“Seni ararken bütün yüzler aynı…” Sürek – Pelin Buzluk

“Arkada, göremediğiniz bir başka düşman var. Bir günebakan çiçeğinin beni izlediğini ve benden nefret ettiğini biliyorum.”
Malcolm Lowry 

Haklısın Emir. Ne söylesen yeri. Yıllarca aynı çatı altında yaşadık. Kardeş olduk birbirimize. Birlikte çalıştık, birlikte terledik. Gündüzleri çalışmak istemediğim için, benimle gece vardiyasına kalmaya razı oldun. Bu yüzden gündüzlerin hep derin bir uykuda geçti. Akşama doğru uyanıp günü yakalamaya çalıştın.
Bana “kardeşim” dedin. Bir kez bile sormadın neden kaçıp bu kasabaya sığındığımı ama bilmek isterdin elbette. Oysa ben hiçbir şey anlatmadım. Kızmakta haklısın. Dün gece işe de gelmedim seninle. Neden diye sorduğunda yalnızca sustum. Kapıyı çarpıp gittin. Ama bilmiyorsun, bugün başka… İşe gitmek yerine uykumu iyice aldım. Uzun zaman sonra aydınlık sokaklarda, meydanlarda dolaşıyorum. Bu akşam sana her şeyi bir bir anlatacağım. Anlayacaksın beni.
Pazaryerinden geçiyorum şimdi. Öyle yüksek direkli çadırlar kurulmuş ki… Yüzlerce köylü var burada, karışık, rengârenk bir cümbüş oluşturuyorlar. Gürültüleri büyüdükçe korkuyorum yine. Bu korkularımdan haberin vardı ama anlayamazdın. Kimden, neden korktuğumu bilemezdin. Bunca gürültüde bildik bir ayak sesini duyamam diye korkardım. O ayak sesini duyamazsam ölebilirdim çünkü Emir. Çadırlara girip çıkan onca insanın arasında o bildik silueti kaçırırsam avlanabilirdim. Bugün o kadar korkmuyorum artık. Sana anlatacağım ya, belki de onun rahatlığı bu. Sen şimdi işten gelmiş, uyuyorsundur. Alnındaki ter kurumamıştır daha. Eve bir varayım, yorgunsan da uyandıracağım seni. Bu kez yalansız konuşacağım. Hak vereceksin bana, bağışlayacaksın.
Keşke yanımda olsaydın şimdi. Onca zaman sonra günışığında dışarı çıktığımda bana eşlik etsen ne güzel olurdu. Hem birlikte bakıp eğleneceğimiz çok şey var burada. Köylünün biri küçük bir yalağa su boşalttı. Bir kadıncağız bilmeden yüzdürüyor eteğini bu pis suda. Bir başka köylü eşek satıyor. O eşeklerin bakışlarında bile gizli bir işbirliği seziyorum. Dönüp dönüp arkama bakıyorum: Kimse yok. Korkumu dizginliyorum.
Yastığımın altındaki hançeri görüp gülmüştün bir akşam. “Bir tabanca alsan ya…” diye alay etmiştin. “Hançerden başkası olmaz,” demiştim sana. Soran gözlerle bakmıştın. Susmuştum gene. Çok öfkelenmiştin. Haklıydın dostum, aramızda sır olmamalıydı.
Burada her şey öyle yeni ve inanılmaz geliyor ki bana… Peki sen inanabiliyor musun pazaryerinde dolaşabildiğime? Bedenimi sanki dışarıdan izliyorum. Bedenimde olmaktan ölesiye korkuyorum çünkü. Bir hançer daha var Emir, bu hançerin yıllarca özlediği kın, benim etim. Bu hançer yıllarca bana doğru yürüdü. Bense onun getireceği yaraya hazırlandım. Yastığımın altında kendi hançerim, ancak öyle uyuyabildim. Sırtım bütün giysilere, bütün duvarlara, ardımda bıraktığım tüm o yollara, kentlere ve onları çevreleyen dağlara karşın çıplaktı. Gövdem korkusunun o hançerde artık son bulmasını istiyor belki de. Bu yüzden ona soyundu. Bunca zaman neden gölgelerde, karanlıklarda yaşadığımı bir bilseydin… Ama şimdi şu pazaryerinin şenliğine katılmalıyım. Bu bir cesaret alıştırması, öyle say. Seninle konuşmadan önce buna ihtiyacım vardı.
Küçük bir eğlence alanına vardım. Çocuklar bir köşede ellerindeki cam parçalarını ateşe tutmuş, isliyor. Güneş tutulacakmış bugün. “Hem de halkalı!” Öyle söyledi güzel gözlü esmer bir çocuk. İleride birkaç tanesi çember çeviriyor, kahkahaları buraya kadar geliyor. Onlara kendi gülüşümle eşlik etmek istiyorum. İçimde, nemli duvarların ardından açık havaya çıkarılmış o hüzün, derin bir kedere dönüşüyor giderek. Gülmek isterken kimin sesini bağırıyorum böyle? Bu arsız, yanaşkan çocuklar korkuyor benden. Oysa asıl korkan benim. Birden ateşbazlara o kadar yaklaşıyorum ki yüzümün kırmızısını aynaya bakmış kadar iyi biliyorum. Çocuklardan başka, önünde büyüklerin de toplandığı bir çadır görüyorum. Başların üzerinden içeri uzanan bir baş da ben oluyorum. Tanık olduğum sahne hem şaşırtıyor beni hem de kederimi katmerlendiriyor: Ömrümde ilk kez bir denizkızı görüyorum, upuzun saçları göğsünü örtmüş, pullarla kaplı kuyruğu kımıltısız. Güzel ve görkemli… Tepesinde kötü yürekli bir balıkçı, elinde kırbacı ha babam vuruyor zavallıya. “Konuş!” diye bağırıyor. Kızcağız belli ki dilsiz. Yalnızca ağlıyor. Bu görüntü beni öyle üzdü ki derin bir kimsesizlikle seni yanımda istedim dostum.
