Dostoyevski: Belinski, her şeyin temelinde ahlaki ilkeler olduğunu biliyordu

“Biliyor musunuz! böylesine alçakça bir toplum düzeni kurulmuşken ve kişioğlu ekonomik açıdan inim inim inlerken, kötülük yapmamasının olanaksız olduğunu, onun her davranışını günah hanesine yazmanın, ondan sabırlı olmasını bekleyerek onca görevler yüklemenin ve kendi istese bile, ondan mantıksızca ve acımasızca doğa yasalarına göre yerine getiremeyeceği işler beklemenin ne denli saçma ve insafsız olduğunu biliyor musunuz?”

Eski İnsanlar
Belinski’yle ilgili bu küçük anekdot, beni yazın alanına girdiğim ilk günlere götürdü. Kim bilir kaç yıl önceydi. Benim için acılı, zorlu bir dönemdi. Özellikle Belinski’nin beni karşılayışını, o karşılaşma heyecanımı hatırladım… Yenilerle, kuşkusuz, karşılaştığım için, şimdi sık sık eski insanları hatırlıyorum. Belinski yaşamımda gördüğüm en coşkulu kişiliklerden biriydi. Herzen oldukça farklıydı. O, soylu sınıfımızın bir ürünüydü, her şeyden önce, Rusya’dan başka hiçbir ülkede rastlayamayacağımız gentilhomme russe et citoyen du monde’du. Herzen asla göçmen olmamıştır. Rus göçmenliğini başlatmamıştır; hayır, onda doğuştan göçmen ruhu vardı. Ona benzeyen herkes, çoğu Rusya’yı terk etmediği halde, göçmen olarak doğmuştur. Rus soyluluğunun son yüz elli yıllık geçmişinde, bir iki soylunun dışında diğerlerinin son kökleri çürümüş, Rus toprağına, Rus gerçeğine olan son bağları da gevşemiştir. Aydın sınıfımızın büyük çoğunluğunun, halktan kopuşunun en parlak örneği olarak Herzen’i adeta tarih tayin etmiştir. Bu anlamda Herzen tarihsel bir kişiliktir. Bu kişiler halkla bağlarını koparırken doğal olarak Tanrılarını da yitirmişlerdir. Huzursuz olanları -tanrıtanımaz, gönlü rahat olanları- dünyayı umursamaz tipler olup çıkmışlardır. Halkı sevdiklerini, onun için güzel bir geleceği istediklerini düşünüyorlar ve buna derinden inanıyorlardı, Rus halkına besledikleri aslında bir hor görme duygusuydu. Kendi anlayışlarına uygun -Rus halkından olması gerektiği kadar- ideal bir halk yaratmayı hayal etmekle besledikleri sevgi olumsuz bir sevgidir. Bu ülküleştirilmiş halk, ister istemez, kimi öncülerin kafasında 1793 Paris çapulcularıyla özdeşleşmişti. O zamanlar halkın en büyüleyici ülküsüydü bu. Kuşkusuz Herzen bir Rus beyefendisi olarak, yani hiç derdi sıkıntısı ve amacı olmayan, salt “düşüncesinin akla yatkın akışı” ve ülkesindeyken kalbi bomboş bir kişi olarak sosyalist olmak zorundaydı. Eski toplum düzenini ve aileyi yadsıdı. Bildiğim kadarıyla iyi bir baba ve kocaydı. Özel mülkiyete karşıydı karşı olmasına, ama beklemedeyken işlerini bir düzene koymayı ihmal etmemiş ve zenginliğinin keyfini de sürmüştür yurtdışında. Kafasında devrimler kurmuş, başkalarını ayartmış, oysa kendisi lüks içinde ve aile huzuruyla yaşamayı sevmiştir. Herzen sanat adamı, düşünür, parlak bir yazar, çok okunan, keskin zekâlı, üstün bir muhatap (konuşması yazmasından daha iyiydi) ve mükemmel bir içgözlemciydi. En derin duygusundan bir konu yaratma, onu coşkuyla selamlama ve hemen sonra belki de alay etme, onu önüne koyma yeteneği ve içgözlemi gelişmişti. Olağanüstü bir kişilik olduğuna kuşku yok; ancak nasıl bir kişilik