmış sokaklarda Orta Anadolulu bekçiler gezerdi. Orada pek hırsızlık olmazdı, ama yukarıdan inen yorgun, uykusuz hırsızların barınağıydı. Bekçilerin durumunu bu zorlaştırırdı. Onlarsa hiç kırağısı olmayan buranın yazlarına şaşarlardı. Uykusuz, cahil yüzlerindeki korkutucu bıyıklarıyla görevlerini yaparlardı.
Kız, alandaki bağlı kayık salıncakların dibine oturdu.
Cebinden bir basma parçası çıkardı.
Dizine yayıp onu düzeltmeye başladı.
Oğlan ayakta ne yapması gerektiğini kestiremeden kalakaldı.
— Sen bayramda burayı göreceksin. Öyle iyi olur ki. Ben taaa, geceler oluncaya kadar eğlenirim. Bazı iyi insanlar macun parası filan da verirler bana. Baloncular bile gelir inanmazsın ya…
— Salıncaklar çok büyük, biz binemeyiz ki, bunlara.
— Yo, çocuklara da var. Tam bize göre. İş parada.
Karanlık bastırıyordu.
Karşı evlerin ışıkları yanmaya başlamıştı.
Şunu bunu almak için bakkallara gidenler vardı.
Bakkalların sararmış gazeteler serili raflarında, tek renkti satılanlar.
Kız, salıncakların görünmesi bitinceye dek bez parçasını düzeltti.
Oğlan açık seçik kestiremediği anasının evden kaçma olayını yeniden düşündü. Bir şeyler pır pır etti içinde. Anasının bu akşam döndüğü odalarında olamayacağına inanmak çok zordu. Doğduğundan bu yana vardı. İçindeki kıpırtılar sevinç oldu.
— Biz Sıvas’ın köylüğündeniz, biliyor musun? Babamgil der ya, “Hayvanımız yok, toprağımız yok. Sıvas toprağında n’edeceğiz?” Anamsa anlatır anlatır Tohma suyunu: “Kimlere yanayım bacılarım,” der. “Buranın şehri nice ola ki. Dilin bir derdin bir. Gurbetlik ateşten yorgan,” der hep. Sıvas’a vardığımızda tren geldi. Tahtalarda uyuduk. Anam kaçmamıştır. Odada şimdi oturur olacak, tahta kaşıklarla geyikli duvar yazgısıyla.
Kız parçayı cebine koydu, kalktı.
Karanlıktı her yan.
Yadırganacak bir kurbağa sesi duyulmaya başladı birden.
Yokuşun yukarısındaki yapılardan güçlü bir elektrik aydınlığı yayılmıştı göğe.
Fabrika dumanları sis gibi birikirdi geceleri aşağıda.
— Bak, yukarıyı bilmezsin sen… Ben bir gün çıkacağım oraya. Halam, “Çıkacan tabii,” diyor. “Ama daha var, daha birkaç yıl var. Hele büyü, büyü de kalma buralarda,” diyor. Halam, “Hayatını rezil etme kızım,” diyor. “Bir namus derdine,” diyor.
Oğlan, kızın gösterdiği yöndeki aydınlığa, uğultuya baktı.
Kurbağanın sesi durmuştu.
Üstteki seslerin canlılığı gittikçe belirginleşiyordu.
— Hani beni bayram olunca buraya getirecektin? Sen çıkarsan yukarı, beni buraya kimse getirmez.
— Benim yukarı gitmeme çok var daha. O zamana kadar kaç bayram geçer.
Geldikleri yöne doğru yürüdüler.
Yokuşun başındaki, eskiden havagazı olan direğe elektrik takılmıştı.
Aydınlık, fenerin camları kırık, süslü demir kafesinden taşlara yayılıyordu.
Çocuklar önlerinde uzayan gölgeleriyle iyice yalnızdılar.
Akşamsefalarının kokusu öylesine yoğunlaşmıştı ki, sıcak daha artıyordu gün geceye geçerken.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Bü­tün ıs­tı­rap­lar aşk­tan do­ğu­yor…” Baharın Ettikleri – Orhan Veli

Bir ya­zı yaz­mak is­ti­yor­dum. Kâ­ğı­dı ka­le­mi al­dım, ta­ra­ça­ya çık­tım. Ta­ra­ça de­di­ğim, otur­du­ğum ote­lin en üst ka­tın­da. Ha­va da do­mu­zu­na gü­zel....

Kapat