Franz Kafka: Çocukların çocukluklarını yaşayacakları zamanı yoktur

Halkımız arasında gençlik, hatta çocuklarımızın çocukluklarını yaşayacakları zamanı yoktur. Dönem dönem, çocuklara özel bir bağımsızlık, özel bir muafiyet sağlanmasına dair istekler olur; bir nebze olsun sorunlardan uzak yaşamaya ve amaçsızca oynayıp eğlenmeye onların da hakkı var. Bu hak onlara tanınır ve yerine getirilmesi için yardım edilir. Evet, böyle istekler olur ve hemen hemen herkes bu istekleri onaylar, onaylanmayı bunlardan daha çok hak eden hiçbir şey yoktur, fakat gerçek yaşam şartlarımız düşünüldüğünde bunların dışında bir şeylerin onay alması pek muhtemel değildir. İstekler onaylanır, bu uğurda emek harcanır fakat kısa bir süre içinde her şey eski haline döner.

Bizim yaşamımız öyle bir yaşamdır ki bir çocuk hafiften yürümeye ve çevresini az buçuk ayırt etmeye başlar başlamaz tıpkı bir yetişkin gibi kendi başının çaresine bakmak zorundadır. Ekonomik sebeplerle dağınık yaşamak zorunda kaldığımız bölgeler çok geniş, çok fazla düşmanımız var ve bizim için hazırlanan tuzakları önceden görmek çok zor –çocuklarımızı var olma savaşının içinden çekip alamayız, eğer bunu yapsaydık onların vakitsiz ölümlerini hazırlamış olurduk. Yine de bu hazin nedenlere ek olarak yükseliş gösteren bir başka neden daha var; türümüzün doğurganlığı. Sayıca fazla olan her bir neslin, diğeri üzerinde büyük baskısı var; çocukların çocuk olmaya vakitleri yok. Eğer diğer toplulukların çocukları özenle büyütülüyor, küçükler için okullar açılıyor, halkın geleceği olan çocuklar uzun bir zaman boyunca, her gün bu okullardan sel gibi akıyorsa, bir günden diğerine ortaya çıkan yine aynı çocuk olacaktır. Bizim okullarımız yok, halkımız mümkün olan en kısa aralıklarla çocuklarımızdan oluşan geniş bir kalabalık yaratabilir –henüz ıslık çalamadıkları için neşeyle tıslayıp ötüşürler, henüz yürüyemedikleri için üzerlerindeki baskı yüzünden yerde debelenip yuvarlanırlar, henüz tam olarak göremedikleri için dimdik duran kütleleri yüzünden her şeyi beceriksizce beraberlerinde sürüklerler, işte bizim çocuklarımız! Ve okullarda olduğu gibi aynı çocuk değillerdir, hayır, daima ve daima sonu gelmeksizin, durmadan yenileri gelir ve bir önceki artık kesinlikle çocuk değildir –hemen ardından, kalabalık ve telaş içinde ayırt edilemeyen, mutluluktan pembeleşmiş o çocuksu yüzler, itiş kakış bir araya toplanırlar. Hiç kuşkusuz, bunun olumlu yanları da var ve diğerleri haklı olarak bu nedenle bizi kıskanıyor, fakat çocuklarımıza gerçek bir çocukluk dönemi yaşatmak elimizde değil. Bunun da kendi içinde bazı sonuçları var. Yok edilemez, elde kalmış bir çocuksuluk halkımızın içine işlenmiş; en iyi özelliklerimiz ve yanılmaz pratik zekamızla tam bir çelişki içinde, bazı zamanlar tıpkı çocukların yaptığı gibi son derece aptalca davranışlar gösteriyoruz; amaçsız, savurgan, bağışlayıcı, dikkatsiz; dahası tüm bu davranışları çoğu zaman sırf eğlence olsun diye sergiliyoruz. Tabii ki bundan aldığımız zevk, bütünüyle çocuksu bir hazzın gücü olmasa da, doğal olarak ondan bir şeyler mutlaka vardır. Üstelik halkımızın çocuksuluğu Josephine’in işine yarıyor.

