Dostoyevski: “Senin kıymet verdiğin bir şeyin, başkasının gözünde hiçbir değeri olmayabilir”

dostoyevskiI
Daha fazla sabredemeyerek hayat yolunda attığım ilk adımların tarihçesini yazmak için oturdum, ama bunu yapmasam da olurdu. Pek iyi bildiğim bir şey vardı : yüz yaşıma kadar yaşasam, hal tercümemi yazmaya bir daha oturmam. Hiç sıkılmadan insanın kendisi üzerinde yazı yazması için kendisine utanmadan âşık olması gerektir. Kendimi affedebileceğim bir nokta varsa o da, herkes gibi, yani okuyucunun takdirini kazanmak için yazmayıp, büsbütün başka bir gaye ile yazmarıdır. Geçen yıl başımdan geçenleri böyle birdenbire, harfi harfine yazmaya oturmuştum, ama olan bitenler beni öyle şaşırttı ki! Bunu sırf içimden gelen bir isteğin tesiri altında, ancak şimdi yapıyorum, îşle ilgisi olmayan şeylerden, en çok da edebiyat güzelliklerinden, var kuvvetimle kaçınarak sadece olayları yazıyorum; bir edebiyatçı tam otuz yıl habire yazar durur da en sonunda niçin bu kadar yıl yazı yazdığını kendisi de anlıyamaz. 
Ben edebiyatçı değilim, duygularımın güzel yazılışını, onların edebiyat pazarına sürüklemeyi yakışık almıyan alçakça bir hareket sayarım. Ama gene de öfkeyle hissediyorum ki duygularımı, düşüncelerimi (hattâ en bayağılarını bile) hiç yazmadan da geçip gidemiyeceğim, sırf kendisi için yazmaya teşebbüs ettiği halde gene de edebiyatın tesirinden kurtulamamak, insanın üzerinde âdi bir tesir yapmaktan geri kalmıyor. Düşüncelere gelince bunlar pek bayağı şeyler de olabilir, çünkü senin kıymet verdiğin bir şeyin, başkasının gözünde hiçbir değeri olmaması pek mümkündür. Ama bunları bir yana bırakalım, işte ön söz de oldu bitti; bir daha da buna benzer bir şey olmıyacak. Haydi bakalım iş başına, gerçi herhangi bir işe, belki de bütün işlere başlamak kadar zor bir şey yoktur.

II
Hatırlarıma, geçen yılın on dokuz eylülünden, yani tam ona ilk defa rastladığım günden başlıyacağım, daha doğrusu öyle başlamak isterdim…
Ama daha hiç kimse, bir şey bilmezken damdan düşercesine kimi gördüğümü anlatmak  bayağılık olur; hem öyle sanıyorum ki böyle yazılan bir yazı bile çok bayağı bir şeydir; kendi  kendime edebî güzelliklerden kaçınmaya söz verdiğim halde daha ilk satırda bu güzelliklerin  tesirine kapılıyorum. Bundan başka da galiba açık yazmayı sadece istemek yetmiyor. Şunu da söylemek isterim ki hiçbir Avrupa dilinde yazı yazmak, Rusça yazmak kadar güç olmasa gerek.

Şu dakikada yazdığımı şimdi okudum, kendimin burada yazılan şeylerden daha akıllı olduğumu görüyorum. Nasıl oluyor da akıllı bir adamın söylediği sözler, onun kafasında kalan şeylerden daha budalaca oluyor? Bu son uğursuz yıl içinde başka insanlarla karşılaştığım zaman çok defa kendim de bunun farkına vardım, bunun için de çok, pek çok eziyet çektim.

Söze, on dokuz eylül gününden başlıya-cağım, ama gene de kim olduğumu, o güne kadar nerede bulunduğumu, hem de on dokuz eylül sabahı kafamda neler olabileceğini biraz olsun anlatmak için araya birkaç söz sıkıştır-malıyım ki okuyucu, belki de ben kendim, hâdiseleri daha iyi anlıyâlım.

