DİN ÜZERİNE: BEYİN ÖLDÜKTEN SONRA RUHUN YAŞAMASININ BİR SEBEBİ YOK – BERTRAND RUSSELL

28

SOSYAL SORUNLAR ÇÖZÜMLENDİKÇE DİN İNANCINA OLAN İHTİYAÇ AZALACAKTIR

Çağımızın en ünlü matematikçi, filozof ve düşünürü Bertrand Russell (1872-1970), soylu ve tanınmış bir İngiliz ailesinin oğludur, Çok küçük yaşta matematiğe karşı ilgi duymuştur. Cambridge Üniversitesinde okumuş (1890 -1894), daha öğrenciliği sırasında, öğretilen bilgi ve inançları yeni baştan inceleme eğilimi göstermiş, öğrenimini bitirdikten sonra aynı üniversitede yönetici ve profesör olarak görev almış (1895-1916), matematiksel mantık ve felsefe üzerinde çalışmış, Birinci Dünya Savaşı yıllarında savaş aleyhinde bulunduğu ve İngiltere’nin tarafsız kalmasını savunduğu için para cezasına çarptırılmış, bu yüzden üniversitedeki işine son verilmiş, birkaç yıl sonra da İngiliz hükümetini ve Amerika ordusunu küçük düşürdüğü gerekçesiyle altı ay hapse mahkûm olmuş, bu yıllarda bir yandan da ünlü eserlerini yazmıştır. Savaş sonunda siyasal sistemler üzerinde incelemelere girişmiş, eğitim konusundaki görüşlerini uygulamak için bir özel okul kurmuş (1927), on yıl kadar Amerika’da profesörlük etmiş, siyasal ve sosyal makaleler yazmış, memleketine dönünce (1944), Cambridge Üniversitesinde yeniden görev almış, İkinci Dünya Savaşı sırasında yazı ve konuşmalarıyle faşist kuvvetlere karşı koymuş; hayatı boyunca her çeşit haksızlık ve zulümle savaşan Russell, Amerika’nın Vietnam saldırısına karşı da «Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi»ni kurmuş, 98 yaşında ölmüştür.

Din Üzerine Bertrand Russell  ile yapılan söyleşi

Dine karşı zaman zaman eğilimleriniz oldu mu hiç?

Bertrand Russell — Evet. Delikanlılığımda sınırsızca kaptırmıştım kendimi dine. Belki de matematik dışında, bence en önemli şey din idi. İşte (durumumun hayli özel olduğunu kabul ederim) beni, ona bağlanmanın nedenlerini araştırmaya yönelten de bu dil kaygısı oldu. Ana sorunlarmış gibi görünen üç soruya bağlandım. Tanrı, ölümsüzlük, özgür yargı. Özgür yargıdan başlayarak ters düzende inceledim bunları. Yavaş yavaş bir sonuca vardım; şöyle ki: bu üç şeye inanmama hiç bir sebep yoktu. Hayal kırıklığının en amansızına hazırlamıştım kendimi, ama gariptir, bir şey olmadı.

Bu üç kavramdan nasıl caydığınızı söyleyebilir misiniz?

Özgür yargı için, pek büyük değeri olmayan bir düşünceden yararlandım; bugün, bu düşüncenin yeterliliğine pek inanmıyorum. Maddenin bütün hareketlerini, dinamik yasalarının düzenlediğine inanmıştım: yani, bir adamın dudakları bu tür bir düzen içinde kıpırdıyordu ve söyleyeceği sözlere nasıl egemen olabileceğini aklım kesmiyordu. Değeri olmayan, ama o zaman bana yeterli görünen bir düşünce. Ölümsüzlüğe gelince: Eh, nasıl olursa olsun, vücut ve ruhun birbiriyle ilişkisi, görünüşe göre, bence genellikle sanılandan çok daha sıkı-fıkı olduğundan, beyin yok olduktan sonra, ruhun yaşaması için hiç bir sebep kalmamalıydı. Tanrı işinde ise… varlığını doğrulamak için çeşitli kanıtlar sürülmüş ileriye; ben diyordum ki—yine de diyorum—bu delillerin hiç bir değeri yoktur ve bunlardan bir sonuç çıkarmak ve ona inanmak gereği olmasa idi, kimse kabul etmezdi bu kanıtları.