Fakat bizim halkımızın sadece çocuksu bir yanı yoktur; aynı zamanda erken olgunlaşmış bireyleriz biz. Bizde çocukluk ve yaşlılık dönemleri diğerlerinde olduğundan daha farklı ortaya çıkar. Gençlik diye bir şey yoktur, tam o dönemde yetişkin oluyor ve uzun zaman öyle kalıyoruz. Bu yüzden, bir bütün halinde dirençli ve iyimser olan halkımızın özüne belli bir bitkinlik ve umutsuzluk çöker. Müziğe olan ilgimiz muhtemelen buna bağlı; müzik için çok yaşlıyız, onun uyarıcı ve heyecan veren gücü ciddiyetimize uymuyor, yorgun bir halde onu kovuyoruz, ıslığa sığınıyoruz; ara sıra hafif bir ıslık, bizim için uygun olan bu. İçimizden birinin müziğe kabiliyeti olup olmadığını kim bilir? Eğer olsaydı, türdeşlerimizin karakteri gereği daha ortaya çıkmadan baskı altına alınırdı. Diğer yandan Josephine istediğini yapabilir; ıslık çalıp şarkı söyleyebilir, ya da işte, kendince her ne yapıyorsa, bizi rahatsız etmiyor, makul karşılıyor ve tahammül edebiliyoruz. Eğer müzik adına bir şeyler içerseydi, bu da mümkün olduğu ölçüde önemsizleştirilirdi. Ona ulaşmak için en ufak bir çaba sarf etmesek bile belli bir müzikal geleneği sürdürmekteyiz.

Fakat halkımızın bu hislerine rağmen Josephine onlara daha fazlasını veriyor. Konserlerinde, özellikle de ciddi anlarda onun şarkıcı sıfatıyla ilgilenenler sadece çok genç olanlardır. Dudaklarını büzüp havayı küçük, sevimli dişlerinin arasından üfleyen, kendi yarattığı notalar karşısında hayranlıkla kendisinden geçen ve bu bayıltan büyüyü kendince çok daha müthiş sonuçlar elde etmek adına teşvik edici bir araç olarak kullanan şarkıcıyı zevkle bir tek onlar izler. Açıkça görülebileceği gibi kalabalığın çoğu kendi içine döner. Nadiren yaşanan duraksamalar sırasında itişip kalkışan halk rüyalara dalar; sanki grup, benliğini özgür bırakıyor, huzurdan yoksun birine sadece bir defalığına geniş ve sıcak halk yatağında uzanıp yatma izni veriyor. Ve bu düşlerin arasında, bazen Josephine’in ıslığı duyulur; o coşturduğuna inanıyor, biz ise sinir bozucu buluyoruz. Ne olursa olsun başka hiçbir yere ait olmadığı için onun ıslığı buraya aittir; yoksa müziğin kendisi için uygun bir zaman bulması çok zor olacaktır. Bu ıslıkta, kısa süren zavallı çocukluğumuza, bir daha asla geri gelmeyecek olan kayıp mutluluğa dair bir şeyler var, fakat aynı zamanda bugünün çalışma hayatına ve onun küçük, akıl ermez ama katlanılabilir ve asla söndürülemez neşesine dair bir şeyler de var. Ve tüm bunlar kocaman notalar eşliğinde değil, sadece hafif, gizli ve bazen kısık tonlarda çıkan bir ıslığın içinde söze dökülüyor. Tabii ki bu bir ıslık. Başka ne olabilirdi ki? Islık halkımızın dilidir, pek çok zaman içimizden biri ne yaptığını bilmeden bütün hayatı boyunca ıslık çalar. Fakat ıslık çalmak günlük hayatın baskılarından bağımsızdır ve kısa bir süreliğine de olsa bizim de kendimizi özgür hissetmemizi sağlar. Bu gösteriler kesinlikle kaçırmak istemeyeceğimiz türden olaylardır.

