Dünya Ekonomisinin Ümitsiz Durumu: Çare Tükeniyor – Niklas Albin Svensson

Durum giderek daha da kötüleşiyor. Önce teşvik yöntemi denendi ve 2010’da başarısız olduğu görüldü. Sonrasında kemer sıkmaya yönelindi, bu da tam bir felaketle sonuçlandı. Miktarsal kolaylaştırma mucizevi bir ilaç değil. Siyasetçiler ve bankalar kolay çıkış yollarına başvurarak olmayacak duaya amin diyorlar.  Normalde para basma enflasyon ile sonuçlanır ancak ciddi durgunluk halindeki bir ekonomide enflasyon kontrol altında tutulabilir. Keza merkez bankaları taze parayı reel ekonomiden uzak tutmaya çalışıyorlar. Örneğin bankalar bu ucuz krediyi bilançolarını iyileştirmede kullandılar, ama şimdi ihtiyatı elden bırakmış gibi görünüyorlar.  Geçtiğimiz iki hafta boyunca merkez bankalarının uyguladıkları politikaların nasıl işe yaramadığı iyice açığa çıktı. Japon hükümeti yeni bütçe üzerinde mutabakat sağlayamadığı için, Japon Merkez Bankası yeni bir miktarsal kolaylaştırma programı açıklamak durumunda kaldı. 

Dünya Ekonomisinin Ümitsiz Durumu

Geçen hafta Çin ekonomisinde açığa çıkan yavaşlama eğilimi, ABD’de ekonomisi ile ilgili olarak açıklanan veriler ve Avro Bölgesinin giderek daha da derinleşen sorunları finansal piyasalardaki endişeleri artırdı. Bunun sonucunda bu piyasalarda elden çıkartma anlamında satışlar arttı. Bu gelişmeler dünya ekonomisinde yeni bir aşağıya doğru gidişin işaretleridir.

IMF’nin Ekim ayında yayımladığı Dünyanın Ekonomik Görünümü Raporu’nda (World Economic Outlook, October 2012) daha önce açıklanan küresel büyüme verileri bu yıl için binde 2 ve gelecek yıl için binde 3 olmak üzere düşürülerek revize edildi. İspanya ve İtalya büyüme beklentilerini düşürdü. Avro Bölgesinin bu yıl binde 4 daha daralacağı ve gelecek yıl sadece binde 2 büyüyeceği tahmin ediliyor.

IMF, Nisan’da 2013 büyüme hızının yüzde 2 – yüzde 6 aralığında olacağını açıklamıştı. Bugün itibariyle alt eşiği yüzde 1’ e çekti. Bu durum uluslararası sermayenin dünya ekonomisi ile ilgili endişelerini yansıtıyor.

Kuşkusuz ekonominin geleceğine ilişkin tahminler gelişi güzel yapılmıyor. Örneğin güven endekslerine bakılıyor. Küresel talebin nasıl geliştiğini inceleyen bir endeks olan The Purchasing Managers’ Index hem gelişmiş hem de IMF jargonuyla yükselen piyasalar olarak adlandırılan az gelişmiş ülkeler için negatif dönmüş durumdadır. Örneğin Avro Bölgesinin en güçlü ekonomisi olan Almanya’da bu endeks 49,2’den 48,1’e geriledi (endeksin değeri 50’nin altına indiğinde bu bir daralma göstergesidir). İmalat sanayinde bu değer Eylül’de 47,4 ve Ekim’de 45,7 oldu. Bunun temel nedeni aşırı kapasite yatırımı sorunu yaşayan otomotiv sektörü.

Otomotiv sektörü sıkıntıda
Bu sektör dünya ekonomisi için özellikle de metropol ülke ekonomileri için çok önemli. Doğrudan 9 milyon ve dolaylı olarak, sektörel bağlantılar aracılığıyla, 50 milyon işçinin istihdamını sağlıyor.

Avrupa’da, İngiltere dışında, otomotiv piyasası bir yıldır daralma içinde. Eylül itibariyle yeni otomobil tescili yüzde 10 geriledi. Hali hazırda aşırı kapasite oranı yüzde 33. Bu durum 10 milyon oto ve 26 fabrikanın atıl durumda olması demek. Resesyonun sona ereceğine dair bir işaret de olmayınca otomobil fabrikaları birer birer kapanıyorlar. Örneğin Ford Motor Co. bu yıl Avrupa operasyonlarından 1,5 milyar dolar kaybedeceğini öngördüğünden üç fabrikasını kapattı. Peugeot Citroën ve General Motors da birer tane fabrikalarını kapatacaklarını ilan ettiler.