Özgür yargının varlığına karşı duran dinamik yasalarından söz ederken, ne demek istediğinizi pek anlamadım.

Dedim ya; delikanlılık çağının düşünceleri idi bunlar. O zamanlar, dinamik yasalarına dayanarak, ta ilk çağlarda bile maddenin bütün hareketlerinin tüm bir peşin düzen içinde geçtiğine inanmıştım; söylenen her söz için de bu böyle olmalı idi.
Başka bir deyimle «dinamik» yasalar sayesinde, Bay X’in, ne vesile ile olursa olsun söyleyeceği her söz, dünyamız şekillenirken vardı zaten, diye düşünürdüm. Böyle olunca da, Bay X’in, söyleyeceği hiç bir söz üzerinde özgür yargısı olmayacağı çıkıyordu ortaya.

Tanrının olmadığım kesinlikle söyleyebilir misiniz? Yoksa sadece kanıt mı yok?

Hayır, ebetteki kesinlikle Tanrı yoktur diyemem. Bu soru da Yunan ya da Norveç Tanrıları için sorulandan farklı değildir. Yunan, ya da Valhalla Tanrıları da pekâlâ var olabilirler; aksini doğrulayamam, ama bence diğerleri ne ise, Hıristiyanların Tanrısı da odur. Gördüğüm tek şey bir olasılıktan öteye geçmiyor.

Bütün uygulamalarıyla din, size göre yararlı mı, yoksa zararlı mıdır?

Bunların çoğunun, tarih boyunca, zararlı olduğu kanısındayım. Bazı iyi yönleri de yok değildir. Bu sayede, Mısır rahipleri takvimi hazırlamışlar, ay ve güneş tutulmalarını dikkatle izleyerek, ne zaman tutulacaklarını kesinlikle söyleyebilmişlerdir. Ama genel olarak olumlu değildir sonuç. Çünkü insanların, herkesin düşüncesini, şaşmaz bir ahlâkî saçmalığın dayandığı eğitim sistemini bozan varlığı doğrulanmamış birtakım şeylere inanmaları pek önemli sayılmaktadır. Doğru ya da yanlış olduklarını araştırmadan bazı şeylere inanmak iyi, bazı şeylere inanmak kötüdür. Genel olarak bence çok kötülükleri olmuştur. Dar görüşlülüğü, geçmiş geleneklere kendini bırakmayı kutsallaştırmıştır. Dahası, hoşgörmezlik ve kini baş-tacı etmiştir. Özellikle Avrupa’da, hoşgörmezlikten dine aktarılabilen her şey, gerçekten korkunçtur.

Bununla, özgür düşünceyi engelleyen bir tür düşüncenin sansürünü mü belirtmek istiyorsunuz?

Evet. Bakın. Bir okul düşünün, bu okul dünyanın neresinde, hangi kız ya da erkek okulu olursa olsun, göreceksiniz ki kafalara bir inanç sokulmaya çalışılmaktadır. Bu inanç Hıristiyan ülkelerinde budur, komünist ülkelerinde şudur. Ama orada da burada da, kanıtları tarafsızlıkla incelenmemiş bir şeyler öğretilir, ve çocuklara, değişik bir düşünce edinebilmeleri için de kanıtlar aramak yürekliliği verilmez.

Peki yüzyıllar boyunca, insandaki bu din gereksinimi nereden geliyor?