Her şeye rağmen, bunun, Josephine’in böyle zamanlarda bize yeni bir güç verdiğine dair ortaya attığı iddia ile uzaktan yakından hiçbir ilgisi yok. Elbette bunu sıradan kişiler için söylüyorum, Josephine’in dalkavukları için değil. Onlar dizginlenemeyen bir küstahlıkla şöyle derler: “Başka nasıl olabilir ki? Gelmesi muhtemel tehlikenin tehdidi altında bulunan ve bu tehlike karşısında gösterilerin, yerinde ve zamanında bir savunmadan alıkoyulduğu anlar bile varlığını sürdüren bu büyük ilgi başka nasıl açıklanabilir ki?” Ne yazık ki, son kısma hak vermemek elde değil. Fakat bunun Josephine’in şöhretine herhangi bir katkısı yoktur. Özellikle biri çıkıp da şunları da eklerse böyle düşünmemek mümkün değil; böyle toplantılar düşman tarafından beklenmedik bir şekilde bölünüp de pek çoğumuz hayatını feda etmek zorunda kaldığı zaman, bütün olanların sorumlusu olan ve belki de ıslığıyla düşmanı harekete geçiren Josephine diama en güvenli bölgeyi sahiplenir ve taraftarları tarafından büyük bir aceleyle sessizce ortadan yok edilen ilk kişi olurdu. Fakat aslında bu da herkesçe biliniyor ve Josephine bir dahaki sefere yine şarkı söylemek için kendi uygun gördüğü bir yere yükseldiğinde ona yetişmek için acele ediyorlar. Bundan şu sonuca varılabilir; Josephine, bütün bir halkın hayatını tehlikeye soksa bile kendisine istediği her şeyi yapma imkanı veren kanunların neredeyse dışında yer alır ve her şey ona bağışlanmıştır. Eğer bu doğru olsaydı, Josephine’in iddiası tamamıyla anlaşılabilirdi; evet, eğer halk ona, bu özgürlüğü, bu hiç kimseye bahşedilmeyen ve aslında kanunları yok sayan olağanüstü armağanı verdiyse, bunda belli ölçülerde bir kabullenmenin var olduğu fark edilebilirdi; tıpkı Josephine’in iddia ettiği gibi halk onu anlamıyor, sadece çaresizce takdir ediyor, sanatına değer vermiyor, ona verdikleri zararı telafi etmek için oldukça zalim yöntemler kullanıyor ve nasıl ki Josephine’in sanatı onların anlayışının ötesindeyse, onun kişiliği ve dileklerini de kendilerine ait olan hakimiyet gücünün ötesine yerleştiriyorlar. Anlaşıldığı gibi bu tamamen yanlış; belki de halk kendisini Josephine’e, bireysel detaylar söz konusu olduğunda bu kadar çabuk teslim ediyor, fakat kendilerini kimseye mutlak bir teslimiyetle bırakmadıkları için ona da bırakmazlar.