Binlerce işçi işinden olurken, bu aynı zamanda ekonomi için de kötü haber demektir. Japonya’daki oto imalatçılarının satışları Çin ile olan anlaşmazlık nedeniyle geçen yıla göre yüzde 36–49 arasında azaldı. Bu da ekonomik krizin politik istikrarsızlığa, onun da ardından ekonomik krizi daha da derinleştirmesine neden olacaktır.

Dünyanın geleceğine ilişkin bu karamsar tablo ABD’de oto üreticileri dışındaki sektörler için de geçerli. Çünkü buralarda da işçi çıkarımı başladı. DuPont, Xerox, UPS ve 3M zarar açıkladılar. Sadece ülke içinde değil Avro Bölgesi ve Asya’da da aynı durumda olduklarını ilan ettiler. Dow Chemical 20 fabrikasını kapatacağını ve 2400 işçisini çıkaracağını, böylece 500 milyon dolar tasarruf edeceğini ve ayrıca yeni yatırım harcamalarını 500 milyon dolar kısarak ilave tasarrufa gideceğini açıklarken, DuPont 1500 işçiyi çıkarmayı planlıyor. Neden olarak da talep yetersizliğini gösteriyorlar.

Borç dağları
Peki, eksik talebin nedeni nedir? Temelde yatan neden, işçi sınıfının 1980’lerin başlarından bu yana giderek azalan satın alma gücüdür. Bu etki, ücret azalmasını telafi etmek için başvurulan bireysel borçlanmayla birlikte artan devasa borçlulukla daha da katmerlendi. McKinsey Global Institute’nin raporuna göre (Ocak 2010 ve Ocak 2012güncellemesi), ABD’de genelde, GSYH’ nin yüzde140’ı civarında olan ve sadece 1920’lerin fırtınalı döneminde ve 1980’lerin ortalarında yüzde 160’ın üstüne çıkan toplam borç stoku rasyosu 2000’e gelindiğinde yüzde 227 ve 2008’de yüzde 296 oldu (sadece Büyük Depresyonun zirvesi olan 1933’te bu oran yüzde 258 olmuştu). Yani 2008 krizi öncesindeki borç stokunun düzeyi ABD ekonomisi için çok ciddi bir kırılganlık oluşturuyordu (bak Şekil).

Şekil: 1870- 2008 ABD borç stoku

Kaynak: Recognitiablog

Kriz içindeki ülkelerdeki borç stokunun bileşenleri ise değişiklik gösteriyor. İspanya’da tek başına finans dışı kurumsal sektör borcunun GSYH içindeki payı yüzde 140 iken, Japonya’da kamu borçları için bu oran yüzde 200 dolayında. ABD’ de ise hane halkı borçları yüzde 100 civarında.

Bunun anlamı kredilendirmenin bir krizi geciktirme aracı olarak tüm dönem boyunca kullanıldığıdır. Kuşkusuz kapitalizm için böyle bir finansallaşma doğal eğilimdir, ama bu durum aynı zamanda politikacıların ve merkez bankalarının krizi geciktirme çabalarının da bir ürünüdür. Zira faiz oranları aşırı biçimde düşük tutulmuş ve 1929 sonrasında finans sektörü için konulan kurallar ve denetimler giderek kaldırılmıştır.

Hane halkı borçları dünyanın pek çok ülkesinde bu süreç boyunca arttı. ABD’ de GSYH’nin yüzdesi olarak 1980’de yüzde 48’den 2008’de yüzde 98’e; İspanya’da aynı dönemde yüzde 30’dan yüzde 85’e çıkarken, Almanya’da dahi 1991’de yüzde 51’den 2000’de yüzde 71’e çıktı ve 2009 yılında yüzde 64’e indirilebildi. Mortgage faizleri çok düşük tutulurken, kredi kullanım şartları riskli bir biçimde hızla yumuşatıldı.

