Dostoyevski: “Bazı suçlar kabaca birbirinden farksız görünürse de gerçekte aralarında derin farklar var”

dostoyevskiZindan, hapishane olsun sürgün olsun, hepsinde geçirilen ilk gün, daima insana çok zor gelir, ilk zamanda zihnimi fazla kurcalıyan bir düşünce vardı. Bu düşünce, hapishane de kaldığım sürece bir türlü aklımdan çıkmadı. Bu, gerçekte birbirinden pek farklı olan bazı benzer suçların aynı şekilde cezalandırılması idi. Bazı suçlar kabaca birbirinden farksız görünürse de gerçekle aralarında derin farklar vardır. Halbuki, meselâ, iki kişi birer adam öldürüyor. Suçlar inceleniyor. Her ikisine aşağı yukarı, aynı ceza biçiliyor. İşin doğrusu aranırsa, suçlar birbirinden ne kadar da farklıdır…
Mesela birinin suçu üzerinde bir şey bulurum ümidiyle birini bıçaklaması, diğerinin ise kardeşinin veya kızının namusunu korurken katil olması…

Dostoyevski’nin Hapishane Hatıraları

Hapishanedeki hayatımın ta ilk günlerinde mahpuslar arasında, genç ve çok güzel bir çocuk beni özellikle ilgilendirdi. Adı Sirotkin’di, Birçok yönden bir muamma idi bu çocuk. Her şeyden önce dikkatimi çeken harikulade güzel yüzü olmuştu. Yirmi üç yaşından fazla değildi. Özel bölümde, yani müebbet mahkûmların bölümünde olduğuna göre, en önemli askerî suçlulardan demekti. Sessiz, iyi huylu idi. Az konuşur, az gülerdi. Gözleri mavi, yüz çizgileri düzgün, yüzü temiz, ince, saçları açık sarıydı. O kadar güzel bir çocuktu ki, yarım tıraş edilmiş kafası bile onu çirkinleştirmiyordu. Hiçbir sanatı olmadığı halde, az da olsa, elinde her zaman bir miktar parası vardı. Oldukça tembeldi, pasaklıydı da…
Kırk yılda bir, birisi üzerine temizce kırmızı bir mintan giydirince Sirotkin, cicisinden ötürü öyle sevinç duyardı ki… Kışladan kışlaya gezer, kendini gösterirdi, İçki içmez, kumar oynamaz, hemen hemen hiç kimseyle kavga etmezdi. Elleri cebinde, uslu, düşünceli düşünceli kışlalarımızı gezerdi. Ne düşündüğü de pek kestirilemezdi. Bazan, merak edip seslenir, bir şey sorarsın. Sirotkin hemen ve mahpuslar arasında pek rastlanmayan bir saygıyla, ama daima kısa, âdeta atlatarak cevap verirdi. Bakışları, on yaşındaki çocuğunkiler kadar saftı. Eline para geçince, ne ceketini tamire verir, ne de yeni bir ayakkabı alayım der, yedi yaşında çocuk gibi tatlı çörek veya kalaç alıp kemirirdi. Mahpuslar çok zaman ona:
— Ulan Sirotkin be! sahiden bir Kazan öksüzüsün!… derlerdi.
İş saatleri dışında Sirotkin çoğu zaman başkalarının koğuşunda görülür. Herkesin elinde bir iş vardır. Yalnız Sirotkin elini kolunu sallıyarak gezer durur. Ona ve arkadaşlarına takılanlardan biri bir lâf atınca, sırtını çevirip bir başka koğuşa geçiverir. Bazan da pek alaya alınınca, kızarır bozarır; bir köşeye sıvışıverir.
Bu ağır, saf çocuğun hapishaneye düşmesinin sebebini ne olacağını çok düşündüm. Bir defa hastanede, hapisler koğuşunda yatıyordum, Sirotkin de yanımdaki yatakta hastaydı. Bir akşam üstü adamakıllı açıldı bana… O gece nasılsa müthiş coştu ve lâf arasında, askere nasıl gittiğini, annesinin kendisini uğurlarken nasıl göz yaşı döktüğünü, askerliğin ona ne derece çetin geldiğini anlattı. Askerliğe bir türlü ısınmamıştı. Herkes titiz, herkes hiddetliydi. Büyükleri de hemen hemen hiçbir vakit ondan memnun kalmamışlardı.
