Dava – Franz Kafka | Kaçmak suçu kabullenmekti. Beklemekten başka çare ise yoktu

Merakla kadının götürüldüğü kapıya gitti, öğrencinin herhalde sokakta onu kucağında taşıyacak hali yoktu. Ancak fazla uzaklaşmasına gerek kalmadı. Kapının hemen karşısında, tavan arasına çıkıyor olabilecek dar bir ahşap merdiven göze çarpıyordu. Merdiven dönemeci, bittiği yerin görülmesini engelliyordu. Öğrenci, kucağında taşıdığı kadınla birlikte bu merdivene yönelmişti. Yavaşça, soluk soluğa ilerliyordu, çünkü koşmaktan yorgun düşmüştü. Kadın eliyle K.’ya selam verdi ve omuzlarını birkaç kez kaldırarak, bu kaçırılma işinden sorumlu olmadığını ona anlatmaya çalıştı. Ama bu hareket büyük bir üzüntü belirtisi içermiyordu. K. ona, tanıdığı biri değilmiş gibi ifadesiz bir yüzle baktı. Ne düş kırıklığına uğradığını, ne de bu düş kırıklığını kolayca atlatabileceğini belli etmek istiyordu.

iki kaçak gözden kaybolduğunda, o hâlâ eşikte duruyordu. Kadının kendisini aldattığını, üstelik yargıcın evine götürüldüğünü ileri sürerek yalan söylediğini kabul etmek zorundaydı. Yargıcın onu tavan arasında bekleyecek hali yoktu ya! Ne kadar bakarsa baksın, ahşap merdiven hiçbir şeyi açıklayamazdı. Hemen yakında küçük bir tabela fark eden K. koşup baktı. Beceriksiz bir çocuk yazısıyla şu kayıt düşülmüştü: “Mahkeme arşivlerine çıkar.” Mahkeme arşivleri demek ki bu kiralık evin çatı katındaydı. Burası pek saygın bir yer sayılmazdı ve bir sanık için, arşivlerini en yoksul kiracıların hurda eşyalarını fırlatıp attıkları bir yerde tutan bu mahkemenin parasızlığından daha rahatlatıcı bir şey olamazdı. Aslında belki parası vardı da, çalışanlar üstüne üşüştüğü için yargı işlerinde kullanılamıyordu. Hatta bu, K.’nın şimdiye kadar gördükleri hesaba katılacak olursa, son derece mümkündü, ama yolsuzluk sanık açısından biraz onur kırıcı olsa da, mahkemenin yoksulluğundan çok daha rahatlatıcıydı. Şimdi anlıyordu ki, ilk sorgulama için sanığı bir tavan arasına getirtmekten utanç duyan mahkeme, onu kendi evinde taciz etmeyi yeğlemişti. K. bir tavan arasına yerleştirilen şu yargıçtan çok daha üstün konumda değil miydi? Onun bankada, kentin en canlı meydanına açılan kocaman bir penceresi ve bir de bekleme odası olan büyük bir bürosu vardı. Rüşvete ve çalıp çırpmaya dayanan ek geliri yoktu elbet, üstelik odacısının büroya bir kadın taşımasını da sağlayamazdı. Ama en azından bu dünyada, bunlardan seve seve vazgeçiyordu.
K. hâlâ tabelanın önünde dikili dururken, merdivenden bir adam çıktı, açık kapıdan odaya baktı -buradan duruşma salonu da görülüyordu- ve K.’ya, birkaç dakika önce orada bir kadın görüp görmediğini sordu. “Siz herhalde mübaşirsiniz, değil mi?” diye sordu K.
“Evet,” diye yanıtladı adam, “yoksa siz de sanık K. mısınız? Sizi şimdi tanıdım, hoş geldiniz.”