III
Ben, liseyi bitirmiş bir talebeyim, şimdi yirmi bir yaşındayım. Soyadım Dolgorukiy, meşru babam, Versilov’ların eski kölesi Ma-kar Ivanov Dolgorukiy. Böylece doğuşum meşru oluyorsa da ben hiç de meşru olmıyan bir çocuğum, soyum sopum da pek şüpheli. Bu iş, yani dünyaya gelişim şöyle olmuş: bundan yirmi iki yıl önce derebeyi Versilov (asıl babam) Tula vilâyetindeki çiftliğine gelmiş, o zaman yirmi beş yaşındaymış. Öyle sanıyorum ki o zaman daha oldukça şahsiyetsiz bir adammış. Çocukluğumdan beri beni hayretlere düşüren, bütün ruhumun derinliklerine giren, hattâ uzun zaman bütün geleceğim üzerinde tesir yapan bu adamın, şimdi bile birçok şeylerde benim için büsbütün bir muamma oluşu da meraka değer. Ama iyisimi gelin de bundan daha sonra konuşalım; bu gibi şeyler öyle gelişigüzel anlatılamaz. Zaten bütün hatıra defterimi bu adam dolduracaktır.

Versilov, tam o sırada, yani yirmi beş yaşındayken, dul kalmış, evli olduğu kadın yüksek tabakadanmış, ama pek de zengin değilmiş, soyadı Fanariotov olan bu kadından oğlu, bir de kızı olmuş. Kendisini böyle genç yaşta bırakarak bu dünyadan göçüp giden bu kadın hakkındaki bilgilerim pek de çok değil, hem de elimdeki belgeler arasında kayboluyor; zaten Versilov’un kendi hayatı ile ilgili şeyleri pek bilmiyorum, bu da önümde bazan, boyun eğmesine rağmen, bana karşı her zaman gururlu, azametli, çekingen davrandığını, bana kıymet vermediğini gösterir. Önceden şunu da hatırlatmak isterim ki Vesilov, hayatında oldukça büyük üç mirasın altından girip üstünden çıkmış, bunların tutarı da dört yüz binden fazlaymış. Şimdi tabiî meteliği bile yok.