Eve ulaşmak istiyorum artık. Yolu da uzattıkça uzattım. Sen şimdi yatağında uyuyorsundur. Düşlerin Yusuf’un kuyusu kadar derin ve çıkrıklıdır. Yatağımdaki uykuyu özlüyorum ben de. Sırtımı sarıp sarmalayıp duvara yaslamak, öyle uyumak istiyorum. Hançerden korkan bir yer var orada, yıllar var ki zonkluyor.
Buradan nasıl çıkacağım bilemiyorum. Bu kadar kalabalık olmasa yolumu bulurdum. Güneş tutulacakmış. Halkalı. Başka bir halkayı bir ayının burnunda gördüm. Bir çingenenin eline düşmüş, acıklı acıklı oynuyordu. Bir diğer çingene darbuka çalıyordu. İnsanlar öyle korkunç gülüyorlardı ki ayının boynuna sarılıp ağlamak istedim.
Evin yolunu yitirdim Emir. Ne olurdu şu kalabalıkta karşıma çıkıversen… Seni ararken bütün yüzler aynı. Hepsi kırmızı yanaklı, tombul. Hepsi sağlıklı, güneş yanığı köylü suratları. Şimdi yüzün, senin olmaktan öte, “yüz” denilen şeyi anlatıyor bana. İnsanlara bakarken sağda solda, suratlarındaki koca boşluk, koca yokluk, bir “yüz”e sahip olmamaları.
Birdenbire başka bir yüz gördüm! Ezberime kazılı, tanıdık bir yüz. Onun yüzü! Sen onu bilmezsin Emir. Kalp atışlarımda eski bir büyünün tamtamları çalmaya başladı. Ve binlerce kez rüyalarımda gördüğüme benzer, ölümcül bir koşu başladı. Hırkamın etekleri savruluyor, sıçrayıp daha da ileri düşmek istiyorum, bacaklarım daha da uzamak istiyor. O hançer, işte o hançer, şu anda sırtıma çok yakın. “Ne zamandır burada? Nereden bulmuş beni?” Sormamalıyım artık. Yalnızca koşmalıyım. Pazardaki herkes bütün bedenleriyle dikiliyorlar yoluma, koştuğum kadar bu engelleri de aşmam gerekiyor. O hançerliyi bir bilsen Emir, bana hak verir miydin? Ah, eve bir varsam, kapıyı örtsem ardımdan…
Sesleri dışımda bıraktım. Bacaklarım yanıyor koşarken. Ara sıra bir gözükaralıkla ardıma bakıyorum. Bazen bir çakımlık görüyorum o yüzü. Bazense kayboluyor. Ummadığım bir yönden karşıma çıkacak diye titriyorum. Gözlerim bile titriyor Emir. Bir hayvanı çağırıyorum kendimden kimselerin bilmediği. Öyle, o hayvanca koşuyorum. Ensemde garip bir soluk, sırtım ürperiyor. Geride o, hançerli, ayak izlerimi kendi adımlarıyla siliyor, ardımda bıraktığım her şeyi rüzgârıyla süpürüyor.
Uysal bir karanlık yürüyor gözlerime. Güneş tutuluyor Emir. Çocukların sevinç çığlıklarını duyuyorum. Uykuda olmasan, gelip sen de izler miydin? Elimden tutup beni bir gölgeye çekerdin. Ben, bir gölge, ancak bir başka gölgede gizlenirdim. Yıllardır gizlediğim ne varsa, oracıkta anlatırdım sana. Ama kurtulacağım bu koşudan, sana söz, sağ çıkacağım. Her şey gibi bunu da anlatacağım sana. Cam isleyen çocuklardan, dökülmüş dişlerini satmak isteyen bunağa dek…
Güneş, ayın ardına gizlenerek, sırlı bir gece sunuyor bana şimdi. Yaşayabilmem için. Bir gölge karanlıkta ölür mü sence? Asıl orada barınır, saklanır. Biraz olsun soluklanmak için bir gölgeye dönüşmeye razıyım. Güneş iyi ki sunuyor karanlığını. Etraf iyiden iyiye karardı. Bacaklarım hâlâ bedenimden bağımsız birer yaratık gibi, daha hızlı, daha hızlı koşmak istiyorlar. Zaman kalmadı Emir. Sırrımı açmalıyım sana. Kendimden haberler taşıdım gün boyu. Gölgeden haberler, bulutlu haberler getirdim. Söyleyeceklerim var. Dinle:

Pelin Buzluk
Kaynak: Deli Bal

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Yaşar Kemal: Sosyalizmin savaşı, insanı bağımsız kılma savaşıdır

Atomu bulan, uzaya giden insanoğlu öyleyse niçin bir sömürü düzeninde hala? Kimdir bu insanları tutsak eden sınıf, kimlerdir bu tutucular...

Kapat