Sonra elini K.’ya uzattı. Oysa bunu hiç beklemiyordu. “Bugün duruşma yok,” diye ekledi, sessiz duran K.’ya. “Biliyorum,” dedi K., mübaşirin sivil giysisine bakarak. Sıradan düğmelerin yanı sıra, eski bir subay paltosundan sökülmüş gibi duran iki yaldızlı düğme dışında hiçbir resmi işaret yoktu üzerinde. “Az önce konuştum karınızla, ama şimdi burada değil. Öğrenci onu sorgu yargıcına götürdü.”
“Görüyorsunuz,” dedi mübaşir, “onu hep elimden alıyorlar. Oysa bugün pazar! Hiçbir iş yapmam gerekmiyor, yine de sırf beni buradan uzaklaştırmak için gereksiz işlere yolluyorlar. Üstelik, vaktinde geri dönebileceğimi sanmam için, fazla uzağa göndermemeye özen gösteriyorlar. Elimden geldiğince acele ediyorum, ilgiliye verilecek haberi kapıdan öyle soluk soluğa bağırıyorum ki zor anlaşılıyor, çabucak geri dönüyorum, ama öğrenci daha çabuk davranmış oluyor! Çünkü yolu uzun sayılmaz, yalnızca tavan arasından inmesi yeterli. Bu kadar kul köle olmasaydım, onu uzun süre önce burada, bu tabelanın yanındaki duvara çarpıp ezerdim. Hep bunun hayalini kuruyorum… Hemen şuracıkta” yerin üzerinde, yamyassı, çivilenmiş, kolları çapraz, parmakları bükük, bacakları yusyuvarlak bükülmüş ve dört bir yanına kan sıçramış. Ama bugüne kadar, bir hayalden öteye gitmedi.
“Başka çare yok mu?” diye sordu K. gülümseyerek. “Ben göremiyorum,” diye yanıtladı mübaşir. “Üstelik durum şimdi daha da kötü. Bugüne kadar karımı evine götürmekle yetiniyordu, şimdi ise, uzun süredir beklediğim gibi, sorgu yargıcına götürüyor.”
“Karınızın bu işte hiç sorumluluğu yok mu?” diye sordu K. Kıskançlık onun da içini öylesine kemiriyordu ki, kendini zor tutuyordu. “Var tabii!” diye yanıtladı mübaşir. “Hatta en büyük suç onda. Onun boynuna atıldı. O, bütün kadınların peşinden koşar. Yalnızca bu binada, içeri sızmayı başardığı beş evden kovuldu. Ne yazık ki bu binanın en güzel kadını benim karım ve kendini en az savunabilen kişi de benim.”
“Öyleyse, yapılacak bir şey yok kuşkusuz,” dedi K.
“Neden olmasın?” diye sordu mübaşir. “Bu alçak öğrenciye, karıma dokunmak istediğinde öyle bir tokat atmalı ki, bir daha yeltenemesin. Ne var ki ben yapamam, kimse de bana bu iyiliği yapmaya yanaşmıyor, çünkü herkes onun gücünden çekiniyor. Sizin gibi biri gereki yor.”
“Nedenmiş o?” diye sordu şaşırıp kalan K. “Çünkü siz sanıksınız!” diye yanıtladı mübaşir.
“Evet ama,” dedi K., “bu yüzden davanın sonucunu değilse de, en azından soruşturma aşamasını etkileyerek intikam almasından korkmam gerekir.” “Kuşkusuz,” dedi mübaşir, K.’nın bakış açısını da kendisininki kadar doğru bulmuş gibi. “Ama genel kural olarak, burada sonuca ulaşamayacak davalara ba kılma z.”
“Ben sizin gibi düşünmüyorum,” dedi K., “ama bu, öğrenciyle ilgilenmemi engellemeyecek.”
“Size çok minnettar olurum,” dedi mübaşir biraz resmi bir tavırla, ama nihai arzusunun gerçekleşebileceğine inanmış gibi görünmüyordu. “Aynı şeyi hak eden başka memurlar da olabilir,” dedi K., “belki de hepsi.”
“Evet, öyle,” diye karşılık verdi mübaşir, son derece doğal bir şeymiş gibi.
