Dostoyevski: Hayat bazen ölümden daha acı verici, değil mi Makar Alekseyeviç? (İnsancıklar)

Evdeki herkesi yatağının başucuna topladım, ona su verdim. Onunsa tek yaptığı başını hüzünlü hüzünlü sallamaktı. Sonunda ne istediğini anladım. Perdeleri açmamı istiyordu. Son bir kez aydınlığı, dünyayı ve güneşi görmek arzusundaydı. Perdeyi bir kenara sıkıştırdım ama yeni başlayan gün, tıpkı ölmekte olan zavallının solan hayatı gibi hüzünlü ve kasvetliydi. Güneş yoktu. Bulutlar sisler içinde bir kefen gibi gökyüzüne yayılmıştı. Hava yağmurlu, kasvetli ve karanlıktı. Çiseleyen yağmur pencereye vuruyor, soğuk ve pis suyuyla pencereyi yıkıyordu. Solgun gün ışığı odaya sızmayı başarmış, ikonun önünde yanmakta olan mumun titrek ışığıyla rekabet bile edemiyordu. Ölmek üzere olan adam bana hüzünle bakıp başını salladı. 

Dostoyevski’nin 24 yaşındayken yazdığı ilk romanı İnsancıklar yayımlandığında Şair Nekrasow, ‘‘Yeni bir Gogol doğdu!’‘ diye haykırmış, dönemin ünlü eleştirmeni Biyelinski ise, onu övgüye boğar ve roman hakkında şunları yazar: “İki gündür kendimi bu kitaptan uzaklaştıramıyorum. Yeni bir yazar, yeni bir yeteneğin kalemi bu; onu tanımıyorum, kimdir, neye benzer bilmiyorum ama bu roman Rusya’da hayatın sınırlarını öyle kahramanlara veriyor ki bize, bundan önce hiçbir yazar bu kadarını düşlerinde bile göremezdi… Rusya yeni bir Gogol kazandı.”
Dostoyevski, gerçekten de sonraki romanlarında ince bir duyarlılıkla daha da derinlemesine işleyeceği insan sevgisi, acıma ve suçluluk duygularının ilk ve çarpıcı örneğini İnsancıklar’da vermiş acı çeken sıradan insanın iç yaşantısını anlatırken, psikolojik ayrıntıları tüm boyutlarıyla yansıtmayı başarmış, böylelikle de dünya edebiyatına küçük ama dev bir yapıt armağan etmiştir. İnsancıklar, yazarın ilk yapıtı olmasına rağmen en önemli romanları arasında yerini almıştır.

Kitaptan Bir Bölüm:

Petenka’ya bir hediye vermekten memnun olacağıma ikna ettim. “Eğer oğlunuz da siz de memnun olursanız bu beni de sevindirir. O zaman bu hediyeyi kendim vermişim gibi olacak.”
Böylece yaşlı adam daha da sakinleşti. İki saat daha bizimle oturdu ama bir türlü yerinde duramıyordu. Kalkıp dolaşıyor, sürekli konuşuyor, Sasha’yla oynuyor, beni gizlice öpüyor, kolumu çimdikliyor, Anna Fyodorovna arkasını dönünce ona ağız burun büküyordu. Sonunda Anna Fyodorovna onu evden kovaladı. Kısacası yaşlı adam kendisini eşi benzeri görülmemiş bir coşkuya kaptırdı.
Pokrovsky’nin yaş günü sabahı yaşlı adam saat tam on birde geldi. Kiliseden doğru bize gelmişti. Oldukça iyi onarılmış bir frak ve yeni yeleğiyle botlarını giymişti. İki eliyle kitapları taşıyordu. O sırada hepimiz Anna Fyodorovna’nın salonunda oturmuş kahve içiyorduk. Günlerden pazardı. Adamcağız Puşkin’in çok iyi bir şair olduğunu söyleyerek söze başlamıştı sanırım. Sonra ipin ucunu kaçırdı, şaşırdı. Konuyu değiştirip doğru dürüst davranmanın ne kadar gerekli olduğunu, böyle yapmayanın başına neler geleceğini, kötü alışkanlıkların insanı nasıl da yiyip bitireceğini anlattı. Hatta bu konuda iki tane de can alıcı örnek verdi. Son zamanlarda kendisinin davranışlarını düzelttiğini, artık örnek davranışlar sergilediğini söyledi. Daha önceleri de oğlunun öğütlerinin doğru olduğunu biliyormuş ve uzun zamandır bu konuyu çok ciddiye alıyormuş ama ancak şimdi bunu uygulamaya başlamış ve kendisini kontrol altına almış. Bunun kanıtı olarak uzun zamandır biriktirdiği parayla oğluna bu hediyeyi almış.