Uzun süre önce, belki de sanatsal meslek yaşamının başladığı günden bu yana şarkı sayesinde, çalışmaktan muaf olmaya uğramıştır. Geçim sıkıntısı ve varlığımızı sürdürebilme çabalarımızla ilgili her şeyin baskısı onun üzerinden kalkmalı ve bütün bu yük –muhtemelen- halkın sırtına binmeliydi. Ona ilgi göstermeye dünden razı olan biri –ki böyle tipler çok değildi- bu isteğin ne kadar tuhaf olduğundan ve böyle bir isteğe ulaşabilme eğilimine sahip bir zihnin varlığından çok bu isteğin içsel haklılığını görmeyi tercih edebilir. Ne olursa olsun halkımız başka sonuçlar çıkarıp bu isteği basit bir tavırla geri çevirir. Aynı zamanda bu talep için üretilen nedenleri çürütmek adına da fazla bir çaba sarf etmezler. Örneğin; Josephine şunu özellikle belirtir; çalışmanın yol açacağı gerginlik sesine zarar verirmiş, söylediği şarkının yanında bu gerginlik çok daha az kalsa bile şarkısını söyledikten sonra yeterince dinlenip bir sonraki şarkı için gücünü yeniden toplama olanağını yok ediyormuş; kendini tamamen buna vermeliymiş ve bu şartlar altında en iyisine asla ulaşamazmış. Halk onu dinler ama önemsemezdi. Etki altına alınması çok kolay olan bu halk bazı zamanlar asla ikna edilemez. Halkın reddedişi, bazen o kadar sert olur ki Josephine bile kısa kesmek zorunda kalır; boyun eğmiş gibi görünür, düzenli bir şekilde çalışır, elinden geldiği kadar iyi şarkı söyler, fakat tüm bunlar bir süreliğine geçerlidir. Sonra mücadeleye kaldığı yerden daha bir güçle yeniden başlar. Öyle görünüyor ki, bu konuda sınırsız bir güce sahip.

Aslında, Josephine istediği şeyi tamamen elde etmek için uğraşmıyor. Mantıklı biridir ve çalışmaya karşı herhangi bir nefreti yoktur. Çalışmaktan nefret etmek bizim için tamamen bilinmez bir şeydir. Hatta isteği gerçekleştirilse bile, kesinlikle şimdi olduğundan daha farklı yaşamaz, çalışmak onun şarkısına asla engel olmaz ve böylece şarkısı daha da güzelleşirdi –o sadece halk için, sanatının çağlar boyu devam edecek olan ve şimdiye kadar bilenen her şeyin ötesinde bir kabul için çabalıyor. Belki de saldırılarının yönünü daha baştan değiştirmesi gerekiyordu, belki de şimdi, yaptığı hatanın farkında, ama geri dönemiyor. Herhangi bir geri dönüş kendisine yapılmış bir haksızlık demekti, bu istekle beraber yaşamalı ya da ölmeli.
Söylediği gibi eğer gerçekten düşmanları olsaydı, eminim bu savaşı büyük bir zevkle seyrederler, parmaklarını bile kıpırdatmazlardı. Oysaki, onun hiçbir düşmanı yoktu. Ara sıra içimizden birkaçı ona karşı bazı itirazlarda bulunsa da, bu mücadele kimseye zevk vermezdi, çünkü halk böyle bir durumda mahkeme duvarı gibi soğuk bir ifade takınırdı –ki bu tavrı ancak kırk yılda bir görebilirsiniz. Ve Josephine böyle bir durumda sergilenen bu tavra göz yumsa bile halkın kendi içinden birine dahi aynı şekilde davranabileceği fikri herhangi bir eğlence düşüncesini akıllardan siliyordu. Geri çevirme eylemi, Josephine’in isteğiyle benzer yönler taşıyordu. Kaldı ki asıl mesele, bu isteğin özündekiler değil daha çok halkın, kendi vatandaşlarından birine karşı da böylesine anlaşılmaz bir karar verebilme gücüne sahip olmasıydı. Hele ki, babacan bir tavırla, hatta büyük bir özveriyle korudukları vatandaşlarına karşı bile böylesine acımasız olabilecekleri düşünülürse.
Eğer halkın yerinde tek bir kişi olsaydı, Josephine, hiç bitmeyen o son, tutku dolu isteğini söylediği zaman bu kişinin sırf yaptığı iyiliklere bir son vermek için, ne pahasına olursa olsun ortaya koyduğu cömertliğini son raddesine ulaştırarak, katı bir inançla ve bütün benliğiyle ona boyun eğeceğini, evet sırf Josephine’i şımartıp, durmadan yeni isteklerde bulunmasını sağlamak için gerekli olandan daha fazla boyun eğeceğini ve sonra hiç beklemediği anda uzun süredir hazırladığı o son darbeyi indirip onu geri çevireceğini düşünebilirsiniz. Fakat durumun böyle olmadığı çok açık; halkın böyle numaralara ihtiyacı yok; ayrıca Josephine için duydukları hayranlık samimi ve kanıtlanmış. Josephine’in isteği o kadar aşırıydı ki, küçücük bir çocuk bile sonucu önceden görebilirdi. Bununla beraber, bu tarz varsayımlar da Josephine’in meseleyi algılayışında rol oynuyor olabilir ve reddedilmenin verdiği acıyı daha da çoğaltıyor olabilirdi.