Sonra da, bütün nezaketine karşın daha önce belli etmediği bir güvenle K.’ya baktı.
“Herkes şu aralar isyan halinde,” diye ekledi.
Ancak bu konuşma onu biraz üzmüş gibiydi. Kesmek için, “Gidip büroya geldiğimi bildirmeliyim. Benimle gelmek ister miydiniz?” diye sordu. “Ne işim var orada?” dedi K.
“Arşivlere bakabilirsiniz, kimse sizinle ilgilenmez.”
“Görülmeye değer bir şey var mı ki?” diye sordu K. duraksayarak. Ama kabul etmeye can atıyordu.
“Ne desem,” diye yanıtladı mübaşir, “sizi ilgilendireceğini düşünmüştüm.” “Öyle olsun,” dedi K. sonunda. “Sizinle geliyorum.” Merdiveni mübaşirden daha çabuk çıktı.
İçeri girerken neredeyse düşüyordu, çünkü kapının arkasında bir basamak daha vardı.
“İnsanlara hiç saygıları yok,” dedi.
“Hiç yok,” diye yineledi mübaşir. “Şu bekleme salonuna baksanıza.” Kaba yapılı kapıları tavan arasının çeşitli bölmelerine açılan uzun bir koridordu burası. Gün ışığı doğrudan içeri girmediği halde, ortalık tamamen karanlık değildi, çünkü bu taraftaki çalışma odalarının birçoğu koridordan iç duvarlarla değil, gün ışığını az da olsa geçiren ahşap bir kafesle ayrılmışlardı ve bu kafesin arkasında, sıralarının üstünde yazı yazan, ya da kafes parmaklarına dayanmış, gelip geçen insanları seyrederek ayakta duran memurlar görülüyordu. Pazar günü olduğu için, bekleme odasında çok az insan vardı. Çok gösterişsiz kişilerdi bunlar. Koridorun her iki kenarına yerleştirilmiş banklara neredeyse belli aralıklarla oturmuşlardı. Hepsi de özensiz giyinmişti, oysa dış

oysa dış görünüşlerine, duruşlarına, sakal kesimlerine ve açıklanamayacak bin türlü ayrıntıya bakılacak olursa, toplumun yüksek sınıflarına ait
oldukları anlaşılıyordu. Askılık bulunmadığı için, herhalde birbirlerini örnek alarak, şapkalarını bankların altına bırakmışlardı. K. ile mübaşirin geldiklerini görünce, kapıya yakın duranlar ona selam vermek için yerlerinden kalktılar. Bunu gören diğerleri de aynı şeyi yapma zorunluluğunu hissetmiş olmalılar ki, bu iki bey önlerinden ge çerken herkes ayağa kalktı. Hiçbiri tamamen doğrulmuyordu, sırtları eğik, dizleri de bükük kalıyordu. Bu halleriyle sokak dilencilerini andırıyorlardı. K. arkadan gelen mübaşiri bekledi. “Bu insanları kimbilir nasıl aşağılamışlardır!” dedi.
“Evet,” diye karşılık verdi mübaşir. “Bunlar sanık, burada gördüğünüz herkes birer sanık.”
“Öyle mi?” dedi K. “Öyleyse meslektaş sayılırlar.”
Sonra da, en yakınındaki saçları kırlaşmış, uzun boylu, zayıf bir adama döndü.
“Burada ne bekliyorsunuz efendim?” diye kibarca sordu.
Ancak bu beklenmedik soru adamı perişan etmiş gibiydi. Çevresi çok geniş, başka yerlerde kendine son derece hâkim olan ve başkalarına karşı elde ettiği üstünlüğü kolayca unutamayan biri olduğu belliydi. Oysa burada, bu kadar basit bir soruyu bil e yanıtlayamadı ve ona yardım etmeleri gerekiyormuş gibi, yanındakilere bakmaya koyuldu; bu yardım gelmedikçe, kimsenin kendisinden yanıt istemeye hakkı yoktu sanki. Bunun üzerine mübaşir, adamı yatıştırmak ve cesaretlendirmek için araya girdi: “Bu bey sizden yalnızca ne beklediğinizi soruyor. Karşılık versenize!” dedi.