Kurumsal sektörün (şirketler) borçları hem finans hem de finans dışı şirketler için adeta patlama yaptı. Örneğin 2000’lerde Almanya’da diğer borç bileşenlerinin payı azalırken şirketlerin borçları artmaya devam etti. 1991–2009 döneminde finansal kuruluşların borçları GSYH’ ninyüzde 33’ünden yüzde 80’ine; finans dışı şirketlerinki yüzde 48’den yüzde 69’ a çıktı. İspanya’daki borç patlamasının nedeni inşaat sektöründeki kurumsal kredilerdi. Öyle ki 1990’da yüzde 49’dan 2008’de yüzde 137’e yükseldi. Bugünlerde devlet tarafından kurtarılan İspanyol bankalarının borçluluğu ise aynı dönemde yüzde 12’den yüzde 68’e yükseldi. Kısaca kredi-borç patlaması son 20 yıldır süren ekonomik canlanmayı yarattı, adeta bir sarhoşluk oluşturdu. Ancak şimdi sarhoşluk sonrası baş ağrısı yaşanıyor.

Son borç verici makamlar
Bankalar birbirine borçlu ama kimin kime ne kadar borçlu olduğunu tam olarak bilen yok. Hatta bankaları yönetenler dahi bilançolarında ne kadar mortgage kredisi olduğunu tam olarak bilmiyorlar. Birbirlerine olan borçlarını ödemek için hükümete başvurup ondan devasa fon kullanınca devlet ve vergi mükellefleri son borç verici kurum ya da makamlar haline geldiler.

Bu bağlamda 1929 Buhranının borç stoku üzerindeki etkilerine bakmak yerinde olacaktır. 1929’da ABD’de yüzde 160 olan borç stoku Büyük Buhran ve ekonominin yüzde 26 oranında küçülmesi nedeniyle 1932’de yüzde 260’a yükselmişti. Ekonomi 1930’ların ortalarından itibaren tekrar sıçramış ve ortalama büyüme yüzde 10’u bulmuştu. Bu dönemde borç stoku da yüzde 180’e geri dönmüştü. Ama bu bir on yılın kaybolmasına neden olmuştu. Eğer 1939’daki silahlanma programı ve 2.Dünya Savaşı olmasaydı 1938’de tekrar başlayan resesyon devam edecekti.

Bugünkü kriz sırasında hükümetler 1930’lardakinden farklı politikalar izlediler. 1929’un hemen ardından o dönemin hükümetleri çok sert kemer sıkma politikaları uygulamıştı ama bu kez 2008–2011 arasında tam tersine devasa bütçe açıklar vermesine neden olan politikalar uyguladılar ve bunun sonucunda kamu borç stokları arttı. Bu politikalar kısmen bilinçli, kısmen de kaçınılmaz olarak uygulanmıştı. Nisan 2009’da G20 zirvesinde 1,1 trilyon dolarlık teşvik paketi üzerinde anlaşma sağlandı, ama Yunanistan krizinin ardından bu politika tersine döndü. Böylece geçen iki yıla rağmen bütçe açıkları ABD’de yüzde 8,7; Avro Bölgesinde yüzde 4,1, Çin’de yüzde 1,1 ve Japonya’da yüzde 9,7 oldu.

Maastricht Anlaşması’na göre finansal istikrar için bütçe açığı yüzde 3’ü ve borç stoku yüzde 60’ı geçmemelidir. Dünya ekonomisinin yarısını temsil eden G8 ülkelerinden Çin dışında hiçbiri bu kriterleri tutturamıyor zira sırasıyla yüzde 8 ila yüzde 80 arasında oranlara sahipler. Dünya ekonomisinin yüzde 80’ini oluşturan G20 ülkelerinden sadece sekiz tanesi bu barajın altında. Bu verilerin anlamı hükümetlerin kredi piyasalarından yaptıkları devasa borçlanmalarla dünya ekonomisini suyun üstünde tutabildikleridir.

Çare tükeniyor
Yunanistan krizi, krizden çıkıştaki teşvik politikalarını sekteye uğratan en önemli engeldi. Zira finansal piyasaların hükümetlerin borçlarını geri ödeyebileceklerine inanmamalarına neden oldu. Yani finansal piyasalar açısından borç vermek artık çok riskliydi. Kendilerini sağlama alabilmek için Nisan 2010’da faiz oranını yüzde 12’ye kadar çıkardılar. Bu oranlardan borçlanmak ise Yunanistan için imkânsızdı. AB ve IMF devreye girerek hükümeti kurtardılar. Ardından kurtarılmak için İrlanda ve Portekiz sıraya girdi.