Fakat böyle varsayımlarda bulunuyor olsa bile, bu onun mücadeleden korkup kaçmasına asla neden olmaz. Hatta son zamanlarda, verdiği savaş iyice şiddetlendi. Önceleri bu işi sadece sözlerle gerçekleştirirken şimdilerde kendine daha etkili olduğunu düşündüğü, fakat bize onun için tehlikeli görünen başka araçlar kullanıyor.
Pek çoğumuz, kendisinin yaşlandığını, sesinde güçsüzlüğe dair bazı belirtiler baş gösterdiğini hissettiğimiz için fazlasıyla ısrarcı olmaya başladığına inanıyoruz. Bu yüzden, onay almak için son hamleyi yapma zamanının geldiğini düşünüyor. Ben buna inanmıyorum. Eğer bu doğru olsaydı Josephine, Josephine olmaktan çıkardı. Onun için yaşlanma ve sesinde herhangi bir zayıflama söz konusu olamaz. Bir şey istiyorsa, bu dış faktörlerden değil tamamen içsel gereksinimlerden kaynaklanıyor demektir. Bir an hafif alçaldığı için değil, dorukta olduğu için en yüksekte duran taca uzanıyor. Eğer gücü yetseydi, bu tacı daha da yükseğe koyardı.

Ne olursa olsun, dışardan gelen güçlüklere tepeden bakan tavrı en aşağılık yöntemleri kullanmaktan da onu alı koymuyor. Öyle görünüyor ki; haklılığından son derece emin; dolayısıyla bu fikre nasıl ulaştığının pek bir önemi yok; onun düşüncesine göre dünyadaki bütün ciddi yöntemler tam anlamıyla başarısızlığa mahkumdurlar. Belki de bunun nedeni, verdiği mücadelenin yönünü şarkısının krallığından daha değersiz bir tarafa çekmiş olmasından kaynaklanıyor. Taraftarları ondan duydukları sözleri etrafa yayıyorlar. Söylentilere göre, o kadar değişik bir tarzda şarkı söyleyecekmiş ki, en gizli itirazları yapanlar da dahil, toplumun her kesiminden kişilere, kendi algıladıkları şekilde bir mutluluk değil de Josephine’in uzun zamandır hasretini çektiği şekilde, gerçek bir mutluluk –ki halk, bu mutluluğu daima hissettiğini savunuyor- yaratabilirmiş. Ardından şunu da ekliyormuş; yüce olanı bozup, adi olanına pirim veremeyeceğine göre her şey tıpkı eskiden olduğu gibi kalmak zorundaymış. Fakat, çalışmaktan muaf olmak için verdiği savaş söz konusu olduğunda durum değişiyor, şarkısı uğruna yürüttüğü bir mücadele gibi görünse de, silah olarak doğrudan şarkısının o değerli gücünü kullanmıyor; bu yüzden kullandığı her araç yeteri kadar iyi kalıyor.