Mübaşirin sesi adama daha tanıdık gelmiş olmalı ki, daha iyi bir sonuç elde etti.
“Benim beklediğim…” diye başladı, sonra susuverdi.
Sorulan soruya kesin bir yanıt verebilmek için bu başlangıcı seçmişti,
ama arkası gelmedi. Birkaç sanık yaklaşarak çevrelerini sardı.
“Dağılın, dağılın, yolu tıkamayın,” dedi mübaşir onlara.
Yavaşça geri çekildiler, ama eski yerlerine dönmediler. Bu arada, soru
sorulan adam kendini toparlayabilmişti. Yanıtlarken gülümsüyordu.
“Bir ay önce mahkemeye bir dilekçe göndermiştim, bununla ilgilenmelerini
bekliyorum.”
“Çok zorlanır gibi bir haliniz var,” dedi K. “Evet, ne de olsa kendi işim.”
“Herkes sizin gibi düşünmüyor,” dedi K. “Bakın, ben de sanığım, ama rahatımı bozmamak için, ne bir dilekçe verdim ne de başka bir şey. Sizce bu gerekli mi?”
“Tam olarak bilmiyorum,” dedi yine aklı karışan adam.
Anlaşılan, K.’nın şaka yaptığını sanıyordu. Yine bir yanlışlık yapmamak için eski yanıtını tekrar etmeyi yeğlediği de çok belliydi, ama K.’nın sabırsız bakışıyla karşılaşınca, şu sözlerle yetindi: “Doğrusu ben, dilekçemi verdim.”
“Benim sanık olduğuma inanmıyorsunuz galiba,” dedi K.
“Ne demek, tabii inanıyorum efendim!” dedi adam hafif kenara çekilerek, ancak verdiği yanıt, inanmaktan çok kuşku duyduğunu belli ediyordu. “Bana inanmıyor musunuz?” diye sordu K.
Sonra da, adamın ezikliğinden kaynaklanan bilinçaltı bir dürtüyle, ikna etmeye zorlarcasına adamı kolundan yakaladı. Canını acıtmak istememiş ve hafifçe dokunmuştu ama adam, sanki K. onu parmak ucuyla değil de, ateşte kızdırılmış kıskaçla yakalamış gibi, çığlığı bastı. Bu gülünç çığlık K.’nın iyice sinirine dokundu. Sanık olduğuna inanmıyorlarsa, bu aslında daha iyiydi. Hatta belki de adam onu bir yargıç sanmıştı. Vedalaşmak amacıyla, kolunu iyice sıkıp onu banka doğru itti ve yürüdü. “Sanıkların çoğu pek duyarlı oluyorAI dedi mübaşir.
Bekleyen insanların neredeyse hepsi,’ arkalarından, artık bağırmaktan vazgeçmiş olan adamın etrafında toplanıp olayın ayrıntıları hakkında
kendisini sorguladılar. Derken K., taşıdığı kılıçtan jandarma olduğu anlaşılan birinin yaklaştığını gördü. Rengine bakılırsa, kılıcının kını alüminyumdandı. K. buna çok şaşırdı ve öyle olup olmadığını anlamak için silahı elledi. Sanığın attığı çığlık yüzünden gelen jandarma, ne olduğunu sordu. Mübaşir birkaç söz söyleyerek onu yatıştırmaya çalıştı, ama jandarma gidip durumu görmesi gerektiğini söyleyip selam vererek, küçük ve sık adımlarla yanlarından ayrıldı. Küçük adımlarla yürümesinin nedeni, herhalde gut hastalığıydı.