— E, sonra dedim. Buraya nasıl düştün? Hem de özel bölüm…
— Taburda bir yıldan fazla kalmadım, Aleksandr Petroviç. Buraya da, bölük komutanım Grigoriy Petroviç’i öldürdüğüm için geldim.
Tatarlarla Kazan muharebesinde Rusların verdiği kayıplar birçok aile ocağı söndürmüştür.
Sirota Rusça öksüz demektir.
— Bunu duydum, Sirotkin; duydum ama inanmıyorum. Adam öldürebilir misin sen?
— Oldu bir kere, Aleksandr Petroviç… Pek zor geldi bana.
— Ya başka askerler nasıl yaşıyorlar? Önceden tabii güç gelir; sonra alışırlar. Bir de bakarsın, mükemmel asker olurlar. Seni muhakkak anan şımarttı; on sekiz yaşına kadar tatlı çöreklerle, sütle besledi.
— Orası öyle, annem beni pek çok severdi. Ben askere gidince, arkamdan yatağa düştü. Galiba bir daha da kalkmadı… Sonunda pek ağır geldi bana askerlik. Komutan sevmiyor, ne yapsam cezalandırıyor. Ama niçin? Herkese itaat ediyor, uslu uslu yaşıyordum, İçkim yok, kimseden bir şey istemem. Çünkü başkalarından bir şey istemek fena şeydir, Aleksandr Petroviç. Etrafın taş yürekli heriflerle dolu. Ağlıyacak tek bir yer bulamazsın. Bir gece nöbet bekliyordum. Sonbahardı. Rüzgâr boyuna esiyor, göz gözü görmüyordu. Öyle bir canım sıkılıyor, öyle sıkılıyordu ki, anlatamam size. Tüfeğin süngüsünü çıkarıp ayağımın yanına koydum. Sonra da sağ postalımı çıkardım. Tüfeğin namlusunu göğsüme çevirip üstüne abanıverdim. Ayağımın baş parmağıyla tetiği çektim. Yaşıyordum; ateş almamıştı tüfek. Tüfeği muayene ettim, temizledim; taze barut doldurdum, yine göğsüme dayadım. Gel gelelim, bu sefer barut parladı, ama kurşun namluda kaldı. Kendi kendime: “Bu da ne biçim iş î…” diye hayret ediyordum. Postalımı giydim, süngüyü taktım; sessiz sessiz dolaşmaya başladım. İşte tam o sırada kararımı verdim: şu askerlikten, her ne pahasına olursa olsun yakayı sıyırmalıydım. Yarım saat kadar sonra baktım biri geliyor. Baş karakol komutanıydı. Doğru bana yanaştı.
— Böyle nöbet mi beklenir be?… Tüfeği kavradığım gibi süngüyü, namluya kadar, herifin göğsüne daldırdım. Sonra da dört bin verst yürüdük işte… Soluğu burada, özel bölümde aldık.
Şüphesiz, yalan söylemiyordu. Özel bölüğe verilmesi için böyle bir sebep lâzımdı. Basit bir suçun cezası bu kadar ağır olmazdı.
Arkadaşları arasında bu kadar güzel olan yalnız Sirotkin’di. Sirotkin’in içinde bulunduğu on beş kişilik gurupa şaşkınlık duymadan bakmak zordu. İçlerinde» ancak iki veya üçü biraz yüzüne bakılacak gibiydi. Geri kalanları kocakulaklı, çirkin, pasaklı, birkaçı da ihtiyardı. İmkân bulunca bu guruptan ayrıca, etraflıca bahsederim.