Zavallı yaşlı adamı dinlerken hem gülüp hem de ağlamaktan kendimi alamadım. Duruma göre yalan söylemeyi nasıl da beceriyordu!
Kitaplar Pokrovsky’nin odasına taşındı ve bir rafa yerleştirildi. Potrosvky işin aslını hemen tahmin etti. Yaşlı adam yemeğe alındı. O gün çok hareketliydik. Çeşitli oyunlar ve kâğıt oynadık. Sasha tam formundaydı, tabii ben de ondan aşağı kalmadım. Potrovsky bana karşı çok sevecendi ve benimle yalnız konuşabilmek için fırsat kolluyordu ama ben buna meydan vermedim. O gün, son dört yılımın en güzel günüydü.
Şimdi ise karanlık, acı dolu, hüzünlü günlerimin anıları başlıyor. Belki de bu yüzden kalemim ağır ağır hareket ediyor, sanki artık yazmak istemiyor. Belki de bu yüzden önemsiz hayatımda yaşadığım mutlu günlerimin önemsiz ayrıntılarını böylesine coşku ve kolaylıkla hatırlıyorum. O günler çok kısa sürmüştü. Onların yerini, kim bilir ne zaman son bulacak olan bir hüzün aldı.
Benim talihsizliğim Pokrovsky’nin hastalanıp ölmesiyle başladı.
Anlattığım olaydan iki ay sonra hastalandı. Bu iki ay boyunca sağ kalabilme mücadelesi verdi, çünkü pek öyle doğru dürüst bir işi yoktu. Bütün veremliler gibi hayatının son dakikasına kadar uzun bir yaşam ümidini hiç yitirmedi. Ona bir öğretmenlik işi önerildi ama bu işten nefret ediyordu. Sağlığı zayıf olduğu için devlet dairesinde çalışabilecek durumda değildi. Ayrıca maaş bağlanması için de beklemek zorunda kaldı. Kısacası Pokrovsky her ne tarafa döndüyse talihsizlikle karşılaştı. Huysuzlaşmaya başlamıştı. Sağlığı gitgide daha da beter oluyordu ama buna hiç önem vermedi. Her gün incecik bir ceketle iş peşinde koşuyor, bir yerlere gidip iş istiyordu. Bir şeyler onu içten içe yedi bitirdi. Ayakları yağmurda su içinde kaldı, sonunda yatağa düştü ve bir daha da kalkamadı… Sonbaharın ortasında bir Ekim günü öldü.
Hastalığı boyunca başucundan hiç ayrılmadım. Ona hastabakıcılık yaptım. Gecelerce, uyumadım. Pek kendinde değildi, sürekli sayıklıyordu. Tanrı bilir neler neler söylüyordu! İşinden, kitaplarından, benden, babasından bahsediyordu… Tam o sıralarda onun hakkında daha önce bilmediğim, tahmin bile edemediğim şeyler öğrendim. Hastalığının başlangıcında herkes bana garip garip bakıyordu. Anna Fyodorovna kafasını sallayıp duruyordu. Ama ben herkesin gözünün içine bakıyordum. Onlar da, ben Pokrovsky ile ilgilendiğim için surat asmaktan vazgeçtiler ya da en azından annem öyle yaptı.
Pokrovsky bazen beni tanıyordu ama bu çok nadir oluyordu. Çoğunlukla bilinçsiz yatıyordu. Bazen geceler boyu, anlaşılmaz ve belirsiz kelimelerle uzun uzun bir şeyler anlatıyordu. Kısık sesi tabuta benzer odasında yankı yapıyordu. Ben de korkuya kapılıyordum. Özellikle son gecesinde çıldırmış gibiydi. Çok acı çekiyordu, iniltileri içimi parçaladı. Evdeki herkes korku içindeydi. Anna Fyodorovna bir an önce ölmesi için Tanrı’ya yalvarıyordu. Doktor çağrıldı. Doktor hastanın sabaha çıkmayacağını söyledi.