O zaman «kim bilir niçin» köye gelmiş, hiç değilse sonraları kendisi bana böyle söylemişti. Küçük yaşta olan çocukları, her zaman olduğu gibi, akrabalarının yanındaymış; zaten Versilov, bütün hayatınca hem meşru, hem de gayrimeşru çocuklarına karşı hep böyle hareket edermiş. Bu çiftlikte köle köylülerin sayısı oldukça çökmüş; bunların arasında da bahçıvan Makar îvanov Dolgorukiy varmış. Şunu bir daha tekrarlamamak üzere hemen söyliyeyim ki, soyadına bütün hayatınca benim kadar kızan az bulunur. Bu, tabiî budalaca bir şeydir, ama ne yapayım, böyle işte. Herhangi bir mektebe girdiğim zaman, yahut yaşım itibariyle kendilerine hesap vermek zorunda olduğum herkes, kısacası herhangi bir öğretmen parçası, mürebbi, mümeyyiz, papaz, karşıma çıkan herkes soyadımı sorupta Dolgorukiy olduğumu duyunca bilmem neden, muhakkak;
— Prens Dolgorukiy mi? diye sormayı bir vazife sayardı. Ben de bu avarelere her zaman:
— Hayır, sadece Dolgorukiy, diye anlatmak zorundaydım.
Bu sadece sözü en sonunda beni çileden çıkarmaya başlamıştı. Bununla beraber, meraka değer olarak, şunu da ilâve edeyim ki bunu sormıyan yoktu. Galiba bunun bazılarına hiç lüzumu da yok gibiydi; hem de bilmem ki hangi iblise bunun lüzumu olabilirdi? Ama gene de herkes, istisnasız herkes soruyordu, Sadece Dolgorukiy olduğumu duyunca da soran, her zaman beni kendisinin de niçin sordüğünü bilmediğini belirten mânâsız, budalaca, kayıtsız gözlerle süzerek çekilip giderdi. Ama okul arkadaşlarımın soruları herkesinkinden daha hakaretli olurdu. Okul talebesi, bir acemiyi nasıl sorguya çeker? Zaten şaşkına dönen, utancından kızarıp bozaran acemi, okula girişinin birinci günü (hangi okula girerse girsin) herkesin eğlencesi olur: ona emrederler, onu alaya boğarlar, uşak gibi kullanırlar. Gürbüz, tombul bir çocuk birdenbire gelip kurbanının karşısında durur, gözlerinin içine uzun, sert ve gururlu bakışlarla bakıp bir an karşısındakini süzer. Acemi talebe de onun önünde durur, korkak tabiatlı değilse yan gözle bakar, dur bakalım ne olacak, diye bekler.
— Bana baksana, senin soyadın ne?
— Dolgorukiy.
— Prens Dolgorukiy mi?
— Yoo. sadece Dolgorukiy.
— Ya, demek sadece! Aptal!
Hakkı da yok değil ki! Prens olmadan Dolgorukiy soyadını taşımak kadar budalaca bir şey yoktur. Ben de hiç günahım olmadan bu budalalığı sırtımda taşıyıp duruyorum. Sonraları, çok kızmaya başlayınca: hep:
— Prens misin? diye sordukları zaman
— Hayır, bir köylünün, eski bir kölenin oğluyum, diye cevap veriyordum. Daha sonraları büsbütün çileden çıkınca: Prens misin? dedikleri zaman sert sert:
— Hayır, sadece Dolgorukiy’im, eski efendim derebeyi Versilov’un gayrimeşru oğlu!
Bunu da lisenin altıncı sınıfındayken uydurmuştum, gerçi budala olduğumu çok kısa bir zamanda aniadımsa da budalalıktan hemencecik vazgeçemedim. Hatırlıyorum, öğretmenlerden birisi —zaten o da bir taneydi ya— benim «birtakım öç alma ve siyaset fikirleriyle dolu olduğuma» kanaat getirmişti. Ama çoğunluk bu hareketimi bana hakaret gibi görünen bir sessizlikle karşılamıştı. En sonunda arkadaşlardan en acı dili olan birisi ki, kendisiyle yılda yalnız bir defa konuşurdum, ciddî bir yüzle, ama biraz yana bakarak:
— Böyle duygular beslemek sizin için elbette bir şeref sayılabilir, hiç şüphe yok ki bununla istediğiniz kadar övünebilirsiniz; ama ben sizin yerinizde olsam piç oluşuma gene de pek öyle sevinmezdim… Sizse sanki bayram yapıyorsunuz! dedi. O günden sonra piçliğimle övünmekten vazgeçtim.
Gene tekrarlıyorum: Rusça yazmak çok güç; işte ben soyadıma kızdığımı anlatmak için tam üç sayfa yazı yazdım, okuyucu ise benim prens değil de sadece Dolgorukiy oluşuma kızdığımı sanmıştır. Yeni baştan anlatarak kendimi temize çıkarmak için uğraşmayı kendime yakıştıramıyorum.

IV
Böylece sayısı pek çok olan köle köylülerin arasında Makar Ivanov’dan başka bir de kız varmış. Elli yaşlarındaki Makar Dolgorukiy, onunla evlenmek niyetinde olduğunu bildirdiği zaman da bu kız on sekiz yaşındaymış. Bilindiği gibi kölelik hüküm sürdüğü sıralarda kölelerin evlenmeleri efendilerinin müsadesiyle, bazan da doğrudan doğruya emriyle olurmuş. O zaman çiftlikte bir teyze varmış; yani benim teyzem değil de kendisi de çiftlik sahibi olan teyze; ama bilmem neden sade ben değil, herkes, kendilerine hemen hemen akraba olan Versilov’un çocukları bile, ona bütün ömrünce teyze derlerdi. Bu teyzenin adı da Tat-yana Pavlovna Prutkova idi. O zaman gene o vilâyette, o ilçede kendisinin de otuz beş kölesi varmış. Tatyana Pavlovna, Versilov’un 500 kölelik çiftliğini idare etmeyip sade nezaret ediyormuş, hem de bu nezaret, işittiğime göre, en bilgili bir vekilharcın idaresinden aşağı değilmiş. Ama onun bu bilgileri beni hiç ilgilendirmez; hiç yaltaklanmadan, pohpohlamadan şunu söylemek isterim ki Tatyana Pav lovna hem asîl hem de merakla değer bir insandır.