Vakit vakit Sirotkin’le Gazin arasındaki dostluğun arttığını görürdüm. Gazin’in, kafayı çekip mutfağa dalmasiyle hapishane hayatı hakkında edindiğim kanaatleri altüst eden mahpus olduğunu hatırlarsınız herhalde…
Bu Gazin korkunç bir adamdı. İnsana dehşet verirdi âdeta… Bana, yırtıcı bir mahlûk, bir canavar gibi gelirdi. Tobolsk’ta cinayetlerle ün salmış haydut Kamenev’i görmüştüm. Korkunç bir katil olan asker kaçağı Sokolov’u da yakından tanırım. Hiçbiri, üzerimde Gazin kadar iğrendirici bir tesir bırakmamıştı. Bu herif, dev gibi bir örümceği andırıyordu. Tatardı. Çok kuvvetliydi. Hapishanede kuvvetten yana üstüne yoktu. Boyu ortadan fazlaydı. Dev yapılı, çirkin, nispetsiz derecede koca kafalıydı. Kambur yürür, sinsi sinsi bakardı. Hapishanede, hakkında tuhaf söylentiler dolaşırdı. Asker olduğu bilindiği halde, mahpuslar arasında, Gazin’in bir Nerçinsk1 kaçağı olduğu söylenirdi. Bu söylentilerin ne dereceye kadar doğru olduğunu bilemem. Sibirya’ya sürülüşü, ilk sürülüşü olmadığı gibi, kaçışı da ilk kaçışı değilmiş. Birkaç defa adını değiştirmiş; nihayet hapishanemize, hususi bölüğe düşmüş. Anlatıldığına göre, eskiden, küçük çocukları öldürmeği pek severmiş. Bunu sırf zevk için yaparmış. Yakaladığı bir yavruyu, kuytu bir yere götürdükten sonra, önce korkutur, hırpalarmış. Sonra, küçük şikârına verdiği dehşet ve azabın zevkini çıkararak, yavaş yavaş, acelesiz, keyfiyle kesermiş onu. Ama, belki bütün bunlar sırf Gazin’in diğerleri üzerinde uyandırdığı nefret yüzünden uydurulmuş söylentilerdi. Buna rağmen, uydurma da olsa, hakkında söylenilenler ona pek aykırı düşmezdi.
Gazin, sarhoş olmadığı zaman, çok usluydu. Sessizdi. Kimseyle dalaşmaz, kavgadan kaçardı. Ama bunu sanki başkalarını küçümsemesinden, kendini herkesten üstün gördüğünden yapıyordu. Gayet az konuşur, kimseye sokulmazdı. Tavırları ağır, sakin ve kendine güvenen bir adamın tavırlarıydı. Zeki, kurnaz olduğu gözlerinden okunurdu. Fakat gerek yüzünde, gerek gülümseyişinde her zaman alaycı, vahşi bir ifade sezilirdi. Şarap sattığı için hali vakti oldukça yerindeydi. Yılda bir iki kere de kendi şarabından, kendisi adamakıllı oluncaya kadar çekerdi. Tabiatının bütün vahşiliği işte o zaman meydana çıkardı. Sarhoşluğu gitgide artar, ötekine berikine hiddetli, hesaplı, saki önceden hazırlanmış, alaylarla sataşmaya başlardı. Nihayet, bulut gibi olunca, âdeta kudurur, bir bıçak kaparak etrafına saldırırdı. Kuvvetinin dehşetim bilenler, hiç karşı koymaz, kaçışarak, öteye beriye saklanıverirlerdi. Kazara, karşısına çıkanların hemen üstüne atılırdı. Bununla beraber, mahkûmların onu yatıştırmak için basit bir çaresi vardı. Kendi kışlasından on kişi kadar üzerine atılır, pataklamaya başlarlardı. Bu dayak o kadar zalimceydi ki… Adamcağızı, göğsüne, kaburgalarının altına, karın boşluğuna rasgele vurarak epey ıslatırlar; nihayet pestilini serdikten sonra bir köşeye atıverirlerdi. Bir başkasını bu derece dövmeğe asla cesaret edemezlerdi. Çünkü hapishanemizde böyle bir dayaktan sonra sağ kalabilecek bir ikinci mahkûm yoktu. Gazin ise buna dayanırdı. Bu pataklamadan sonra da onu kendini tamamıyla kaybetmiş halde, gocuğa sararak, ayılsın diye ranzasına yatırırlardı. Ertesi gün Gazin asık bir suratla, ama gayet dinç, âdeta bir şey olmamış gibi kalkar, kimseyle konuşmadan işine yollanırdı… Hapishanedekilerin hepsi Gazin’in her içtiği günün sonunda muhakkak bir dayak faslı olduğunu bilirdi. Bunu, o da bilirdi ama yine de çekerdi. Birkaç yıl böyle sürüp gitti Fakat nihayet bütün mahkûmlar, Gazin’in günden güne erimeğe başladığının farkına vardılar. Birtakım ağrılardan şikâyet ediyor, gözle görülecek kadar zayıflıyor, sık sık hastaneye gidiyordu. Halini takibedenler, artık Gazin’in hapı yuttuğu kanaatine vardılar.