örneği sergilerse sergilesin, yazılarını yazarken, Proudhon’la dergi çıkarırken; Paris barikatlarına girerken (anılarında o günleri güldürü biçiminde anlatır); acılar çekerken, sevinirken, kuşku duyarken; Polonyalılara inanmadığı halde, kendisini aldattıklarını ve belki de yüzlerce talihsiz insanı ateşe atacaklarını bile bile, Polonyalılara destek için Rus devrimcilerine çağrıda bulunurken; son yazılarından birinde bunu inanılmaz bir saflıkla itiraf ederken ve bu itirafının kendisini ne hallere düşürdüğünü düşünmeden, her zaman, her yerde ve yaşamı boyunca, gentilhomme russe et citoyen du monde’du o. Kin duyduğu, ama içinden çıktığı eski toprak köleliği düzeninin bir ürünüydü. Yalnızca doğuştan değil, anayurduyla, yurdunun ülküleriyle köklerini kopardığı için böyleydi. Belinski, tersine, hiç de bir gentilhomme değildi; oh, hayır, (nereden geldiğini Tanrı bilir, sanırım babası askeri doktordu) Belinski genellikle duygularına eğilen, ruhsal durumu üzerinde düşünüp taşman yapıda bir insan değildi, her zaman, hayatı boyunca, kendinden geçercesine heyecanlar yaşamış biriydi. İlk uzun öyküm İnsancıklar büyülemişti onu. (Bir yıl sonra, çeşitli, ama her bakımdan çok önemsiz nedenlerden, birbirimizden ayrıldık.) Tanıştığımız ilk günler bütün kalbiyle bana bağlanırken, saf bir acelelikle bana kendi inançlarını benimsetmeye çalışmıştı. Bana olan, en azından tanıştığımız ilk aylardaki coşkulu ilgisini asla abartmıyorum. Karşımda tutkulu bir sosyalist duruyordu; doğrudan tanrıtanımazlık konusuna girmişti. Bu konuşmada özellikle olağanüstü sezgisi, düşünceleri derinliğine kavramadaki inanılmaz yeteneği çok önem taşımıştır benim için. Enternasyonalci bir kadının iki yıl önceki çağrılarından birinde: “Bizler her şeyden önce tanrıtanımaz bir toplumuz!” ünlü bildirisiyle, yani meseleye damarından girmesi gibi, Belinski de benimle aynı şekilde konuşuyordu. Aklı, bilimi ve gerçekçiliği her şeyin üstünde değerlendirirken, aynı zamanda, tüm bunların insanların bir arada yaşayabileceği toplumsal “uyumu” değil, yalnızca bir karınca toplumu yaratabileceğini herkesten daha derinliğine kavrıyordu. Her şeyin temelinde ahlaki ilkeler olduğunu biliyordu. Sosyalizmin yeni ahlaki temellerine (ancak sosyalizm bu zamana kadar doğayı ve sağduyuyu çirkin biçimde bozmaktan öteye gidememiştir) çılgınlığa varacak denli ve hiç düşünmeden inanıyordu: Burada olan yalnızca coşkuydu. Ama bir sosyalist olarak her şeyden önce Hıristiyanlığın ortadan kaldırılması yolunu seçiyordu. Devrimin mutlaka tanrıtanımazlıktan başlaması gerektiğine inanıyordu; yadsıdığı toplumun manevi temellerini oluşturan dini ortadan kaldırması gerekiyordu. Aile kurumunu, özel mülkiyeti, kişinin ahlaki sorumluluğunu kesin biçimde yadsıyordu. (Onun da, Herzen gibi, iyi bir koca ve baba olduğunu belirtmeliyim.) Bireyin ahlaki sorumluluğunu yadsırken, aynı zamanda onun özgürlüğünü de yadsıdığını kuşkusuz biliyordu, ama sosyalizmin birey özgürlüğünü yok etmeyeceği gibi, aksine, onu yeni ve çelik gibi sağlam temeller üzerinde duyulmamış yücelere çıkaracağına tüm benliğiyle inanıyordu (sanırım yaşamının son yıllarında kuşkulara düşen Herzen’den de körü körüne…).