Sanırım her şeyden önce korkudan. Çok güçsüz sanıyor insan kendini. Üç şey korkutuyor onu. Birincisi, doğanın ona yapabilecekleri: yıldırım çarpması, depremde yok olmak. İkincisi, öbür insanların ona yapabilecekleri: örneğin savaşta ölmek. Üçüncüsü de, işte burada dine yaklaşmaktayız, tutkularının ona neler yaptırabileceği: sessizliğe kavuşunca hayıflanacağını bildiği şeylerdir bunlar. İşte bundan ötürü insanların çoğu büyük bir korku içinde yaşarlar. Din, kuşkularının azalmasında yardımcı olur onlara.

Ama din kurucularının dedikleri bu değil ki?

Hayır, ama dinlerin kurucularının —dikkat ederseniz, dini çoğul olarak almaktayım— izleyicilerinin söyledikleriyle pek ilişkileri yoktur. Gerçekten yoktur. Bir örnek alalım. Askerler, Hıristiyanlık inancının doğu ülkeleriyle savaşta büyük önemi olduğu kanısındalar, eğer Hıristiyan değilseniz gereken ateşle savaşamazsınız diye düşünüyorlar. «Dağda vaaz»ı okudum; içinde H bombasının övgüsü ile ilgili bir kelime yok. Tek bir kelime.

Ama dinin hâlâ zararlı olduğu kanısında mısınız? Genel olarak, sizin eleştirdikleriniz eskiden olmuş şeyler. Ama bugün?

Hep aynı. Size örneğini verdiğim H bombası —yazık ki— pek de dünün işi değil ve öyle düşünüyorum ki, bize göründüğü şekli ile kiliselerle bir tutulan din her türlü doğru düşünce çabasını baltalamakta ve bu tür düşünceden yoksun birtakım şeylere önem vermektedir. Dinde akla uygun gelmeyen bir şey var, o da, önemlinin anlamıdır.

Bir örnek verebilir misiniz bize?

Elbette. Roma İmparatorluğu yıkılıyordu, ama kilise ileri gelenlerinin umurunda değildi.
Onların kafasını kurcalayan, bekâretin nasıl korunabileceği idi. Onlar için pek önemli idi bu.

Peki bu amaç uğruna ne yapıyorlardı?

İnsanları kışkırtıyorlardı. Ama sınırlara dayanan ordular ve vergi reformu onları ilgilendirmiyordu. Bildikleri sadece bir şeydi, o şey, ülkelerinden de önemli idi. İnsan türü de çöküyor bugün ve öyle kilise adamları tanırım ki en büyük sorunları sunî döllenmeye engel olmaktır; bunu, sonuncumuza dek bizi yok edecek bir dünya savaşına engel olmaktan daha önemli bulmaktalar. Bence, oranların anlamını göremiyorlar.
Buna karşın, dinlerin bazen iyi yönleri olduğunu da kabul edersiniz her halde. Örneğin başka hiç bir sistemin sokamayacağı eğitimi bazı ülkelere götüren dinler olmuştur: Yoksulları eğiterek yüce bir iş başaran Birmanya’nın Budist rahipleri geliyor aklıma.

Olabilir. Sanırım Benedikt’in papazları çok şey yapmışlardır bu alanda. Ama önce kötülüğe vermişlerdir kendilerini. Önce kocaman bir kötülük, ardından biraz iyi iş.

Ya yaşantıya karşı koyabilmek için bir inanç, bir din sahibi olmak gereksinimim duyanlar?

Böyleleri bir tür alçaktır derim. Başka bir dünyada olsa idik bu tutuma hiç de iyi gözle bakmazdık. Ama ne var ki bu, din dünyasıdır ve buna pek büyük bir şeymiş gibi bakılır. Nerede olursa olsun alçaklığa hayranlığım yoktur.

Ama neden alçaklık diyorsunuz buna?