Hikâyemin devam ettiği gün, mutfaktayken, bir de baktım Gazin çıkageldi; ortaya doğru ilerledi ve oradakileri dikkatli dikkatli süzdü. Yanımda, içki âlemlerinde keman çalan o iğrenç Polonyalı vardı. Herkes sustu. Arkadaşımla beni görünce nefret, alay dolu bir bakışla, sonra da gururla sırıttı. Aklına birdenbire bir şey gelmiş bir adam tavrıyla, sallanarak masamda yaklaştı ve birden:
— Bana baksanıza kuzum! Sizler şu çayı filân hangi geliriniz, hangi kazancınızla içersiniz Allahaşkına? diye sordu. (Rusça konuşuyordu).
Bir şey söylemeden arkadaşımla birbirimize baktık. Ses çıkarmamaya karar verdim. Çünkü herhangi bir karşılık kudurtacaktı onu… Sorgusuna devam etti:
— Demek paranız var ha? Hem cepleriniz, çaylar içirecek kadar dolu… Bir de kalkar sürgüne gelirsiniz! Sürgüne mi geliyorsunuz, yoksa çay için keyfetmeğe mi?… Cevap versenize… be, canına…
Ağzımızı açıp cevap vermemekteki ısrarımızı görünce âdeta morardı, hiddetinden titremeğe başladı. Köşede, yanı başında, kocaman bir ekmek tablası duruyordu. Üstüne, mahpusların öğle, akşam yemeğinde yedikleri kesilmiş ekmeğin konulduğu büyük bir çantaydı bu… O kadar büyüktü ki üzerine bütün mahpusların yarısının ekmeği sığıyordu. O sırada da boştu. Gazin, tablayı iki eliyle kavradığı gibi, kafamıza doğru kaldırdı. Tablayı indirip beynimizi dağıtmasına ramak kalmıştı.
Daha önce de söylediğim gibi, bir öldürme vakası veya buna benzer bir teşebbüs, hapishanede hiç kimsenin işine gelmeyen bir olaydı. Mahkûmlar bir sürü soruşturmayla hiç arasız rahatsız edilir, üstelik kendilerine yapılan muamele aşırı derecede şiddetlendirilirdi. Bunun için el birliğiyle bu gibi vakalara meydan vermemeğe gayret ederlerdi. Gene de, o sırada mutfakta bulunanların hepsi oldukları yere sinip sessizce beklemeğe başladılar. Bizi savunmak için kimse ağzını açmadı. Bize karşı duyulan nefret o derece kuvvetliydi ki… Gazin’e tek bir ihtar yapılmadı. Tehlikeli durumumuzun hoşlarına gittiği belliydi. Bununla beraber, tehlikeyi kazasız belâsız atlattık. Gazin, tam tablayı kafamıza yerleştireceği sırada, dışardan birisi:
— Gazin koş be!… Senin şarapları tırtıklıyorlar!… diye feryadı bastı. Gazin tablayı fırlattığı gibi soluğu dışarıda aldı. Mahpuslar, aralarında:
— Eh, ucuz atlattılar doğrusu!… diyip duruyorlardı. Bunu epey zaman tekrarladılar.
Çalınan şarap hakkındaki haberin doğru mu, yoksa sadece bizi kurtarmak maksadıyla mi uydurulmuş, olduğunu bir türlü öğrenemedim.