Son iki buçuk yıldır AB hükümetleri, piyasaların Yunanistan, Portekiz ve İrlanda deneyimlerinden yola çıkarak bu kez İtalya ve İspanya ile ilgili olumsuz bir kanaate sahip olmaması için yoğun çaba sarf ediyorlar ve yeni kredibilite yolları arıyorlar. Piyasaları emekçi sınıflara karşı çok ciddi önlemler aldıklarına ikna etmek zorundalar. Bu, kısa vadede ciddi hak kısıntısı, uzun vadede ise sermaye çevrelerinin ve hükümetlerin emeklilik haklarına ilişkin sorumluluklardan kurtulmaları demektir. Keza uluslararası piyasalarda rekabetçi olduklarını ispat etmekle yükümlü olduklarından sendikalara ve özel sektördeki ücretlere saldırıyorlar. Bütün bunları da solda neredeyse moda bir açıklama haline gelen ideolojik nedenlerden dolayı değil, piyasaları sakinleştirip, kredi hattını açık tutmak için yapıyorlar.

Diğer yandan burjuva hükümetler ciddi bir açmaz ile karşı karşıya: Acımasız kemer sıkma politikaları resesyonu derinleştiriyor. Yunanistan 2008 ortalarından bu yana kalıcı bir resesyon içinde ve ekonomisi yüzde 14 küçüldü. Keza İrlanda ekonomisi yüzde 15 ve Portekiz yüzde 3 küçüldü. Aşağı doğru iniş hızlanırken bunlara İtalya ve İspanyada katılmaya başladı.

Diğer bir saldırı hattı para basmanın önünün açılmasıdır. Britanya, Amerikan ve Japon Hükümetleri son olarak “miktarsal kolaylaştırma” adı verilen bir araca sarıldılar. Faiz oranlarının sıfıra kadar çekilmesinin ardından aslında bu politika kredi piyasalarını teşvik etmek için başvurabilecekleri yegâne politikaydı. Diğer taraftan efektif olarak bu politikanın adı para basmadır. Beş yıl önce böyle bir yaklaşım burjuva ekonomistlerinin bakış açısından tam bir delilik ve işe yaramaz bir yaklaşımdı. Ama bugün bu araç elde kalan son araç konumundadır.

Son üç yıldır Amerikan Merkez Bankası Fed 2 trilyon dolar, Britanya Merkez bankası Bank of England 600 milyar dolar ve Japon Merkez Bankası 830 milyar dolarlık taze para bastı. Her ne kadar bu para kimsenin doğrudan cebine etkide bulunmadıysa da şirketler ve hükümetler için faiz oranlarının düşmesini sağladı. Avrupa Merkez Bankası (ECB) ise miktarsal kolaylaştırmaya ilişkin kendi versiyonunu hayata geçirdi ve bu yılın başında şirketlere ve hükümetlere 1 trilyon avroluk ucuz kredi sağladı. Ancak böyle devasa müdahalelere rağmen hala ufukta bir toparlanma işareti olmadığı gibi her şey aksine yönde ilerliyor.

Zor zamanlar
Durum giderek daha da kötüleşiyor. Önce teşvik yöntemi denendi ve 2010’da başarısız olduğu görüldü. Sonrasında kemer sıkmaya yönelindi, bu da tam bir felaketle sonuçlandı. Miktarsal kolaylaştırma mucizevi bir ilaç değil. Siyasetçiler ve bankalar kolay çıkış yollarına başvurarak olmayacak duaya amin diyorlar.

Normalde para basma enflasyon ile sonuçlanır ancak ciddi durgunluk halindeki bir ekonomide enflasyon kontrol altında tutulabilir. Keza merkez bankaları taze parayı reel ekonomiden uzak tutmaya çalışıyorlar. Örneğin bankalar bu ucuz krediyi bilançolarını iyileştirmede kullandılar, ama şimdi ihtiyatı elden bırakmış gibi görünüyorlar.

Geçtiğimiz iki hafta boyunca merkez bankalarının uyguladıkları politikaların nasıl işe yaramadığı iyice açığa çıktı. Japon hükümeti yeni bütçe üzerinde mutabakat sağlayamadığı için, Japon Merkez Bankası yeni bir miktarsal kolaylaştırma programı açıklamak durumunda kaldı. Bank of England’ın başkanı Mervyn King politikalarının artık sınırlarına ulaştığını ileri sürdü.Onun yerini almaya aday LordTurner, bankanın monetarist kurallara dayanmaktan vazgeçmesi gerektiğini söyleyerek Britanya Hükümetinin bankaya olan borçlarının iptal edilmesini önerdi. Yalın sözcüklerle bu, kamu harcamalarının finanse edilebilmesi için bankanın para basması demektir. Hatta bunun için Helikopter Düşüşü biçiminde yeni bir sözcük icat ettiler. Bu miktarsal kolaylaştırmanın yeni bir düzeye ilerletilmesi demektir ve Financial Times bu durumu “nihai sapkınlık” olarak nitelemektedir.