Ne var ki mücadele etmenin bütün bütüne güç olduğu İsa’nın ışıldayan kişiliği kalıyordu burada. Belinski’nin bir sosyalist olarak, İsa’nın öğretisini ortadan kaldırması ve Onu çağdaş bilime ve ekonominin ilkelerine ters düşen sahte ve cahil bir insansever olarak nitelemesi gerekiyordu ya, yine de İnsan-Tanrının ışıltılı yüzü, tinsel erişilmezliği, o mucizeler yaratan eşsiz güzelliği kalıyordu geride. Renan İsa’nın yine de insan güzelliğinin bir ideali, gelecekte de tekrarlanması olanaksız, ulaşılmaz bir kişilik olduğunu söylemekten kendini alamadığı, ama bir dolu inançsızlık taşıyan İsa’nın Hayatı adlı kitabında pes ederken, Belinski o hiç dinmeyen ve sönmeyen coşkusuyla, bu karşı konulmaz engel karşısında bile geri adım atmamıştır.
Bir akşam bana dönerek: “Biliyor musunuz!” demişti çığlık çığlığa (çok heyecanlı olduğunda böyle keskin çığlıklar koparırdı), “böylesine alçakça bir toplum düzeni kurulmuşken ve kişioğlu ekonomik açıdan inim inim inlerken, kötülük yapmamasının olanaksız olduğunu, onun her davranışını günah hanesine yazmanın, ondan sabırlı olmasını bekleyerek onca görevler yüklemenin ve kendi istese bile, ondan mantıksızca ve acımasızca doğa yasalarına göre yerine getiremeyeceği işler beklemenin ne denli saçma ve insafsız olduğunu biliyor musunuz?”
O akşam yalnız değildik, Belinski’nin saygı duyduğu, birçok bakımdan da sözlerini ilgiyle dinlediği bir dostu da vardı; o da yazarlığa yeni başlayan, ama sonraları yazın alanında ünlenen bir gençti.
Belinski birden öfkeli çığlıklarını kesti ve dostuna döndü. Beni göstererek:
“Ona bakmak duygulandırıyor beni” dedi. “İsa’dan ne zaman söz açsam yüzü değişir, ağlayacak gibi olur.” Yine bana yükleniyordu. “İnanın, çok safsınız! Sizin İsa’nız zamanımızda yaşasaydı, inanın, kimsenin farkına bile varmayacağı sıradan bir kişi olurdu. Zamanımızın bilimi ve insanlığı harekete geçirenler karşısında büsbütün silinir giderdi.”
Belinski’nin dostu ansızın: “Yok, ha-yır!” dedi çeke çeke. (Hatırlıyorum, biz otururken, Belinski odada bir aşağı bir yukarı dolaşıyordu.) “Hayır efendim, İsa günümüzde yaşasaydı, davamıza katılır, önderimiz bile olurdu.”
Belinski şaşılası bir çabuklukla: “Evet, evet!..” diye onayladı. “Özellikle sosyalistlere katılır, peşlerinden giderdi!..”
İsa’nın da dahil edildiği insanlığın bu itici güçleri arasında o zamanlar hep Fransızlar vardı: Başta George Sand, şimdi tümüyle unutulan Cabet, Pierre Leroux ve faaliyetlerine yeni yeni başlayan Proudhon… Yanlış hatırlamıyorsam Belinski o zamanlar bu dört kişiliğe herkesten fazla saygı duyuyordu. Fourier bu saygının uzağındaydı daha. Akşamları hep bu düşünürleri tartışırdık. Belinski’nin karşısında saygıyla eğildiği bir Alman vardı: Feuerbach. (Belinski hayatı boyunca bir tek olsun yabancı dil öğrenmemişti, ona Fierbach derdi.) Strauss’tan derin bir saygıyla söz edilirdi.
Kendi düşüncelerine karşı duyduğu böylesine coşkun inançla, Belinski kuşkusuz en mutlu insanlardan biriydi. “Belinski daha uzun yaşasaydı Slavcılara katılırdı” sözlerini boşuna söylemişlerdir sonraları. Asla Slavcı olmazdı, uzunca yaşayıp göçmen olmayı da başarabilseydi, sonu belki de göçmenliğe varırdı ve ufak tefek, ama coşkulu bir ihtiyarcık olarak, en ufak kuşku götürmeyen o eski içten, coşkusal inancıyla, bir yerlerde, Almanya ve İsviçre’de toplantıdan toplantıya dolaşır durur ya da kendini kadın sorunlarına adayarak bir Alman Madam Gögg’ün buyruğuna girerdi.