K. onun ya da koridordaki insanların üzerinde daha fazla durmadı, çünkü koridorun ortalarında, sağa sapan bir geçit bulunduğunu fark etmişti. Mübaşire, doğru yolun orası mı olduğunu sordu, o da başıyla evet işareti yaptı. Bunun üzerine K. geçide girdi. Sürekli yol arkadaşının birkaç adım önünde yürümek zorunda kalması ona ağır
geliyordu, çünkü bu yürüyüş tarzı yüzünden, en azından burada, yargıca götürülen bir suçlu sanabilirlerdi kendisini. Bu sıkıntıdan kurtulmak istedi.
“Burayı yeterince gördüm, artık gitmek istiyorum,” dedi. “Henüz her şeyi görmediniz,” dedi mübaşir yıldırıcı bir vurdumduymazlıkla.
“Her şeyi görmek istemiyorum,” dedi K. Kendini gerçekten yorgun hissediyordu. “Gitmeliyim. Nereden çıkılıyor?”
“Yolunuzu kaybetmediniz ya?” diye sordu mübaşir şaşırarak. “Şu köşeden dönün ve kapıya varıncaya kadar koridoru izleyin.”
“Benimle gelin,” dedi K. “Bana yolu gösterin, yoksa yanılabilirim. Öyle çok yol var ki!”
“Ama tek yol bu!” dedi mübaşir azarlarcasına. “Sizinle geri dönemem, haberi iletmem gerekiyor, hem zaten sizin yüzünüzden çok zaman yitirdim.” “Benimle gelin,” diye yineledi K. sert bir sesle, mübaşiri yalan söylerken suç üstü yakalamış gibi.
“Böyle bağırmasanıza!” diye fısıldadı mübaşir. “Burası bürolarla dolu. Tek başınıza dönmek istemiyorsanız bir süre daha yanımda kalın, ya da işimi bitirinceye kadar burada bekleyin. O zaman seve seve sizinle dönerim.”
“Hayır! Olmaz!” dedi K. “Bekleyemem, hemen benimle gelmelisiniz.” Henüz bulunduğu yeri inceleyecek zamanı olmamıştı. Çevresindeki çok sayıdaki ahşap kapılardan birinin açıldığını görünce, ancak ortalığa bakınabildi. Attığı çığlık yüzünden olsa gerek, genç bir kız belirip “Beyefendi ne istiyorlar?” diye sordu. Kızın arkasında, uzaklarda, karanlıkta ilerleyen bir adam görülüyordu. K. mübaşire baktı. Kimsenin kendisiyle ilgilenmeyeceğini söylemişti. Oysa şimdiden iki bürokratla karşı karşıyaydı. Az sonra bütün memurlar üzerine üşüşüp ne yaptığını oracaklardı. Yapabileceği en makul ve akılcı açıklama, sanık olduğunu söyleyip bir sonraki sorgulama tarihini öğrenmek için geldiğini belirtmekti. Bunu yapmak istemiyordu çünkü öncelikle bu doğru değildi, buraya sırf merak yüzünden gelmişti,
ya da -bunu açıklamak daha da zordu- mahkemenin içinin de dışı kadar iğrenç olduğunu görmek istemişti. Yanılmadığını hissediyordu. Daha fazla uzaklaşmak istemiyordu, sıkılmıştı artık, o ana kadar gördükleri üzerinde yeterince baskı yaratmıştı, ilk kapıdan her an çıkabilecek yüksek dereceli memurlarla karşılaşacak olursa, durumu kaldıramayacaktı artık. Gitmek, mübaşirle birlikte, hatta gerekirse tek başına buradan ayrılmak istiyordu.
Ancak sessizliği şaşırtıcı olmalıydı, çünkü kızla mübaşir, her an uğrayabileceği büyük dönüşümün görüntüsünü kaçırmak istemiyorlarmış gibi, kendisini süzüyorlardı. K.’nın uzaktan gördüğü adam da kapıya kadar gelmişti, iki eliyle kirişe tutunmuş, sabırsız bir izleyici gibi ayak ucunda salınıyordu. K.’nın davranışının bir rahatsızlıktan kaynaklandığını ilk fark eden genç kız oldu. Bir koltuk getirip sordu:
“Oturmak ister miydiniz?”