işte bu Tatyana Pavlovna, asık yüzlü Makar Dolgorukiy’in (o zamanlar onun asık yüzlü olduğunu söylemişlerdi) evlenmesine engel olmak şöyle dursun, nedense, onları elinden geldiği kadar bu işe teşvik etmiş. Sofya An-dreyevna (on sekiz yaşındaki köle kız, yani benim annem) birkaç yıldan beri öksüzmüş; Makar Dolgorukiy’e çok saygı gösteren, hem de bilmem neden minnettarlık duyan kızın babası, ki, o da köleymiş, bu hâdiseden altı yıl önce ölüm döşeğine düşünce, söylediklerine göre hattâ son nefesini vermezden on-beş dakika önce (ki köle olduğu için zaten hiçbir hakka sahip olmadığından hal icabı bunu bir sayıklama gibi kabul etmek de mümkündü) Makar Dolgorukiy’i yanına çağırmış, bütün uşakların, orada bulunan papazın önünde kızını göstererek herkesin işitebileceği bir sesle, hem de ısrarla; «Onu büyüt ve evlen» demiş. Bu sözleri herkes duymuş. Makar Iva-nov’a gelince onun sonradan büyük bir memnunlukla mı, yoksa sadece bir vazife yapar gibi mi evlendiğini pek iyi bilmiyorum. Herhalde tam bir kayıtsızlık göstermiştir. Zaten bu adam öyle bir adammış ki daha o zaman bile «kendini göstermesini» bilirmiş. Onun için hafız yahut okumuş denemezdi (gerçi incili, ayrıca da bazı azizlerin hayatım ezbere bilir mis, ama bunları şunun bunun ağzından duyarak öğrenmiş), kölelere akıl hocalığı ettiği de söylenemezdi, kısacası inatçıymış, bazan bu inat tehlikeli bir hal alırmış; Makar îvanov, önce kendi onurunu gözeterek konuşur, kesin hükümler verir, yani —kendisinin hayret verici tabiriyle— «saygı ile yaşarmış.» îşte onun o zamanki hali! Tabiî böylece herkesin saygısını kazanmış, ama, söylediklerine göre, çekilmez adamın biriymiş. Yalnız kölelikten azad edilince mesele büsbütün değişmiş, bu sefer kendisini çilekeş bir aziz, diye anmaya başlamışlar. Bunun da muhakkak böyle olduğunu söyliyebilirim.

Annemin karakterine gelince, Tatyana Pavlovna, kâhyanın onu Moskova’ya okumaya göndermek için direnmesine rağmen, on sekiz yaşına kadar yanında alıkoyarak şöyle böyle terbiye etmiş, yani dikiş dikmesini, hanım kızlar gibi yürümesini, hattâ biraz da okumak öğretmiş. Annem okunabilecek kadar yazı yazmasını hiçbir zaman becerememişti. Makar îvanov ile evlenmesi onun için çoktan halledilmiş bir şeydi, hem de o zaman başına gelenleri çok güzel, çok iyi bulmuş, kiliseye nikâha giderken de böyle hâdiselerde insanın muhafaza edebileceği en sakin bir yüzle gitmiş, öyleki Tatyana Pavlovna bile ona balık lâkabını vermiş. Annemin o zamanki karakte-. rini gösteren bütün bu bilgileri gene de Tat-yana Pavlovna’dan öğrenmiştim. Versilov, düğünden tam altı ay sonra köye gelmiş. Yalnız şunu söylemek isterim ki annemle onun arasında olup bitenlerin nasıl, ne şekilde başladığını Ne öğrenebildim, ne de bu yolda beni kandıracak bir tahmin yürütebildim. Geçen yıl kendisi pek laubalice, pek «zeki» ce bir tavırla bana bunları anlatırken (ama buna rağmen gene de yüzü kızanyordu) aralarında öyle aşka falana benzer bir şey geçmediğini, bütün bunların öylece oluverdi-ğini temine çalışmıştı. Hem ben de buna büsbütün inanmaya hazırım, öylece oluverdiğine inanıyorum, hem de Rusça’da bu öylece sözü öyle nefis bir sözdür ki! Ama bununla beraber bu işin aralarında nasıl başlamış olabileceğini her zaman öğrenmek istemiştim. Bana gelince bütün bu iğrenç şeylerden bütün öm-rümce nefret ediyorum. Elbette bunu bilmek isteyişim sade küstahça bir merak yüzünden değildir. Şunu belirteyim ki geçen yıla kadar annemi hemen hemen tanımıyordum; Versilov’un rahatı için çocukken beni yabancı ellere vermişlerdi, ama bunu daha sonra anlatacağım, bu yüzden o zaman annemin yüzünün nasıl olabileceğini bir türlü gözlerimin önüne getiremiyorum. Eğer güzel değilse o zamanki Versilov gibi bir adamı nesi kendine çekebilirdi? Bu sorunun benim için büyük önemi var, çünkü onda Versilov’un en meraklı tarafı gizleniyor, îşte ben de ahlâksızca bir maksat için değil, sırf bu sebepten öğrenmek istiyorum. Bu asık yüzlü kapalı adam, o sevimli saf tavrı ki, lüzum duyduğu zaman kim bilir nasıl (sanki cebinden çıkarır gibi) hemen takınıveriyordu, kendisi bana o zaman «çok budala genç bir köpek yavrusu» olduğunu, hem de öyle pek fazla duygulu da olmadığını, ama öyle işte…
Ancak o zamanın genç nesli üzerinde geniş ölçüde medenileştirici bir tesiri olan Anton Goremika1 ile Politika Saks adlı ebedî eseri henüz okuduğunu söylemişti. Belki de sırf bu Anton Goremika yüzünden o zaman köye gittiğini ilâve ediyor, hem de bunu çok ciddi söylüyordu. Peki öyleyse bu «budala köpek yavrusu» annemle nasıl münasebete başlamıştı? Şu dakikada bir okuyucum olsaydı, herhalde budalaca masumluğunu kaybetmeyerek aklının almadığı şeyler üzerinde fikir yürütmeye, karar vermeye kalkışan, bu işlere burnunu sokan çok gülünç bir delikanlıyla alay ettikleri gibi kahkahalarla gülerek benimle alay edeceği aklımdan geçti. Evet, bu işlere sahiden de henüz aklım yatmıyor, gerçi bunu hiç de övünmek için itiraf