O akşam, koğuşlar kapanmadan, alacakaranlıkta, duvar dibindeki kazıklar etrafında dolaşıyordum, içimi derin bir keder sarmıştı. Hapishanede böyle bir kederi şimdiye kadar ilk defa duyuyordum. Zindan, hapishane olsun sürgün olsun, hepsinde geçirilen ilk gün, daima insana çok zor gelir, ilk zamanda zihnimi fazla kurcalıyan bir düşünce vardı. Bu düşünce, hapishane de kaldığım sürece bir türlü aklımdan çıkmadı. Bu, gerçekte birbirinden pek farklı olan bazı benzer suçların aynı şekilde cezalandırılması idi. Bazı suçlar kabaca birbirinden farksız görünürse de gerçekle aralarında derin farklar vardır. Halbuki, meselâ, iki kişi
birer adam öldürüyor. Suçlar inceleniyor. Her ikisine aşağı yukarı, aynı ceza biçiliyor. İşin doğrusu aranırsa, suçlar birbirinden ne kadar da farklıdır…
Katillerden birinin suçu, bir hapishane efsanesinde anlatıldığı gibi olabilir; yani suçlu, öldürülene tenha bir yolda rastlamış; üzerinde bir şey bulurum ümidiyle bıçağı saplayıvermiştir. Halbuki eline geçen topu topu bir baş soğan olmuştur. Bu yüzden, kârlı bir iş olmasından ötürü cinayeti kendisine salık veren babasına çıkışınca şu cevabı almıştır: Aptal! Bir baş soğan, bir köpek demektir. Yüz can, yüz soğan eder. Al sana bir ruble!… Diğeri de, belki, nişanlısının, kardeşinin veya kızının namusunu korurken katil olmuştur. Bir diğeri., hürriyet ve hayatını savunurken öldürülmüştür. Başkası da küçücük çocukları boğazlar. Bunu sırf, ellerini kurbanının sıcak kanına bulamaktan zevk duyduğu, masum yavrucukların bıçağın altında yaralı güvercin gibi çırpınmalarından hoşlandığı için yapar. Sonunda ne olur? Hepsi aynı yere sürülür. Gerçi verilen cezaların süreleri bir değildir. Ama çok fark etmez… Halbuk; aynı suç içinde sayısız fark vardır. Cezaların, suçlar arasındaki farklar gözetilerek verilmesine imkân> bulunmadığını kabul edelim… Diyelim ki bu, dairenin eşdeğer bir kareye çevrilmesi nevinden çözülmesine imkân olmayan bir problemdir. Bununla beraber, suçlar arasındaki farklar görülmese bile, verilen yanlış cezaların doğuracağı uygunsuz sonuçları görmemeğe imkân var mıdır?
İşte, sürgün hayatının soldurduğu, her gün biraz daha fazla erittiği bir adam… işte sürgünde kendine neşeli arkadaşlar bulmuş, rahat ve refahla, serbest olduğu zamankinden daha iyi yaşamayı sağlamış bir başkası… Hapishane bu gibilerle doludur. Ama bakarsınız, bir mahkûm okumuş, vicdanlı, şuurlu ve cesurdur. Duyduğu vicdan azabının verdiği ıstırap onu cezasından çok daha fazla mahvetmektedir. O kendini en şiddetli kanundan daha amansızca mahkûm etmiştir. Beri yandan sürgün hayatı boyunca işlediği suçu bir defacık olsun aklına getirmeyen bir herif, yaptığından ötürü hattâ kendini haklı sayar.
Dışarda, sürgündekinden daha düşkünce bir hayat yaşayıp sırf sürülmek için bile bile cinayet işliyenler de vardır. Eskiden, yarı aç yarı tok sürünüp merhametsiz bir patronun emrinde didinirken sürgünde rahata ve o vakte kadar görmediği iyi, bol yiyeceklere kavuşuyorlar. Sadaka dağıtıldığı gibi birkaç köpek kazanma ihtimalleri de vardır. Bayramlarda et yerler… Ya orada karşılaşacakları çevre?… Feleğin türlü çemberinden geçmiş bir sürü madrabaz, her çeşit hüner ve bilgi sahibi!…
Yeni gelen bir mahkûm ilk karşılaştığı arkadaşlarına saygı dolu bir hayretle bakar. Onun gözünde bunlar, dünyanın en yüksek insanlarıdır. Şu halde cezanın, söylediğimiz mahkûmla böyle bir adama etkisi aynı olabilir mi?
Ama, sözümü imkânsız problemler üzerinde durdurmakta ne fayda var! Zaten kışlalara girme zamanı geldi. İşte trampet de çalıyor…

F. Mihailoviç Dostoyevski
Ölü Bir Evden Hatıralar
Çeviren: Nihal Yalaza Taluy

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Öykü | Yükselme Sınavı – Anton Çehov: “Söyleyin, bakayım. Türk Devleti’nin yönetim biçimi nedir?”

Saçın aksakalına kır düşmüş, önünde iri göbeği, başında saygı uyandıran bir dazlağı olan, X postanesi memurlarından Bay Yefim Zaharıç Fendrikov,...

Kapat