K. hemen oturdu ve daha sağlam durabilmek için kollarını koltuğun kenarlarına dayadı.
“Başınız döndü, değil mi?” dedi genç kız.
Kızın yüzünü şimdi yakından görüyordu. Birçok kadının en güzel gençlik yıllarında sahip olduğu o ciddi ifade vardı bu yüzde.
“Bu rahatsızlık için kaygılanmayın,” dedi, “Olağanüstü bir şey değil. Buraya ilk kez ayak basan herkes neredeyse her zaman bu tür bir bunalım geçirir. Bu sizin ilk gelişiniz, değil mi? Evet mi? Öyleyse, dediğim gibi çok alışıldık bir durum. Güneş çatıyı yakıp kavuruyor, kirişler de aşırı ısınıyor. Havayı böylesine ağır’ve boğucu hale getiren de bu. Burası işyerleri için pek de uygun bir yer değil, ama bunun dışında elverişli olmayan yanları da var. Büyük duruşmaların yapıldığı bazı günler -ki bu, sık sık olur- insan soluk almakta zorlanıyor. Üstelik herkesin çamaşırlarını burada kuruttuğu düşünülürse -kiracılara bunu yasaklamak mümkün değil- küçük bir rahatsızlık geçirmenizde şaşılacak bir şey yok. Ama insan sonunda bu hava ya alışıyor. İkinci ya da üçüncü kez geldiğinizde, bu bunalımı neredeyse hiç hissetmezsiniz. Şimdi biraz daha iyi misiniz?”
K. yanıtlamadı. Fenalık geçirip şu insanların eline düştüğü için çok canı sıkılmıştı. Üstelik rahatsız oluşunun nedenlerini öğrendiğinden beri, iyi olmak bir yana, kendini daha da zayıf hissediyordu. Genç kız bunu hemen fark etti. Onu biraz rahatlatmak için, duvara dayalı duran zıpkını kapıp K.’nın hemen üstündeki çatı penceresini açtı. Ancak içeri yağan kurumlar yüzünden, çabucak kapatıp mendiliyle K.’nın ellerini temizlemek zorunda kaldı; kendisi yapamayacak kadar yorgundu çünkü. Kalkıp gitme gücüne kavuşuncaya kadar sessizce oturmak istiyordu ama bunu ancak, kendisiyle ilgilenilmezse yapabilirdi. Genç kızın şu sözleri, bardağı taşıran son damla oldu:
“Burada kalamazsınız, geçişleri engelliyorsunuz.”
K-, hangi geçişleri engellediğini sorarcasına kaşlarını kaldırdı. “İsterseniz sizi revire götüreyim,” dedi kız. Sonra da, “Yardım edin lütfen,” diye seslendi kapıda duran adama. O da hemen yaklaştı. Ancak K. revire gitmek istemiyordu. Daha uzağa götürülmeyi engellemekten başka arzusu yoktu. Ne kadar ileri giderse, rahatsızlığı o kadar artaca ktı.
“Artık yürüyebilirim,” dedi beceriksizce ayağa kalkarak. Uzun süre oturmaktan kasları tutulmuştu. Ancak dik duramadı.
“Olmuyor,” dedi başını sallayarak.
Ve iç geçirerek oturdu. Onu hiç zorlanmadan geri götürebilecek olan mübaşir geldi aklına, ancak çoktan gitmiş olmalıydı, çünkü önünde duran adamla genç kızın arasına baktığı halde, onu bir türlü bulamıyordu. “Sanırım,” dedi oldukça şık giyimli adam -sivri uçları kelebek kuyruğunu andıran gri yeleği özellikle dikkat çekiciydi – “Sanırım bu beyin geçirdiği rahatsızlık buranın havasından kaynaklanıyor. Bu durumda hem kendisi hem de bizim için en iyisi onu revire götürmek değil, buradan dışarı çıkarmaktır.”