etmiyorum, çünkü Çilekeş Anton yirmi yaşındaki bir sıngın böyle tecrübesiz oluşunun ne kadar budalaca bir şey sayıldığını bilmiyor değilim; ancak buna karşılık ben de o baya derim ki asıl kendisi anlamıyor, hem bunu ispat da ederim. Doğru, kadınlardan hiç anlamıyorum, hem anlamak da istemiyorum, çünkü ömrüm oldukça onlara tükürmeye kendi kendime söz verdim. Ama şunu da çok iyi biliyorum ki bazı kadınlar vardır, güzelliğiyle yahut sade kendisinin bildiği bir şeyle hemen insanı büyüleyiverir; ama başka birisinin de neyin nesi olduğunu anlayabilmek için tam altı ay incelemek gerekir. Böyle bir kadını görüp âşık olmak için sadece bakmak, her şeyi göze almak da yetmez, bundan başka üstelik insanın kim bilir nasıl bir istidadı da olmalı. Bu işlerden hiç anlamıyorsam da bunun böyle olduğuna inanıyorum, zaten bunun aksi olsaydı, bütün kadınları hep birden evcil hayvanlar mertebesine indirip ancak bu şekilde yanımızda tutabilirdik, belki bunu bir çokları da isterdi. Gerçi bilmem nerede bulunan o zamanki portresini görmedim, ama birkaç yerden kesin olarak öğrendiğime göre annem çok güzel denecek bir kadın değilmiş. Demek ki kendisini görür görmez âşık olmak imkânsızdı. Gönlünü «eğlendirmek» isteseydi, Versilov, başka bir kadın seçebilirdi, zaten böyle birisi varmış, evli de değilmiş, bu da Anfisa Konstantinovna Sapojkova adında bir odalıkmış. Halbuki Anton Goremıka’yı düşünerek gelen bir adamın derebeylik haklarına dayanıp kölesinin de olsa evlilik haklarını çiğnemesi kendi vicdanına karşı bile ayıptı, çünkü Versilov, birkaç ay önce, yani aradan yirmi yıl geçtiği halde, bu Anton Goremıka üzerinde çok ciddî konuşmuştu, öyle ama. Anton’un sadece atını aşırmışlardı, buradaysa karısını! Demek ki bambaşka bir şey oldu, sonunda da m-lle Sapojkova oyunu kaybetti (bence kazandı). Geçen yıl onunla konuşmaya imkân olduğu zaman (çünkü onunla her zaman konuşulmuyordu) birkaç defa bütün bu sorularla kendisini sıkıştırmıştım, ama bütün kibarlığına, aradan da yirmi yıl gibi uzun bir zaman geçmesine rağmen elinden geldiği kadar cevap vermekten kaçınmıştı. Ama ben gene direndim. Hiç değilse her zaman benimle konuşurken takındığı o kibarlıktan gelen titiz tavriyle, bir defa hatırlıyorum, tuhaf tuhaf mırıldandı: annen öyle «koruyucusu olmıyan» bir kadındı ki böylesin! sevmek değil de (böyle bir şey insanın aklından bile gelmez, hayır) kim bilir neden öyle birdenbire acıyıverirsin, uysallığı için mi ne, ama gene de nesi için? burasını kimse bilemez, ama uzun zaman acırsın, öylesine acırsın ki en sonunda bağlanıverirsin… «Sözün kısası, aziz dostum, ba-zan öyle olur ki bir daha yakanı kurtaramazsın!» işte bana söylediği sözler bunlardı, sahiden de böyle olmuşsa, kendi kendinin o zaman ne olduğunu söylediği gibi, onu pek de öyle «budala bir köpek yavrusu» olarak kabul edemeyeceğim. Benim için gerekli olan da zaten buydu.
Ama gene o zaman annemin kendisini «aczinden» sevdiğini söylemişti, elbette, kölelik hukuku gereğince mi diyecekti! Zariflik olsun diye uydurdu!. Vicdanına karşı, şerefine karşı, haysiyetine karşı yalan söyledi!

