Franz Kafka: Gitmek istiyor ama çıkışı gösterseniz yerinden bir milim kıpırdamıyor

Bunu izleyen akşamlardan birinde, K. çalışma odasını ana merdivenden ayıran koridordan geçerken -son çıkanlardan biriydi ve bir lambanın zayıf ışığında son işlerini tamamlamakta olan iki odacı dışında kimse kalmamıştı- hep basit bir ardiye zannettiği odanın kapısının ardından inlemeler duydu. Çok şaşırmıştı. Durdu ve yanılmadığından emin olabilmek için bir kez daha dinledi. Bir an sessizlik oldu, sonra inlemeler yeniden başladı. Aklına ilk gelen, bir tanık gerekebilir düşüncesiyle gidip bir odacı bulmak oldu; ama öylesine meraka kapılmıştı ki, kapıyı açıverdi. Düşündüğü gibi, bir ardiyeydi burası. Eşik, işe yaramaz basılı^çâğıtlar, yerde ters duran içi boş eski toprak mürekkep hokkalarıyla doluydu. Ama odanın ortasında, tavanın basıklığı yüzünden hafif iki büklüm duran üç adam vardı. Raf üstüne yerleştirilmiş bir mum aydınlatıyordu onları.

“Orada ne işiniz var?” diye sordu K., heyecandan hızlı hızlı, ama alçak bir sesle konuşarak.
Ötekileri komutası altında tuttuğu anlaşılan ve göze ilk çarpan adam, kollarını tamamen çıplak bırakan, boynu açık, koyu renkli deriden, önlük tarzı bir giysi giymişti. Hiç karşılık vermedi. Ancak diğer ikisi çığlığı bastı:
“Bayım! Sorgu yargıcına bizi şikâyet ettiğin için dayak yememiz gerekiyormuş.”
K., Franz ve Willem adlı iki gözcüyü ancak o an tanıyabildi. Üçüncü kişi, onları dövmek için gerçekten de elinde bir değnek tutuyordu.
“Nasıl!” dedi K. gözlerini onlardan ayırmadan, “Ben şikâyet etmedim. Yalnızca evimde olup bitenleri anlattım. Orada pek düzgün davrandığınız da söylenemez elbet.”
“Bayım,” dedi Willem, bu arada Franz üçüncü kişiden korunmak için onun arkasına saklanmaya çalışıyordu; “Ne kadar düşük bir ücret aldığımızı bilseydiniz, hakkımızda böyle düşünmezdiniz. Ben bir aile geçindiriyorum, Franz ise evlenmek istiyordu. Elimizden geldiğince para bulmaya çalışıyoruz ve insan inek gibi çalışsa da, tek bir işle başa çıkamıyor. Güzel çamaşırlarınız beni baştan çıkardı. Gözcülerin böyle davranması yasaktır elbet. Yaptığım doğru değildi; ama çamaşırların bize kalması da gelenek haline gelmiş. İnanın bana, hep böyle olmuş. Olması da doğal, çünkü o eşyalar, tutukluların ne işine yarar ki? Tabii olayı herkes duyarsa, cezalandırılan da biz oluruz.”
“İu söylediklerinizden hiç haberim yoktu, zaten cezalandırılmanızı istemiş de değilim, benim için yalnızca ilke önemliydi.”
“Franz,” dedi bunun üzerine Willem, “bu beyin bizi cezalandırmak istemediğini söylememiş miydim sana? Cezalandırılacağımızı bile bilmediğini görüyorsun işte.”
“Bu sözlere kanma,” dedi üçüncü kişi K.’ya. “Ceza görmeleri hem doğru, hem de kaçınılmaz.”