“Doğru!” diye bağırdı K., duyduğu sevinçten adamın neredeyse sözünü keserek. “O zaman kendimi çok daha iyi hissederim. Zaten o kadar da kötü değilim. Yalnızca koltuk altımdan biraz desteğe ihtiyacım var. Sizi çok rahatsız etmem, hem yol da pek uzun sayılmaz. Beni kapıya kadar götürün, yeter. Basamaklarda biraz oturursam, hemen kendime gelirim. Daha önce hiç böyle fenalaşmamıştım, bu halim beni çok şaşırttı doğrusu. Ben de memurum ve işyeri ortamlarına alışkınım. Ama burası, sizin de söylediğiniz gibi, gerçekten aşırı boğucu. Biraz yanımda yürüyebilir misiniz acaba? Başım dönüyor ve tek başıma ayağa kalktığımda kendimi kötü hissediyorum.”
Sonra da, koluna rahatça girsinler diye omuzlarını hafifçe dikleştirdi. Ancak adam hiç oralı olmadı, iki eli’ceplerinde, istifini bozmadan durdu ve kahkahayı bastı.
“Görüyorsunuz ya,” dedi genç kıza, “Tahminimde haklı değil miyim? Beyefendi başka yerlerde değil, sırf buradayken kendini kötü hissediyor.” Genç kız da gülümsedi, ama şakayı biraz abarttığını belli etmek istercesine adamın koluna dokundu.
“Ne sanıyorsunuz!” dedi adam hâlâ gülerek, “bu beyi dışarı çıkarmayı ben
de isterim!” ‘ ‘.
“Peki öyleyse,” dedi genç kız, güzel başını bir an için eğerek. Sonra da büyük bir hüzne kapılıp, açıklama beklemiyormuş gibi sabit bir biçimde önüne bakan K.’ya dönerek, “Kahkahaya aldırış etmeyin,” diye ekledi. “Bu bey -sfei tanıştırmama izin verin (beyefendi bir el işaretiyle izin verdi)- bu bey bizim danışmanımızdır. Sanıklara gerek duydukları tüm bilgileri kendisi verir ve yöntemlerimiz halk arasında pek bilinmediği için, bir sürü soru sorulur. Hepsine verilecek bir yanıtı vardır, istiyorsanız siz de deneyebilirsiniz. Ama tek meziyeti bu değildir, ayrıca çok da zarif giyinir. Halkın üzerinde iyi bir izlenim bırakmak için, danışmanın şık giyinmesi gerektiğini düşündük (‘biz’ derken, diğer memurları kastediyorum),-çünkü sanıklar her zaman ilk ona uğrarlar. Ötekiler, ne yazık ki çok daha kötü giyinirler. Bana baksanıza! Modayla hiç ilgilenmeyiz. Şık giyinmek ne işimize yarar, nasıl olsa bütün zamanımızı büro içinde geçiriyoruz. Hatta burada yatıyoruz. Ama söylediğim gibi,
danışmanımıza iyi bir takım elbise gerektiğini düşündük. Ne yazık ki, bu konuda biraz garip davranan yönetimimiz bunu sağlamaya yanaşmadığı için de, aramızda para topladık; sanıklar da katkıda bulundu. Gördüğünüz şu güzel giysiyi, hatta birkaçını daha, işte böyle satın alabildik. Sanıkları ürküten şu gülüşü de olmasa, iyi bir izlenim bırakma k açısından her şey yolunda olacak.”
“Ya, öyle,” dedi danışman alay edercesine. “Ama bütün küçük sırlarımızı bu beye neden anlattığınızı, daha doğrusu dinlemeye zorladığınızı anlamıyorum küçük hanım. Öğrenmeye hiç hevesli görünmüyor. Baksanıza, kendi işine dalıp gitmiş.”