Bütün bunları, tabiî annemi övmek için söylemişim gibi oldu, halbuki daha önce o zamanki halini hiç bilmediğimi anlatmıştım. Bundan başka çocukluğundan beri içinde bulunduğu, sonrada bütün hayatınca tesiri altında kaldığı o muhitin, o değersiz inanışların yenilmez kudretini çok iyi bilirim. Buna rağmen felâket baş göstermiş. Sırası gelmişken sözlerimi düzeltmeliyim: bulutlara doğru yükselirken her şeyden önce ileri sürülmesi gereken olayı unuttum, yani aralarındaki şey asıl felâketle başlamış. (Umarım ki okuyucu leb deyince leblebiyi anlamayacak kadar saflık göstererek kendisini naza çekmez). Kısacası mlle Sapojkova’nın «yaya» kalmasına rağmen, aralarında her şey derebeyce başlamış. Ama burada artık annemin tarafını tutmak için ortaya atılıyorum, bunu yaparken de hiç aykırı hareket etmediğimi söylüyorum. Çünkü o zamanki Versilov gibi bir adam, annem gibi bir kadınla,aralarında en derin bir sevgi bile olsa, ne, yarabbi, ne konuşabilirdi? Sefih insanlardan duymuştum, bir erkekle bir kadın birleşirken erkek hiç, konuşmadan başlarmış, ama bu tabiî, çok vahşice, mide bulandıran bir şey; buna rağmen Versilov istese bile annemle, galiba, daha başka türlü bağlıyamazdı. Polinka Saks hikâyesini anlatacak değildi ya? Bundan başka zaten Rus edebiyatıyla uğraşacak vakitleri de yokmuş! Aksine, gene kendisinin söylediğine göre (bir defa coşarak anlatmıştı) köşe bucak saklanır, birbirlerini daima merdiven başlarında bekler, oradan biri geçerse kızarmış yüzlerle lâstik top gibi birer yana fırlarlarmış, bütün derebeylik haklarına rağmen de «müstebit derebeyi» en âdi bir bulaşıkçının önünde tir tir titrermiş. Ama bu işler gerçi derebeyce başlamışsa da gene öyle, pek de öyle değil, ama hakikate bakacak olursak genede bir şey anlaşılmıyor. Bunun tersine işler gittikçe karışıyor. Aralarındaki sevginin gelişerek gitgide artmış olması da bir muamma teşkil ediyor, çünkü Versilov gibilerin birinci şartı, hedefe ulaşır ulaşmaz hemen bırakmaktır. Ama hiç de öyle olmamış. Sevimli bir fındıkçı köle kadınla günah işlemek (ama annem hiç de fındıkçı değildi) sefih «genç bir köpek yavrusu» için (zaten onların hepsi, ilericiler de, geziciler de hepsi sefihtiler) sade imkânsız değil, aynı zamanda kaçınılmaz bir şeydi, hele onup genç bir dul olması dolayısıyla romantik durumunu, işsiz güçsüz dolaştığını göz önüne getirecek olursak… Ama bütün ömrünce sevmek… e, bu kadarı da fazla! Sevip sevmediğini pek temin edemem, ama bütün hayatınca peşi sıra sürüklediği de inkâr edilmez. Ortaya birçok soru attım, ama asıl önemlisi var, geçen yıl annemle yakından tanıştığım, üstelik karşısındakiler! kendisine karşı suçlu bulan kaba, nankör bir köpek yavrusu gibi, ona karşı pek laubalice davrandığım halde gene sormaya cesaret edemedim. Soruysa şu: altı aydan beri evli olan, nikâh denilen şeyin kutsallığı hakkındaki kavramaların altında tıpkı zayıf bir sinek gibi ezilen, Makar îvanoviç’-ini hemen hemen bir Tanrı gibi sayan bir kadın, iki haftalık kısa bir zaman içinde nasıl olmuş da böyle bir günah işlemişti? Annem sefih bir kadın mıydı? Aksine, önceden söyliyeyim ki ondan daha temiz ruhlu olan, sonra bütün hayatınca böyle kalan bir yaratık tasavvur etmek bile güç. Bunu kendini bilmeyerek yaptığını söyleyerek açıklamak belki de mümkün olur, yani şimdi avukatların katilleri, hırsızları müdafaa ederken iddia ettikleri anlamda değil, hayır, bunu o kuvvetli intibaın tesiri altında yapmış olabilir, böylece kurbanın saflığı halinde bu duygu onun benliğine en korkunç, en uğursuz bir şekilde hâkim olur. Kim bilir, belki de… elbisesinin biçimini, Paris modasına uygun saç tuvaletini, Fransız ağzıyla Fransızca konuşmasını, (ki bu dilden bir şey anlamıyordu), org çalarak söylediği romansı ölesiye sevmiştir, o zamana kadar hiç görmediği, duymadığı bir şeyi sevmiştir. (Versilov ise çok güzel bir erkekmiş), belki de oldu olacak onu bütün biçimleriyle, romans-lariyle beraber delice sevmiştir, işittiğime göre kölelik devrinde köle kızların, hem de en namuslularının başından böyle şeyler geçirmiş. Bunu anlıyorum, bunu da sadece kölelik hukukiyle, «acizle» açıklıyacak kimse alçaktır! Öyleyse bu genç adamın o zamana kadar temiz kalan bir yaratığı kendine çekebilecek doğrudan doğruya ayartıcı bir kuvveti, hem de daha önemlisi böyle kendinden büsbütün ayrı bir cinsten, başka bir dünyadan, bambaşka bir topraktan olan bir yaratığı ayartıp böyle bir felâkete sürükleyebilecek bir kuvveti vardı demek? Umarım ki annem de bütün ömrünce bunun bir felâket olduğunu anlamıştır; ancak felâkete atılırken, belki bunu hiç düşünmemiştir; ama zaten bu «koruyucusu olmayan» yaratıklar hep böyle yaparlar: bile bile felâkete atılırlar.

Delikanlı
Fyodor Mihailoviç Dostoyevski

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
“Zamanı kullanacak zaman yok!”* Zamanın Zorbalığı – Prof. Dr. Özcan Köknel

Eski Roma ve Yunan mitolojisinde zaman (Kronos) bütün dünyaya, olaylara, olgulara egemen olan, bunları koruyan, yöneten bir tanrıdır. Mitolojiye göre,...

Kapat