Yaşlı Pokrovsky geceyi oğlunun odasının kapısında geçirdi. Onun için yere hasır bir sedir serildi. Dakika başı odaya giriyordu. Onu öyle görmek çok korkunçtu. Üzüntüden öyle çökmüştü ki bomboş ve cansız görünüyordu. Başı korkuyla sallanıyordu. Bütün vücudu titriyordu. Kendi kendine bir şeyler fısıldıyordu. Üzüntüden delireceğini sanmıştım.
Şafağa doğru zavallı adam ruhsal acıyla bitip tükendi ve uyuşup kaldı. Sabah yedi, sekiz arasında oğlu can çekişmeye başladı. Babasını uyandırdım. Pokrovsky’nin bilinci yerindeydi ve hepimizle vedalaştı. Çok garipti, ağlayamıyordum ama içim parçalanıyordu.
Son dakikalarında korkunç bir acı duydum. Kaskatı kesilen diliyle sürekli olarak bir şeyler söylüyordu ama kelimelerini anlayamıyordum. Üzüntüden kalbim duracaktı. Bir saat boyunca çok huzursuzdu, bir şeyler istiyor, buz gibi elleriyle işaretler yapıyor, sonra tekrar kısık ve titrek sesiyle ağlamaklı ağlamaklı bir şeyler soruyordu. Ama kelimeleri anlamsız bir ses halindeydi, neler söylediği anlaşılmıyordu. Evdeki herkesi yatağının başucuna topladım, ona su verdim. Onunsa tek yaptığı başını hüzünlü hüzünlü sallamaktı. Sonunda ne istediğini anladım. Perdeleri açmamı istiyordu. Son bir kez aydınlığı, dünyayı ve güneşi görmek arzusundaydı. Perdeyi bir kenara sıkıştırdım ama yeni başlayan gün, tıpkı ölmekte olan zavallının solan hayatı gibi hüzünlü ve kasvetliydi. Güneş yoktu. Bulutlar sisler içinde bir kefen gibi gökyüzüne yayılmıştı. Hava yağmurlu, kasvetli ve karanlıktı. Çiseleyen yağmur pencereye vuruyor, soğuk ve pis suyuyla pencereyi yıkıyordu. Solgun gün ışığı odaya sızmayı başarmış, ikonun önünde yanmakta olan mumun titrek ışığıyla rekabet bile edemiyordu. Ölmek üzere olan adam bana hüzünle bakıp başını salladı. Birkaç dakika sonra da öldü.
Cenaze törenini bizzat Anna Fyodorovna üstlendi. Ucuzundan bir tabut alındı ve bir araba kiralandı. Masrafları karşılamak için Anna Fyodorovna ölünün kitaplarına ve eşyalarına el koydu. Yaşlı adam onunla kavga etti, kıyameti kopardı ve alabildiği kadar kitabı geri aldı. Ceplerine, şapkasına, aklına gelen her yere doldurdu. Üç gün boyunca onlarla dolaştı. Kiliseye giderken bile onları bir yere bırakmadı. Bu süre içinde bilinçsiz ve uyuşmuş bir haldeydi. Tabutun etrafında dolaşıp duruyordu.
Kâh tabutun üzerindeki çelengi düzeltiyor, kâh mumları yakıyor ya da söndürüyordu. Düşüncelerini bir şeyde toplayamadığı belli oluyordu. Cenaze töreni sırasında ne annem ne de Anna Fyodorovna kiliseye geldi. Annem hastaydı. Anna Fyodorovna da gitmek üzere hazırlandığı halde yaşlı Pokrovsky ile kavga edince evde kaldı. Orada sadece yaşlı Pokrovsky ile ben vardık. Tören sırasında bir korkuya, gelecekle ilgili bir önseziye kapıldım. Ayaklarımın üzerinde zor duruyordum. Sonunda tabut kapatıldı, çivileri çakıldı. Arabaya yükleyip götürdüler. Köşeye kadar arabaya eşlik ettim. Sonra arabacı atları hızlandırdı. Yaşlı adam ağlaya ağlaya arabanın arkasından koştu. Sesi titriyor, zaman zaman kesiliyordu. Zavallı adam şapkasını düşürdü ama almak için durmadı bile. Saçları yağmurdan sırılsıklam olmuştu. Rüzgâr da artıyordu. Yağmur insanın yüzünü kamçılayan bir sulusepkene dönüşmüştü. Kötü havaya aldırmıyor, arabanın bir yanından öbür yanına koşup duruyor, bir yandan da ağlıyordu. Eski püskü paltosunun etekleri rüzgârda kanat gibi dalgalanıyordu. Ceplerindeki kitaplann uçları görünüyordu. Ellerinde taşıdığı bir kitaba sıkı sıkı sarılmıştı. Yoldan geçenler şapkalarını ellerine alıp haç çıkarıyorlardı. Bazıları durup yaşlı adama merakla bakıyorlardı. Ceplerindeki kitaplar yere düşüp çamurlanıyordu. insanlar kitapları işaret edince yaşlı adam düşürdüklerini topluyor tekrar tabutun peşine düşüyordu. Caddenin köşesinde yaşlı bir dilenci kadın da adamın arkasına takıldı. Sonunda araba köşeyi dönüp gözden kayboldu. Ben de eve gittim. İçeri girer girmez büyük bir acıyla annemin kucağına atıldım. Onu bütün gücümle kollarımda sıktım, öptüm ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Sanki son kalan dostumu da ölüme teslim etmemek için sıkı sıkı sarılıyordum. Ama ölüm, zavallı annemin de üzerinde dolaşıyordu…
Petenka’ya bir hediye vermekten memnun olacağıma ikna ettim. “Eğer oğlunuz da siz de memnun olursanız bu beni de sevindirir. O zaman bu hediyeyi kendim vermişim gibi olacak.”