Tüm bunlar ne anlama geliyor?
Dünya ekonomisi kötü durumda ve iyiye doğru da gitmiyor. Hükümetler bu durumdan nasıl kurtulacaklarını bilmiyorlar. Önümüzde yıllar, devam edecek olan kemer sıkma önlemleri , cansız büyüme oranları ve resesyonlarla geçecek. Borç stoklarının belli bir düzeye çekilmesi ve sanayideki atıl kapasitelerin azaltılması gerekiyor. Popüler bir burjuva iktisatçısı olan Mervyn King 24 Ekim’de, genç kuşakların uzun bir süre bu krizin gölgesinde yaşamak zorunda kalabileceğini gerçeğini açıklamak durumunda kaldı.

IMF’nin 2013 yılında büyümeye geri dönüleceği yönündeki pembe tablosu gerçeklikle uyuşmuyor. Kriz daha yıllarca devam edecek gibi görünüyor. Sadece kâr için üretim yapan kapitalizm artık eskisi gibi kâr yaratamayacak. Zira insanlarda para yok. Tüm dünyada talep düşüyor ya da en azından artık artmıyor. Korumacılık en son Çin-Japonya anlaşmazlığı ve AB’deki kavgalarda görüldüğü gibi giderek yükseliyor. Balonu tekrar şişirme çabaları ise başarısızlığa uğruyor.

İşçi sınıfı açısından bu tek bir anlama geliyor: Zamanı geriye almak mümkün değildir. Son yirmi yılın ekonomik canlanması kumdan yapılmış kaleler gibidir. Krize kapitalizmin sınırları içinde çözüm bulma girişimleri ise başarısız kalmaya mahkûmdur, zira sistemin kendisi çökmektedir.

Bugün genel olarak insanlık tarihte hiçbir zaman olmadığı kadar refah içinde. Kişi başına düşen üretim miktarı bugün örneğin 1960’dakinden yüzde 150 daha fazla. Üstelik bu durum nüfusun ikiye katlanmış olmasına rağmen böyle. Yani elimizin altında devasa kaynaklar mevcuttur. Ancak kapitalizm altında bu potansiyel tam olarak kullanılamaz bir durumda. Eğer kaynakların rasyonel bir biçimde kullanılması planlanmış olsaydı fabrikaları kapatmaya ve işçileri işsiz bırakmaya gerek kalmazdı. Bu kaynaklar tüm insanlığın yararına olmak üzere etkin bir şekilde kullanılabilir. Ancak kapitalizm altında kaynaklar sadece çarçur edilmektedir.

Rasyonel bir toplumsal sistem altında daha fazla zenginlik-refah ve daha fazla üretken kapasite demek; daha iyi okullara, hastanelere, emeklilik sistemlerine ve konutlara sahip olmamız demektir. Diğer yandan kapitalizm altında tam tersinin gerçekleştiği çok açıktır. “Piyasalardaki anarşik durum” ve işçilerin kronikleşmiş bir hale gelmiş olan “ürettiklerini satın alabilmekten yoksun olma durumu” sistemi çok derin krizlere sokmaktadır. Diğer taraftan sendikalar ve soldaki partilerin liderleri sisteme sıkı sıkıya yapışmış bir haldedirler.

Emek hareketi bu krizin sonuçlarına karşı ciddi bir kavgayı acilen örgütlemelidir. Yani öncelikle kapitalistlerin birer birer tüm dünyada en geniş kitlelere uygulattırdıkları kemer sıkma önlemlerine karşı mücadele edilmelidir. Ancak bu kavga kriz yaratan sistemin kendisi devrilmediği sürece yeterli değildir. Sadece rasyonel bir plan ve program çerçevesinde bankaların ve büyük tekellerin kamulaştırılması aracılığıyla yeni bir sosyalist toplum eskinin yıkımından doğabilir.

[The hopeless position of the world economy, (Niklas Albin Svensson, 6 Kasım 2012, http://www.marxist.com) başlıklı makaleden Türkçeye çeviren Mustafa Durmuş]

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Memleketin Birinde | Aziz Nesin’den Bir Hikaye: Fareler birbirlerini yer!…
“Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur” Aydının Rolü – Jean Paul Sartre
Kapat