Sonuç olarak, eğer istekleri karşılanmazsa yüksek perdeden okuduğu parçaları kısaltacağına dair söylentiler yayıldı, örneğin. Yüksek perdeden okumanın ne demek olduğunu bilmiyorum ve Josephine’in şarkılarında böyle bir şeyin var olduğuna dair en ufak bir iz bile görmedim. Ne olursa olsun Josephine yüksek perdeden okuduğu doğaçlama parçaları kısaltmak istiyordu. Şu an için onları tamamen yok etmeyecek, sadece kısaltacak. Önceki gösterisiyle arasında hiçbir fark görmediğim için, benim dışımda herkes gözdağı vermekle iyi yaptığını düşünüyor. Bütün halk parçaların kısaltılması hakkında hiçbir laf etmeden onu her zaman olduğu gibi dinledi. Ve onun isteklerine karşı tavırlarında herhangi bir değişiklik olmadı. Dahası, Josephine’in görünümündeki büyüleyici bir şeylerin varlığı nasıl kaçınılmazsa, kabul etmeliyim ki aynı büyüleyicilik düşünce tarzında da mevcut. Örneğin, bu gösteriden sonra, sanki şarkılarıyla ilgili verdiği kararın çok sert ve ani olduğunu düşünüyormuş gibi bir dahaki sefere okuduğu parçaları tekrar kendi bütünlükleri içinde icra edeceğini açıkladı. Fakat bir sonraki konserden sonra bunun üzerine yeniden düşündü. Şimdi o muhteşem parçalar iyilik adına tamamen yok oldu ve Josephine’in onayıyla aksi yönde bir karar alınmadıkça bir daha da geri dönmeyecekler. Artık halk tüm bu açıklamaları, verilen kararları ve yapılan değişiklikleri iyi niyetli fakat anlayıştan uzak bir tutumla duymazdan geliyor. Tıpkı, düşüncelere dalmış bir yetişkinin bir çocuğunun mırıldanmalarına kulak asmaması gibi.

Her şeye rağmen, Josephine vazgeçmiyor. Mesela, son zamanlarda, çalışma sırasında meydana gelen ve şarkı söylediği süre boyunca ayakta durmasını zorlaştıran ayağındaki yarayla başı dertte. Çünkü sadece ayaktayken şarkı söyleyebiliyor ve şarkılarını kısaltmak zorunda. Topallamasına ve taraftarlarından kendisini desteklemelerini istemesine rağmen kimse onun gerçekten yaralandığına inanmıyor. Her ne kadar onun ufak bedeninin özel bir hassasiyete sahip olduğunu itiraf ediyor olsam da, biz, işçilerden oluşan bir halkız ve Josephine bizden biri. Eğer bedenimizdeki çürüklere dayanarak topallamaya kalkışsaydık, bütün bir halkın topallaması asla durmazdı. Fakat, o ne kadar etrafta sakat gibi başkalarının yardımıyla dolaşsa da, halkın karşısında sık sık acınacak duruma düşse de, gösterinin kısaltılmasından dolayı gereksiz yaygara koparmaksızın onu tıpkı daha önce olduğu gibi büyük bir minnettarlık ve zevkle dinliyorlar.

Sonsuza kadar topallayamayacağına göre, mutlaka başka şeyler icat eder, yorgunluğunu, kızgınlığını ya da güçsüzlüğünü öne sürerdi. Böylece konserlere ek olarak bir de dramlarımız olmuştu. Josephine’in arkasındaki taraftarları ona şarkı söylemesi için yalvarıyorlar. Şarkı söylemeyi çok isterdi, ama yapamıyor. Onu teselli ediyorlar, iltifatlar yağdırıyorlar, şarkı söylemesi için önceden ayarlanmış yere neredeyse kucaklarında taşıyarak götürüyorlar. Sonunda anlaşılması güç bir ağlama krizine giriyor ve direnmekten vazgeçiyor. Belli ki, son bir gayretle şarkı söylemeye çalışıyor; kolları her zamanki gibi iki yana doğru uzanmıyor, onun yerine insana sanki biraz daha kısalmış izlenimi verecek şekilde bedeninin iki yanında cansız bir halde salınıyorlar. Bu şekilde şarkı söylemeye çalışıyor ama bir kez daha işe yaramıyor. Bu, istemsiz bir şekilde seğiren kafasından anlaşılıyor ve gözlerimizin önünde yığılıveriyor. Fakat ardından ayakları üzerinde kalkmaya çalışıyor ve diğer zamanlardan farklı olmadığına inandığım tarzda şarkısını söylüyor. Eğer, ince nüansları fark edebilecek kadar iyi kulağa sahip biri varsa burada normal olmayan bir heyecan olduğunu sezebilir, fakat bunun ancak performansa bir katkısı olabilir. Ve bittiği zaman önceki zamanlardan daha az yoruluyor; sağlam adımlarla –eğer telaşlı tökezlemeleri böyle tanımlanabilirse- taraftarlarından gelecek herhangi bir yardımı reddederken kendisine saygıyla yol açan kalabalığı soğuk bakışlarla süzerek ilerliyor.
Onunla ilgili son yaşananlar bunlardı. Yine de, en son gelişme, şarkısını söylemesi beklendiği bir zamanda ortadan kayboluşu oldu. Onu arama işinde sadece taraftarları değil pek çok kişi görevlendirildi. Fakat tüm çabalar boşunaydı, Josephine ortadan yok oldu; ne şarkı söylemek ne de şarkı söylemesi için herhangi bir yalvarış duymak istiyordu, bu sefer dönmemek üzere gitmişti.
Parlak zekasına karşın böylesine kötü bir hesap yapmış olması çok tuhaf, öyle ki bunu hiç hesaplamadığı ve bizim dünyamızda başa gelebilecek en hazin kader tarafından zorlanmış olduğu düşünülebilir. Şarkıdan uzaklaşan, ruhlarımız üzerinde kurduğu gücü yok eden kendisi. Eğer bu ruhlar hakkında çok az şey biliyorsa, bu gücü nasıl kazanmış olabilir? Saklanıyor ve şarkı söylemiyor, fakat sakin, görünürde herhangi bir hayal kırıklığı yaşamayan, bu kontrollü kitle, ki yaşananlar tam tersini söylese de etrafa hediyeler dağıtıp Josephine de dahil hiç kimseden hediye kabul etmeyen bu halk kendi yolunda ilerlemeye devam ediyor.

Her şeye rağmen Josephine için işler daha da kötüye gidebilir. Son ıslığını öttürüp ardından tamamen sessizliğe bürüneceği zaman çok yakın. Onun olayı, halkımızın sonsuz tarihinde sadece önemsiz bir yarıntı. Halkımız bu kaybın üstesinden gelecektir. Elbette bu, bizim için kolay olmayacak; bu katıksız sessizlik içinde halkı bir araya toplamak nasıl mümkün olacak? Hem Josephine varken bile sessiz değiller miydi? Onun gerçek ıslığı hatırasından çok daha yüksek ve canlı mı olacaktı? Halkımız şarkısının asla yok olamayacağı düşüncesiyle, büyük bir erdem sergileyerek Josephine’in şarkısına fazlasıyla değer vermedi mi?

Belki de, tüm bunlara rağmen özlemini çekeceğimiz çok fazla şey yoktur, fakat dünyevi acılardan kurtulmuş olan Josephine –ki ona göre bu seçilmişlere özgü bir durum- büyük bir neşeyle, halkımızın kahramanlarından oluşan geniş bir kalabalığın içinde kayıplara karışacak ve tarihimizi kaydetmek gibi bir meselemiz olmadığı için bütün kardeşleri gibi kısa bir sürede yüksek bir kurtuluş içinde unutulup gidecek.

Şarkıcı Josephine ve Fare İnsanlar

<<öncesi

Şarkıcı Josephine ve Fare İnsanlar – Franz Kafka

Share

Yorum yapın

Share
Devamını oku:
“O kadar anlamıyorlar ki, şarkıları güfteleri için seviyorlar” Realist – A. Hamdi Tanpınar
Aşka Dair – Ahmet Hamdi Tanpınar
El Kaide, NATO’nun Değişmeyen Maşası – Thierry Meyssan
Kapat