Böylece yaşlı adam daha da sakinleşti. İki saat daha bizimle oturdu ama bir türlü yerinde duramıyordu. Kalkıp dolaşıyor, sürekli konuşuyor, Sasha’yla oynuyor, beni gizlice öpüyor, kolumu çimdikliyor, Anna Fyodorovna arkasını dönünce ona ağız burun büküyordu. Sonunda Anna Fyodorovna onu evden kovaladı. Kısacası yaşlı adam kendisini eşi benzeri görülmemiş bir coşkuya kaptırdı.
Pokrovsky’nin yaş günü sabahı yaşlı adam saat tam on birde geldi. Kiliseden doğru bize gelmişti. Oldukça iyi onarılmış bir frak ve yeni yeleğiyle botlarını giymişti. İki eliyle kitapları taşıyordu. O sırada hepimiz Anna Fyodorovna’nın salonunda oturmuş kahve içiyorduk. Günlerden pazardı. Adamcağız Puşkin’in çok iyi bir şair olduğunu söyleyerek söze başlamıştı sanırım. Sonra ipin ucunu kaçırdı, şaşırdı. Konuyu değiştirip doğru dürüst davranmanın ne kadar gerekli olduğunu, böyle yapmayanın başına neler geleceğini, kötü alışkanlıkların insanı nasıl da yiyip bitireceğini anlattı. Hatta bu konuda iki tane de can alıcı örnek verdi. Son zamanlarda kendisinin davranışlarını düzelttiğini, artık örnek davranışlar sergilediğini söyledi. Daha önceleri de oğlunun öğütlerinin doğru olduğunu biliyormuş ve uzun zamandır bu konuyu çok ciddiye alıyormuş ama ancak şimdi bunu uygulamaya başlamış ve kendisini kontrol altına almış. Bunun kanıtı olarak uzun zamandır biriktirdiği parayla oğluna bu hediyeyi almış.
Zavallı yaşlı adamı dinlerken hem gülüp hem de ağlamaktan kendimi alamadım. Duruma göre yalan söylemeyi nasıl da beceriyordu!
Kitaplar Pokrovsky’nin odasına taşındı ve bir rafa yerleştirildi. Potrosvky işin aslını hemen tahmin etti. Yaşlı adam yemeğe alındı. O gün çok hareketliydik. Çeşitli oyunlar ve kâğıt oynadık. Sasha tam formundaydı, tabii ben de ondan aşağı kalmadım. Potrovsky bana karşı çok sevecendi ve benimle yalnız konuşabilmek için fırsat kolluyordu ama ben buna meydan vermedim. O gün, son dört yılımın en güzel günüydü.
Şimdi ise karanlık, acı dolu, hüzünlü günlerimin anıları başlıyor. Belki de bu yüzden kalemim ağır ağır hareket ediyor, sanki artık yazmak istemiyor. Belki de bu yüzden önemsiz hayatımda yaşadığım mutlu günlerimin önemsiz ayrıntılarını böylesine coşku ve kolaylıkla hatırlıyorum. O günler çok kısa sürmüştü. Onların yerini, kim bilir ne zaman son bulacak olan bir hüzün aldı.
Benim talihsizliğim Pokrovsky’nin hastalanıp ölmesiyle başladı.