“Dinleme onu,” dedi Willem ve işkencecinin değnekle vurduğu elini ağzına götürerek ara vermek zorunda kaldı. “Bizi ihbar ettiğin için cezalandırılıyoruz; etmeseydin, ne yaptığımızı öğrenseler bile başımıza hiçbir şey gelmeyecekti. Adalet bu mudur? Biz ikimiz, özellikle de ben, gözcülük görevimizi yıllarca dürüst bir biçimde yerine getirdik. Otorite açısından iyi gözcü olduğumuzu sen de itiraf etmelisin. İşimizde ilerlemeyi umuyorduk ve biz de şuradaki gözcü gibi, kesinlikle günün birinde birer dayakçı olacaktık. O hiç ihbar edilmedi; çünkü bu gerçekten çok ender rastlanan bir şeydir. Şimdi ise bayım, her şey mahvoldu, meslek hayatımız bitti, sanıklara gözcülük etmekten çok daha küçük işlere gönderecekler bizi. Üstelik, can yakan şu korkunç değnekleri yiyeceğiz.
“İu değnek o kadar can yakar mı ki?” diye sordu K., işkencecinin elindeki âleti inceleyerek.
“Çırılçıplak soyunmamız gerekiyor,” dedi Willem.
“Ah! Bu koşullar altında…” dedi K. ve dayakçıyı süzdü. Adam bir denizci gibi yanık tenliydi, vahşi ve kararlı bir yüzü vardı.
“Şu dayağı engellemenin hiç yolu yok mu?” diye sordu.
“Hayır,” diye yanıtladı dayakçı, başını sallayıp gülümseyerek.
“Soyunun,” diye buyurdu gözcülere.
“Söyledikleri her şeye inanma,” dedi K. ‘ya dönerek. “Dayak korkusu onları serseme çevirdi. Şunun” -parmağıyla Willem’i gösteriyordu- “mesleği hakkında söyledikleri tamamen gülünç şeyler. Baksana, nasıl da şişman. İlk sopalar yağların içinde yitip gidecek. Nasıl bu kadar şişmanladı biliyor musun? Tutukladığı insanların evinde kahvaltı ederek. Seninkini de yemedi mi? Eh işte! Söylemek istediğim bu! Bu kadar göbek bağlamış biri asla dayakçı olamaz, bu kesinlikle imkânsızdır.”
“Yine de benim gibileri yok değil,” dedi Willem, pantolonunun kemerini çözerek.
“Yok,” dedi dayakçı, değneği boynuna indirip onu titreterek. “Söylenenlere kulak vereceğine/soyun.”
“Gitmelerine izin verirsen, sana bol para veririm,” dedi K., dayakçıya bakmadan cüzdanını dışarı çıkararak; çünkü bu tür işleri gözlerini kaldırmadan yapmak çok daha iyiydi.
“Beni de ihbar etmek, ötekilerle birlikte dayak yememi sağlamak istiyorsun,” dedi işkenceci. “Hayır, olmaz.”
“Mantıklı ol,” dedi K. “Onları cezalandırmak isteseydim, şimdi özgürlüklerini satın almaya çalışmazdım. Kapıyı kapatır, hiçbir şeyi görmek ya da duymak zorunda kalmadan dosdoğru evime dönerdim. Görüyorsun ki bunu yapmıyorum. Onları kurtarmak benim için çok önemli ve cezalandırılacaklarını düşünmüş ya da sezmiş olsaydım, asla adlarını anmazdım, çünkü onları suçlu bulmuyorum. Suçlu olan örgüttür, üst düzey memurlardır.”
“Evet, öyle,” diye bağıran gözcüler çıplak sırtlarına sopayı yediler.
“Burada yargıçlardan birine sopa atsaydın,” dedi K., -konuşurken bir yanda da ötekinin kaldırdığı değneği indiriyordu-, “vurmanı kesinlikle engellemezdim, tam tersine, davaya hizmet amacıyla, gücünü toplaman için sana para verirdim.”
“Söylediklerin olmayacak şeyler değil,” dedi dayakçı, “ancak ben rüşvet almam. Görevim dayak atmaktır ve ben dayak atarım.”
K.’nın müdahalesinin işe yarayacağını beklediği için olsa gerek, o ana kadar kendini tutan Franz, üzerinde yalnızca pantolonuyla kapıya doğru ilerledi ve K.’nın önünde diz çökerek koluna asıldı.