Şaşılası bir vicdan huzuruna sahip ve her şeyden mutlu olmasını bilen bu insan kimi zaman çok kederlenirdi. Ancak bu ruh durumunun nedenleri özeldi, ne kuşku, ne de düş kırıklığıydı bu, hayır, incir çekirdeğini doldurmayan nedenlerdi… Bütün Rusya’nın neredeyse en tez canlı insanıydı. Bir gün öğlenden sonra üçte Znamenski Kilisesi önünde karşılaşmıştık. Şöyle bir dolaşmaya çıktığını, eve döneceğini söylemişti.
“İnşaat nasıl gidiyor diye sık sık uğrarım buraya” diye sürdürmüştü konuşmasını. (O zamanlar yapımı sürdürülen Nikolayevski Garı.) “Durup çalışmaları izlerken, hiç değilse kurtlarımı döküyorum. Sonunda bizim de bir demiryolumuz olacak. Bu düşüncenin bazen yüreğimi nasıl rahatlattığına inanamazsınız!” Sıcak, içten söylenmiş sözlerdi bunlar. Belinski hiçbir zaman gösteriş olsun diye konuşmazdı. Birlikte yürüdük, hatırlıyorum, yolda şöyle demişti:
“Ancak beni toprağa verdikleri zaman (verem olduğunu biliyordu) farkına varacaklar ve kimi yitirdiklerini anlayacaklar…” Hayatının son yıllarında ona hiç uğramamıştım. Benden hoşlanmıyordu, ama öğretilerine tutkuyla bağlanmıştım. Bir yıl sonra Tobolsk’ta, geleceğin bizler için neler hazırlayacağının beklentisi içinde, cezaevinde sevk bölümünde kalırken, Dekabristler’in eşleri hapishane yöneticisine rica minnet, odasında bizimle gizlice görüşme izni koparmışlardı. Kocalarının peşinden seve seve Sibirya’ya giden bu yüce çilekeş kadınları gördük. Geride her şeylerini -ünlerini, varlıklarını, geçmişle bağlarını, yakınlarını- bırakmışlar, insanoğlunda çok az rastlanabilecek en yüce ahlaki görev uğruna her şeylerini feda etmişlerdi. Mahkûm kocalarının çektiği acıları, hiç suçu olmayan bu kadınlar da 25 yıl çekti… Görüşme bir saat kadar sürdü. Yeni yolumuza uğurlarken haç çıkardılar, bizim için dua ettiler ve her birimize birer İncil verdiler. Hapishaneye sokulmasına izin verilen tek kitaptı İncil. Hapishanede dört yıl yastığımın altında durdu; bazen kendim okuyor, bazen de mahkûmlara okuyordum. Bir kürek mahkûmuna İncil’le okumayı öğrettim. Çevremdeki insanlar, Belinski’nin inancına göre, suç işlememesi olanaksız mahkûmlardı; öyleyse haklılardı, ancak diğerlerine göre daha talihsiz insanlardı sadece. Rus halkının bizleri de “talihsiz” gördüğünü biliyordum. Bunu çok kişiden birkaç kez duymuştum. Belinski’nin söylediğinden, sözgelimi jüri üyelerimizin aldığı kararlarda tanık olduğumuzdan tümüyle farklı bir durum vardı burada. Halkımızın suçluyu “talihsiz” görmesinde farklı bir düşünce çınlıyordu. Dört yıllık kürek cezası uzun bir okuldu. İnançlarıma yön verecek zamanım oldu ve şimdi özellikle bu konuya değinmek istiyorum.

Fyodor Mihailoviç Dostoyevski
Kaynak: Bir Yazarın Günlüğü

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Frida Kahlo’dan Diego Rivera’ya mektup: Aşk, şefkat ya da ilgi değil bu, hayatın ta kendisi…

Kapat