Anlattığım olaydan iki ay sonra hastalandı. Bu iki ay boyunca sağ kalabilme mücadelesi verdi, çünkü pek öyle doğru dürüst bir işi yoktu. Bütün veremliler gibi hayatının son dakikasına kadar uzun bir yaşam ümidini hiç yitirmedi. Ona bir öğretmenlik işi önerildi ama bu işten nefret ediyordu. Sağlığı zayıf olduğu için devlet dairesinde çalışabilecek durumda değildi. Ayrıca maaş bağlanması için de beklemek zorunda kaldı. Kısacası Pokrovsky her ne tarafa döndüyse talihsizlikle karşılaştı. Huysuzlaşmaya başlamıştı. Sağlığı gitgide daha da beter oluyordu ama buna hiç önem vermedi. Her gün incecik bir ceketle iş peşinde koşuyor, bir yerlere gidip iş istiyordu. Bir şeyler onu içten içe yedi bitirdi. Ayakları yağmurda su içinde kaldı, sonunda yatağa düştü ve bir daha da kalkamadı… Sonbaharın ortasında bir Ekim günü öldü.
Hastalığı boyunca başucundan hiç ayrılmadım. Ona hastabakıcılık yaptım. Gecelerce, uyumadım. Pek kendinde değildi, sürekli sayıklıyordu. Tanrı bilir neler neler söylüyordu! İşinden, kitaplarından, benden, babasından bahsediyordu… Tam o sıralarda onun hakkında daha önce bilmediğim, tahmin bile edemediğim şeyler öğrendim. Hastalığının başlangıcında herkes bana garip garip bakıyordu. Anna Fyodorovna kafasını sallayıp duruyordu. Ama ben herkesin gözünün içine bakıyordum. Onlar da, ben Pokrovsky ile ilgilendiğim için surat asmaktan vazgeçtiler ya da en azından annem öyle yaptı.
Pokrovsky bazen beni tanıyordu ama bu çok nadir oluyordu. Çoğunlukla bilinçsiz yatıyordu. Bazen geceler boyu, anlaşılmaz ve belirsiz kelimelerle uzun uzun bir şeyler anlatıyordu. Kısık sesi tabuta benzer odasında yankı yapıyordu. Ben de korkuya kapılıyordum. Özellikle son gecesinde çıldırmış gibiydi. Çok acı çekiyordu, iniltileri içimi parçaladı. Evdeki herkes korku içindeydi. Anna Fyodorovna bir an önce ölmesi için Tanrı’ya yalvarıyordu. Doktor çağrıldı. Doktor hastanın sabaha çıkmayacağını söyledi.
Yaşlı Pokrovsky geceyi oğlunun odasının kapısında geçirdi. Onun için yere hasır bir sedir serildi. Dakika başı odaya giriyordu. Onu öyle görmek çok korkunçtu. Üzüntüden öyle çökmüştü ki bomboş ve cansız görünüyordu. Başı korkuyla sallanıyordu. Bütün vücudu titriyordu. Kendi kendine bir şeyler fısıldıyordu. Üzüntüden delireceğini sanmıştım.
Şafağa doğru zavallı adam ruhsal acıyla bitip tükendi ve uyuşup kaldı. Sabah yedi, sekiz arasında oğlu can çekişmeye başladı. Babasını uyandırdım. Pokrovsky’nin bilinci yerindeydi ve hepimizle vedalaştı. Çok garipti, ağlayamıyordum ama içim parçalanıyordu.
Son dakikalarında korkunç bir acı duydum. Kaskatı kesilen diliyle sürekli olarak bir şeyler söylüyordu ama kelimelerini anlayamıyordum. Üzüntüden kalbim duracaktı. Bir saat boyunca çok huzursuzdu, bir şeyler istiyor, buz gibi elleriyle işaretler yapıyor, sonra tekrar kısık ve titrek sesiyle ağlamaklı ağlamaklı bir şeyler soruyordu. Ama kelimeleri anlamsız bir ses halindeydi, neler söylediği anlaşılmıyordu. Evdeki herkesi yatağının başucuna topladım, ona su verdim. Onunsa tek yaptığı başını hüzünlü hüzünlü sallamaktı. Sonunda ne istediğini anladım. Perdeleri açmamı istiyordu. Son bir kez aydınlığı, dünyayı ve güneşi görmek arzusundaydı. Perdeyi bir kenara sıkıştırdım ama yeni başlayan gün, tıpkı ölmekte olan zavallının solan hayatı gibi hüzünlü ve kasvetliydi. Güneş yoktu. Bulutlar sisler içinde bir kefen gibi gökyüzüne yayılmıştı. Hava yağmurlu, kasvetli ve karanlıktı. Çiseleyen yağmur pencereye vuruyor, soğuk ve pis suyuyla pencereyi yıkıyordu. Solgun gün ışığı odaya sızmayı başarmış, ikonun önünde yanmakta olan mumun titrek ışığıyla rekabet bile edemiyordu. Ölmek üzere olan adam bana hüzünle bakıp başını salladı. Birkaç dakika sonra da öldü.