K. karşı çıkmaya istekli değildi. Genç kızın niyeti belki mükemmeldi. Belki de onu oyalamaya ya da kendine gelmesi için zaman tanımaya çalışıyordu. Ama amacına ulaşamamıştı.
“Neden güldüğünüzü ona açıklamak zorundaydım,” dedi genç kız. “Hakaret ediciydi.”
“Sanırım kendisini dışarı çıkarmam koşuluyla, bu bey çok daha ağır hakaretleri bağışlayabilir,” dedi danışman.
K. sesini çıkarmadı. Gözlerini bile kaldırmadı. Bir nesne yerine konulduğunun farkındaydı, hatta bunu yeğliyordu, ama birden, danışmanın elini bir kolunda, kızınkini de diğerinde hissetti. “Haydi, kalkın bakalım zayıf adam!” dedi danışman.
“Her ikinize de çok teşekkür ederim,” dedi K. yavaşça ayağa kalkarak ve yardımcılarının ellerini, destek görmek istediği yere kendisi yerleştirerek.
“Beni duyan da,” diye fısıldadı genç kız, koridorda birlikte yürürken, “beni duyan da danışmanımızı değerli kılmaya çalıştığımı sanır. Ne isterlerse düşünsünler, ben yalnızca doğruyu söylemeye çalışıyorum. Katı yürekli biri değildir o. Kendini kötü hisseden sanıkları kapıya kadar götürmek zorunda olmadığı halde, bu işi isteyerek yapıyor. Belki de içimizden hiç kimse katı yürekli değil. Belki de hepimizin içinde insanlara yardım etme isteği var, ama mahkeme memuru olduğumuz için, çoğunlukla kimse ye yardım etmek istemeyen kötü insanlar izlenimi bırakıyoruz. Bu durum beni gerçekten üzüyor.” “Burada biraz oturmak ister miydiniz?” diye sordu danışman.
Koridora çıkmışlardı, K.’nın gelirken konuştuğu sanığın tam karşısındaydılar. Bir süre önce önünde dimdik durduğu halde, şimdi yanındaki iki kişiden koltuk desteği almak zorunda olduğu için neredeyse utanç duyuyordu. Üstelik danışman parmaklarının ucuyla şapkasını düzeltiyordu. Saçları dağılmış, ter içinde alnından sarkıyordu. Ancak sanık bunları fark etmemiş gibiydi. Kendisine hiç bakmayan danışmanın önünde, perişan bir biçimde ayakta durmuş, orada bulunduğu için özür dilemeye çalışıyordu.
“Bugün kimsenin benim davamla ilgilenemeyeceğini biliyorum,” dedi. “Ama yine de, burada bekleyebilirim diye düşündüm. Bugün pazar, zamanım bol ve ben kimseyi rahatsız etmiyorum.”
“Özür dilemenize gerek yok,” dedi danışman. “Gösterdiğiniz ilgi onur verici. Kuşkusuz bekleme salonunda boşuna yer kaplıyorsunuz, ama beni rahatsız etmediğiniz sürece, sizi işinizi izlemekten alıkoymak istemem. Bütün görevlerini utanç verici bir biçimde ihmal eden onca sanıkla karşılaşmış olan benim gibi biri, sizin gibilere karşı sabırlı olmayı öğreniyor. Oturunuz.”
“Nasılmış!   İnsanlar konuşmaktan anlıyor,  değil mi?” diye fısıldadı genç kız  K.’ya.
K.  başıyla onayladı,   ama danışmanın sorduğu soruyla irkildi: “Oturmak ister miydiniz?”
“Hayır,” dedi K.   “Burada dinlenmek istemiyorum.”

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Tasavvuf Düşüncesi, Alevilik, Batinik ve Vahdet-i Vücut – Orhan Hançerlioğlu

İslamsal disiplin içinde oluşmuş bulunan tasavvuf deyimi, genel olarak, iki öğeyle açıklanmaktadır. Bunlardan biri varlık birliği (Ar. Vahdet-i vücut) felsefesi,...

Kapat