“İkimizi birden kurtaramayacaksan, en azından beni kurtarmaya çalış,” dedi. “Willem benden yaşlı, her bakımdan daha az duyarlı ve birkaç yıl önce de bu tür bir cezaya çarptırılmıştı. Bense itibarımı henüz kaybetmedim ve iyi kötü her şeyi, emrinde çalıştığım Willem’in zorlamasıyla yaptım. Zavallı nişanlım bankanın önünde olayın sonuçlanmasını bekliyor ve ben utancımdan nereye saklanacağımı bilemiyorum.”
Gözyaşları içindeki yüzünü ceketinin ucuyla sildi.
“Artık bekleyemem,” dedi dayakçı iki eliyle değneği tutup Franz’a indirerek. Willem ise bir köşeye büzülmüş, başını kıpırdatmaya cesaret edemeden, kaçamak bakışlarla seyrediyordu. Aynı anda Franz’dan, bir çırpıda ve tekdüze bir çığlık yükseldi. Bir insandan değil de, işkence edilen bir âletten çıkmıştı sanki; koridoru inletti, binanın her yerinde duyulmuş olmalıydı.
“Bağırmasana,” dedi K. kendinden geçerek.
Ateşli bakışlarını odacıların gelebileceği yöne doğru çevirerek, Franz’a hafif, ama onu yere devirmeye yetecek bir dirsek darbesi vurdu. Adamın
döşemeye tutunmak için debelendiği görüldü. Ancak dayakçının elinden kurtulamadı. Değnek onu yerde buldu, Franz acıyla kıvranırken, değnek düzenli bir biçimde yükselip alçalıyordu.
Uzakta bir odacı görünmüştü. Bir başkası, birkaç adım gerisinden onu izliyordu. K. çabucak kapıyı kapattı, avluya bakan pencerelerden birine yaklaştı ve açtı. Çığlık tamamen dinmişti. Odacıların yaklaşmasını engellemek için, “Benim!” diye bağırdı.
“İyi akşamlar, Sayın Şef,” diye karşılık verdiler. “Bir şey mi oldu?”
“Hayır, hayır,” diye’yanıtladı K. “Avluda bir köpek uludu yalnızca.” Ancak, odacıların yerlerinden kımıldamadıklarını görünce ekledi: “İşinize devam edebilirsiniz.”
Onlarla konuşmak zorunda kalmamak için de pencereden aşağı eğildi.
Bir süre sonra koridora tekrar baktığında, odacılar gitmişti. Yine de oradan ayrılmadı. Ardiyeye dönecek cesareti yoktu, evine dönmek de gelmiyordu içinden. Aşağıdaki avlu, küçük, kare şeklinde ve bürolarla çevriliydi. Bütün pencereler karanlıktı, yüksektekilere ise hafif bir ay ışığı vuruyordu. K. karanlık bir köşede, birbirinin üzerine geçirilmiş el arabalarını seçmeye çalışıyordu. İki gözcünün dayak yemesini engelleyemediği için vicdan azabı duyuyordu, ama suç onda değildi. Franz bağırmamış olsaydı -darbelerden canı çok yanmış olabilirdi, ama önemli bir anda insan kendini tutabilmeliydi- evet, bağırmamış olsaydı, K. herhalde dayakçıyı ikna etmenin bir yolunu bulacaktı. Adli işlere bakan en alt düzey memurların tümü aşağılıksa, içlerinde en insanlık dışı hizmeti yerine getiren işkencecinin kurala aykırı davranmaması için bir neden var mıydı? K., banknotları görünce adamın gözlerinin parlayıverdiğini fark etmişti. Sırf rüşvet miktarını artırmak için vurmuştu elbet. K.’nın para vermekten kaçınacak hali yoktu, çünkü gözcüleri gerçekten kurtarmak istemişti. Adli yolsuzluklarla savaşmaya başladığına göre, bu işte de aynı şeyi yapması son derece doğaldı.
Ancak Franz bağırmaya başladığı anda, K.’nın eli kolu bağlanmıştı, çünkü odacıların ve belki de bir sürü insanın üşüşüp onu ardiyedeki insanlarla pazarlık ederken yakalamalarını göze alamazdı. Bu, kimsenin kendisinden isteyemeyeceği bir özveriydi. Bunu yapmaya niyet etseydi, soyunup gözcülerin yerine kurbanlık koyun gibi kendini öne sürmesi çok daha kolay olurdu. Ancak işkenceci bu değişikliği kesinlikle kabul etmezdi; çünkü hiçbir kazanç sağlamaksızın görevini savsaklamış olurdu, hem de adli işlerle uğraşan tüm memurların dava süresince K’ya saygı göstermeleri gerektiği için,
iki kez savsaklamış olurdu. Tabii, istisna oluşturan bazı hükümler yoksa! Ne olursa olsun, K. kapıları kapatmaktan başka bir şey yapamamıştı, yine de her türlü tehlikeden uzak sayılmazdı. Franz’a vurmuş olması üzücüydü, davranışını bağışlatacak tek şeyse telaşa kapılmış olmasıydı.
Odacıların ayak sesleri uzaklaşmıştı. Dikkatlerini çekmemek için pencereyi kapatıp ana merdivene doğru ilerledi. Ardiye kapısının önünde durdu ve bir süre içeriyi dinledi. Gürültü gelmiyordu, adam gözcüleri döve döve öldürmüş olabilirdi. Ne de olsa, tamamen onun eline düşmüşlerdi. K. tam elini kapının tokmağına uzatıyordu ki, birden kendini toparladı. Artık kimseye yardımı dokunamazdı. Bütün odacılar üşüşebilirlerdi çünkü. Yine de, kendi kendine bir söz verdi: Olayı duyurup, henüz önüne çıkma cesaretini gösterememiş olan gerçek suçluların, yani üst düzey memurların cezalandırılmasını sağlayacaktı. Bankanın merdiveninden inerken, gelip geçenleri dikkatlice süzdü, ama ne kadar uzağa bakarsa baksın, bekleyen bir genç kız göremedi. Nişanlısının beklediğini belirten Franz, demek yalan söylemişti. Aslında bağışlanabilirdi, çünkü K.’ya kendisini acındırmaktan başka amacı yoktu.
Ertesi gün, gözcüler K.’nın aklından bir türlü çıkmadı. İş saatleri boyunca hep dalgındı ve paydos saati geldiğinde, bir önceki günden daha fazla kaldı bürosunda. Çıkarken yolu ardiyenin önünden geçtiği için,
saplantısı onu kapıyı açmaya zorladı ve beklenen karanlık yerine gördüğü şeyler onu çıldırttı. Her şey aynen önceki akşam bulduğu gibiydi; eski basılı kâğıtlar, eşiğin arkasındaki mürekkep hokkaları, değneğiyle işkenceci, yine çırılçıplak soyunmuş olan gözcüler ve raftaki mum. Gözcüler de önceki akşam yaptıkları gibi yakınmaya koyuldular:
“Bayım! Bayım!”
K. hemen kapıyı kapattı, hatta daha iyi kapatmak istercesine yumruğuyla üstüne vurdu. Ağlamaklı bir halde, odacıların sakin sakin kopyalama işiyle uğraştıkları odaya uğradı. Şaşkınlıktan işlerini bıraktılar.
“Bir kez olsun şu ardiyeyi temizlesenize!” diye bağırdı onlara, “Burası pislik içinde!”
Odacılar ertesi gün ilk iş olarak bunu yapacaklarını söylediler. K. başını salladı, onları buna zorlamak geçmişti aklından, ama bunun için vakit gerçekten çok geçti. Onları gözetlemek amacıyla, bir süre yanlarında oturdu, yapılan işi denetliyormuş gibi bir havaya bürünerek kopyaları karıştırdı, sonra odacıların kendisiyle birlikte ayrılmaya cesaret edemeyeceklerini fark edince, kafasının içi bomboş, yorgun argın çekip gitti.

Dayakçı
Franz Kafka, Dava (Beşinci Bölüm)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Aziz Nesin: Neden bitakım politikacıları seyis atına benzettiyorum?

Bizim kuşağımız, Türk tarihinin en önemli bir dönemini yaşamak mutluluğuna erdi, ya da mutsuzluğuna uğradı. Bu, çok partili demokrasi dönemine...

Kapat