Cenaze törenini bizzat Anna Fyodorovna üstlendi. Ucuzundan bir tabut alındı ve bir araba kiralandı. Masrafları karşılamak için Anna Fyodorovna ölünün kitaplarına ve eşyalarına el koydu. Yaşlı adam onunla kavga etti, kıyameti kopardı ve alabildiği kadar kitabı geri aldı. Ceplerine, şapkasına, aklına gelen her yere doldurdu. Üç gün boyunca onlarla dolaştı. Kiliseye giderken bile onları bir yere bırakmadı. Bu süre içinde bilinçsiz ve uyuşmuş bir haldeydi. Tabutun etrafında dolaşıp duruyordu.
Kâh tabutun üzerindeki çelengi düzeltiyor, kâh mumları yakıyor ya da söndürüyordu. Düşüncelerini bir şeyde toplayamadığı belli oluyordu. Cenaze töreni sırasında ne annem ne de Anna Fyodorovna kiliseye geldi. Annem hastaydı. Anna Fyodorovna da gitmek üzere hazırlandığı halde yaşlı Pokrovsky ile kavga edince evde kaldı. Orada sadece yaşlı Pokrovsky ile ben vardık. Tören sırasında bir korkuya, gelecekle ilgili bir önseziye kapıldım. Ayaklarımın üzerinde zor duruyordum. Sonunda tabut kapatıldı, çivileri çakıldı. Arabaya yükleyip götürdüler. Köşeye kadar arabaya eşlik ettim. Sonra arabacı atları hızlandırdı. Yaşlı adam ağlaya ağlaya arabanın arkasından koştu. Sesi titriyor, zaman zaman kesiliyordu. Zavallı adam şapkasını düşürdü ama almak için durmadı bile. Saçları yağmurdan sırılsıklam olmuştu. Rüzgâr da artıyordu. Yağmur insanın yüzünü kamçılayan bir sulusepkene dönüşmüştü. Kötü havaya aldırmıyor, arabanın bir yanından öbür yanına koşup duruyor, bir yandan da ağlıyordu. Eski püskü paltosunun etekleri rüzgârda kanat gibi dalgalanıyordu. Ceplerindeki kitaplann uçları görünüyordu. Ellerinde taşıdığı bir kitaba sıkı sıkı sarılmıştı. Yoldan geçenler şapkalarını ellerine alıp haç çıkarıyorlardı. Bazıları durup yaşlı adama merakla bakıyorlardı. Ceplerindeki kitaplar yere düşüp çamurlanıyordu. insanlar kitapları işaret edince yaşlı adam düşürdüklerini topluyor tekrar tabutun peşine düşüyordu. Caddenin köşesinde yaşlı bir dilenci kadın da adamın arkasına takıldı. Sonunda araba köşeyi dönüp gözden kayboldu. Ben de eve gittim. İçeri girer girmez büyük bir acıyla annemin kucağına atıldım. Onu bütün gücümle kollarımda sıktım, öptüm ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Sanki son kalan dostumu da ölüme teslim etmemek için sıkı sıkı sarılıyordum. Ama ölüm, zavallı annemin de üzerinde dolaşıyordu…

İnsancıklar
Fyodor Mihailoviç Dostoyevski

“Dostoyevski: Hayat bazen ölümden daha acı verici, değil mi Makar Alekseyeviç? (İnsancıklar)” üzerine bir yorum

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Şeyh Bedrettin: Bunlar neyin kendilerine uygun, neyin ters düştüğünü anlayacak kabiliyette değiller

Cennet, esasında melekût âleminden ibarettir. Âdem aleyhisselam buradan çıkıp, yoğunlaşarak yeryüzüne aldığı şekille inmiştir. Âhiret işleriyle ilgilenen bilginler, âhiret yolu...

Kapat