Bu, şu ya da bu olmadan hayata karşı konamaz demektir. Hayata karşı durabilmemiz gerek, hem de hayatın bize verdiği araçlardan yararlanarak. Bu bir yüreklilik işidir.

Yani insanlar Tanrı’ya ya da diyelim ki bir papaza, bir dinsel kuruma aktararak sorunlarından sıyrıldıkları için mi alçaklıktır sizce? Böylece, bu sorunlara kendileri karşı durmadıklarından mı?

Evet. Şu dünyanın içinde bulunduğu tehlikeli durumu bir düşünün. Durmadan mektup alıyorum. Bu mektuplarda bana «Tanrı koruyacaktır.» deniyor. Geçmişte korumadığına göre, gelecekte koruyacağına nasıl inanılır bilmem.

Bu doktrin dengeden yoksun mu demek istiyorsunuz? Yani kimseye sığınmadan işin üstesinden gelmemiz gerektiği kanısında mısınız?

Tamam.

Dinin insanlara zarar verdiğini söylüyorsunuz; buna karşın insan, «ille de bir din gerek bana,» demiş. Buna ne karşılık vereceksiniz?

İnsan mı? Sanmam. Birkaç insan diyelim, bunları da alışkanlık sürüklemiş. Öyle memleketler var ki, oralarda insanlar ayaklarına taktıkları kocaman sırıkların üstünde yürürler, başka türlü dolaşmak hoşlarına gitmez. Dinde de böyle. Bazı ülkeler alışmışlar buna.

Ama insan, kendi dışında ve kendinden daha büyük bir nedene inanmak istemez mi? Ve bu nedenin içinde bir alçaklık, bir baştan savma olanağı değil, kendini verebileceği bir ilke görmeyecek mi?

Çok güzel. Ama bizden büyük çok şey var. Önce ailemiz var. Sonra milletimiz. Ondan sonra tüm insanlık. Bütün bunlar bizden büyük; ve bir insanın sahip olabileceği bütün iyi niyet duygularına yeteri kadar geniş bir uğraşı olanağı vermekte.

Örgütlenmiş dinin, insanlığı her zaman böyle avucunda tutacağını sanıyor musunuz?

Bence bu, insanların sosyal sorunlarına bulacakları ya da bulamayacakları çözümlere bağlıdır. Bu büyük savaşlar, bu büyük bunalımlar sürerse, çoğunluk yoksul yaşantısından kurtulamazsa, din herhalde devam eder. Şunu gördüm ki Tanrı’ya inanç, varlığına gösterilen kanıtlarla ters orantılı. Kanıt ne kadar az olursa o kadar çok inanıyor insanlar; işler iyi gidince, inanmak zamanı gelince de inanmıyorlar. Bana öyle geliyor ki, sosyal sorunların çözümlendiği gün din son bulacaktır. Tersine, bu sorunlar süregeldikçe yaşayacaktır. Geçmişte örnekleri var. On sekizinci yüzyılda her şeyin sütliman olduğu sırada aydınların çoğu özgür düşünür kişilerdi. Sonra Fransız devrimi oldu ve İngiliz soyluları özgür düşünürlüğün insanı doğruca giyotine götürdüğünü gördüler. Caydılar bundan ve kendilerini dine verdiler. Viktorya dönemi bu. Rus devrimi için de böyle. Rus devrimi halkı dehşete düşürdü. Tanrıya inanmazlarsa mal ve mülklerinin ellerinden alınacağını düşündüler ve inandılar. Bu sosyal değişiklikler din için kusursuz bir şeydir.

Sız ve ben, ölünce tüm yok olacağımızı sanıyor musunuz?

Elbette, niye yok olmayalım? Vücudun çürüyüp gideceğini biliyorum. Vücut çürüdükten sonra ruhun devamı için gerçekten hiç bir sebep görmüyorum ben.

Kaynak: Bertrand Russell – Dünya Görüşüm
Bilgi Basımevi – Ankara, 1970

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz