Edip Cansever’le Bir Konuşma: En çok beğendim yazarlar…

Genç şairlerimizden Edip Cansever, son günlerin dikkati en çok çeken imzalarından biri olmuştur. Yeditepe yayınları arasında çıkan Dirlik Düzenlik adlı şiir kitabı vesilesiyle kendisini okuyucularımıza daha yakından tanıtmak ve edebiyat üzerine neler düşündüğünü açıklamasına fırsat vermek üzere bir konuşma yaptık.

İlk önce kısaca hayatını anlattı. 8 Ağustos 1928 tarihinde, İstanbul ’da, Beyazıt’ta, Soğanağa mahallesinde doğmuş. Saraçhane 56’ncı İlkokul’da, Kumkapı Ortaokulu’nda, İstanbul Erkek Lisesi’nde okumuş. Bir yıl Yüksek Ticaret Okulu’na devam etmiş ve sonra ticaret hayatına atılmış. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Kendisinden bu izahatı aldıktan sonra sorularımıza geçiyoruz (Yeditepe).

— İlk şiir hevesi nasıl doğdu?

— Ortaokulun ikinci sınıfında idim. On üç yaşlarında vardım. Annem Bursa’ya gitmişti, bir gurbet şiiri yazdım…

— Okulda iken öğretmenlerden, edebiyata karşı bir istek uyandıranlar oldu mu?

— Olmadı. Hayatımda, ne okudumsa, ne yaptımsa hep kendim aradım, buldum ve yaptım. İlk karşıma çıkan kitabı okuyor, o kitapta adı geçen başka kitapları bulup okumaya çalışıyordum. Her kitap bende, bir başka kitabı okumak isteği ve ihtiyacını doğuruyordu. Yalnız lisedeki öğretmenlerden Salim Rıza Kırkpınar’ı burada teşekkürle anacağım. Sınıfta hep güzel şiirleri güzel bir şekilde okur ve bizi bunlara bağlamasını bilirdi. O bakımdan üzerimde iyi bir tesiri vardır.

— Edebiyat dergileriyle ilk temasınız nasıl başladı?

— Gençlerin çıkarmakta olduğu Servetifünûn – Uyanış dergisiyle. İlk şiirim İstanbul dergisinde çıktı. Daha sonra İzmir’de çıkan Fikirler dergisinde. Dirlik Düzenlik kitabımdaki şiirlerin çoğu Yeditepe ve Yenilik’te yayımlandı.

— En çok beğendiğiniz yabancı yazarlardan birkaç isim verebilir misiniz?

— Pirandello, İbsen, Tolstoy, Dostoyevski, Gogol, Çehov. Sonra, dilimize az çevrilmiş olan Kafka, Sartre…

— Peki bizim yazarlarımızdan?

— Türk yazarlarından en çok sevdiklerim Sait Faik ve Orhan Kemal’dir.

— Şairler?

— Onları sormayın, dedikodu olur.

— O halde nasıl şiir yazdığınızı ve günümüzün şiiri üzerine neler düşündüğünüzü anlatmaya geçin de konuşmamızın röportaj kısmı bitsin.

— Danışıklı döğüşüklü, şu veya bu kurala bağlanarak şiir yazmak aklımdan bile geçmez. Şiirde ne yapmışsam, nasıl bir şiir yönüne tutkunsam yazdıktan sonra farkına varırım. Daha sonra da önüme gelene “şiir şu olmalı, bu olmalı” diye kendi şiirlerimi anlatır dururum. Yalnız günümüzün şiirinde ortaklaşa bazı anlam ve düşünüşler var, bu da çağımızdaki olayların sanatçılar üzerindeki zorunlu etkileri, bunların sonuçları olsa gerek. Yaşamaya verilen önem, doğruya, sadeliğe özenme, insanca davranışlar, uygarlık, barış, yurt sevgisi gibi kavramlar bugünün şiirine yabancı sayılamaz. Köy davası, işsizlik, milletçe kalkınma gibi davranışlar aydınlarımızla birlikte sanatçılarımızı da ilgilendiren konular olmaktadır. Ben bu görüşten insanları insanlara anlatmak için en tesirli aracın şiir olduğu sonucunu çıkarıyorum.

Şairin ele aldığı konular kendi durumunu değil, çevresini kaplayan yığınların iç dünyasını ışıtacak, onların yaşayışlarını yenileştirecek, başka başka görüşler katabilecek özellikler taşımalıdır. Kuvvetin, dayanıklılığın, hayata bağlılığın, günden güne uygarlığa gitmenin kökleri şiire de bağlıdır. Demek oluyor ki şiir yalnız lüks olmaktan çıkmış, gerçeği gösteren, insanı inceleyen bir güzellik olmanın yolunu tutmuştur. Ayrıca, dilimizin sadeleşmesi şiire yeni kalıp ve imkânlar kazandırmaktadır.

— Şiir denen sanat eserini meydana getirirken birtakım ana kurallar, esaslar ileri sürülebilir mi?

— Değişmeyen, her çağda karşımıza biraz daha kılık değiştirmiş olarak çıkan bir anlayış var: “Şiirde deyiş güzelliğine varmak”. Bu düşünce şairin yüzyıllar boyunca vazgeçemediği bir ilke olarak yerleşmiş kalmıştır. Ne var ki bu iş günümüzde daha da zengin bir anlam kazanmıştır; sanatçının anlatmak, çözmek istediği kavramlara yardımcı olmuştur denebilir.

— Bu sözlerinizle, şiirin bir mimarî işi olduğuna, rasyonel bir çalışmaya ihtiyaç gösterdiğine inandığınız anlaşılıyor.

— Şairin bir matematik problemi çözer gibi çalışması, bir mısrayı, bir dörtlüğü, hatta bütün bir şiiri birkaç türlü söyleyebilecek kadar ustalığa erişmesi gerçek şiiri yaratan en belli başlı çabalardan biridir. Bu çalışma, anlatılması istenen konuları daha da etkili kılmaktadır.

— Peki, öz ile biçim arasındaki karşılıklı münasebet üzerine neler düşünüyorsunuz?

— Şiirde özle biçim iki ayrı kavram gibi düşünülemez. Her şiir tamamlanmış bir sanat eseridir. Bir tarafı aksadı mıydı şiirin güzelliği de kaybolmuş demektir. Şöyle bir düşünecek olursak bütün insanların az çok sanatçı bir tarafı vardır. Yalnız onlar, yazılıp çizileni gördükten sonra “bunları ben de görmüştüm, duymuştum” demekle yetinirler. Şairi şair yapan özellik de bütün bu görülen ve duyulanları işleyip bir biçime soktuktan sonra okuyanları kendi varlıklarına kendi büyüklüklerine inandırabilmektir.

— Bu kadar güç bir iş, şairin kültürünün pek derin olmasını gerektirecektir. Siz, şiirinize kaynak olarak neleri gösterebilirsiniz? Bunlar şiirlerinize ne dereceye kadar tesir etmişlerdir?

— Ben bugünkü şiirle bilgisiz, kültürsüz olarak başa çıkılacağına inanamıyorum. Romanın, hikâyenin, resmin, felsefenin, hatta matematiğin bile şiire bambaşka etkileri oluyor. Ayrıca halk şiirinden, folklor denemelerinden, konuşma dilinden kulağa hoş gelen her türlü kelime ve sözden faydalanıyorum. Nesir olsun, şiir olsun iyi bir örnek bende daima yeni biçimler uyandırıyor.

— Şiirlerinizde bazen iki yönlü olduğunuz görülüyor, bunun için ne dersiniz?

— Bunlardan biri kişioğlunun değişmeyen kaderi; yalnızlık, aşk, yaşama sevinci, acı, mutluluk gibi oldukça sınırlı şeyler. Bir de, toplumdaki kötülüklerin, çirkinin, taassubun, geriliğin, riyanın, kendini beğenmişliğin üstesinden gelmek… Birincisi daha artistik, daha birden geliveren; öbürü zor, birden bayağılığa düşülebilecek kadar zor, hatta kimi zaman şaşırtıcı, güzel görünen, ama gittikçe büyüsünü kaybeden bir şiir oluveriyor. Üstünde daha dikkatle durulacak, akla, kültüre, yaşamaya bağlı, onlarla varolan şiir. Bu yüzden basitliği, bayağılığı, öğretici olmayı, kuru bir nükteyi şiir diye pişirip kotarmak da pekâlâ mümkün. Bu bakımdan bu tarz şiirlerin kalıcı olup olmamaları düşüncesini şimdiden bir sonuca bağlamak yersiz olur.

— Şiirde tesire inanıyor musunuz?

— Ben şiirde tesire inanmıyorum. Şu bakımdan: Şiirin kelimelerle yazılan, kelimelerle anlatılan bir sanat oluşu şimdiye kadar defalarca söylenmiştir. Yalnız hakiki şiirin bu kelime dizisini aştığı, bambaşka mânâlar kazandığı su götürmez bir gerçektir. Bu da hiçbir zaman ikinci bir şiire benzetilemez. Yani şiir gerçekten güzelse, bir başka şiirin etkisini taşımıyor demektir.

— Ya şairler arasındaki mizaç beraberliği ve bu yüzden meydana gelen gruplaşmalar?

— Şairler arasındaki gruplaşmaya aklım erer. Birçokları seçtikleri konular bakımından birbirlerine yaklaşıyorlar.

— Şiirde yenilik anlayışınız nedir? Kendinizin yeni bir şey yapabildiğinize inanıyor musunuz? Yeni tasarılarınız var mı?

— Bence yeninin mânâsı çok büyük. Sevilen, beğenilen şairlerimizden çoğu şiire yeni bir hava, bir kişilik getirmişlerdir. Cahit Sıtkı, Oktay Rifat, Orhan Veli, Salâh Birsel, Behçet Necatigil gibi. Bugün de yeni yeni sivrilen daha genç sanatçılarımız var. Onların da bütün çabaları yeni bir kişiliğe erişmek oluyor. Halbuki bu işi temelinden yıkacak, yepyeni bir şiir anlayışıyla ortaya çıkacak olan sanatçı henüz kendini göstermiş değildir. Şairin çeşitli işlerinden biri de toplumun belirmemiş zevk ve isteklerini bulup çıkarmak olmalıdır. Halkın kabul ettiği yenilik de bu araştırma ve yapıcılığın sonucudur. Şimdilik araştırmak, yepyeni değilse bile şaşırtıcı, topluma bambaşka etkileri olan şiiri bulmak istiyorum. Yazdıklarım beni tam olarak tatmin etmiş değildir. Her yeni olanın daha bir yenisi vardır.

Yeditepe 59 (15 Nisan 1954)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here