Dedim ki, “bunların hepsi rüya” Bertolt Brecht ve Helene Weigel Aşkı

“Bu kölelik ve tutkunluk hadisesi nedir? Uyumsuz kalmayı ve durmadan bedel ödemeyi gerektirecek alışkanlık nerede kendini var eder? Kadınlar feragat, vicdan, merhamet gibi olgularla daha mı fazla haşır neşir olurlar? Ve bütün bunlar onların boynuna hiç çıkartılmamak üzere takılmış birer kolye midir?”

Varsayılan Aşk: Bert ve Helen(1)
“Arzulardan değil, bedenlerden ve hazlardan bahsetmeye başlamalıyız artık” M. Foucault, Cinselliğin Tarihi

Pencere pervazı arasından ince bir ıslık sesiyle esen rüzgâr bir anda hiddetlendi. Cama güvercin çarptı sandım. Gözlerimi açtım. Yanımda sevgilim gökyüzünün yırtılmasından habersiz uyuyordu. Dedim ki, “bunların hepsi rüya”. Usulca O da sayıkladı dişlerinin arasından aynı sözcükleri. Yağmur soması yükselen toprak kokusu yayıldı ortalığa, suda unutulmuş nergisler gibi… “Bir rüya yap benden”. Üstümü giyindim, tiyatroya doğru giderken elime bir kitap tutuşturdum: Theodor Adomo. İlk sayfasında “rüya ölüm gibi siyahtır ”ı (2) yazıyordu.

Berlin’e kar serpiştiriyor. Düşük omuzlu, ince uzun kafalı, soluk benizli, alnına düşen karmakarışık saçlarını arada arkaya iten bir adam, Fransız porseleni ince fincana çay koyuyor. Karşısında bir süredir tanıdığı ilginç bir kadın fütursuzca bacak bacak üstüne atmış, sigarasını yakmaya hazırlanıyor. Mahalleler arası düzenlenen, sıradan bir güzellik yarışmasında bile çok şansı yok kadının. Kısık gözleri ve erkeksi bakışları, en önemlisi ne istediğini çok iyi bilen tavrı…

Adamın adı: Bert. Kadının karşısına geldiğinde, Onun soyunmaya başladığını fark ediyor Bert kendisinin evli ve çocukları olduğunu bilen, ama ihtirasını ön planda tutan bu kadını reddetmiyor, önce küçük göğüslerine dokunuyor. Sonra, “kentin vahşi çalılıkları”na doğru ilerliyorlar. Kadın gittikten soma Bert, arkadaşı Theodor Adomo’nun yaklaşık on sene sonra yazacağı bir cümlede deviniyor: “hakikatin yalan, yalanın da hakikat gibi göründüğü bir dönemeçteyiz şimdi.”3

Önce kapının ötesinde kadının gittikçe uzaklaşan ayak seslerini dinliyor. Derin bir ah çekerek tahta sandalyeye oturuyor. Yüzünde yirminci yüzyılın pek çok boheminde görülebilecek neredeyse sıradan, esrik bir gülümseyiş. Bir an cebinden kimliğini çıkartıyor, sonra evlilik cüzdanını. Mezzosoprano olan karısı Marianne Zofî’un fotoğrafına gözü takılıyor. Yanında duran sehpaya evlilik cüzdanını usulca fırlatıyor.

Kadının adı: Helene. İsteğin derin sarkacında ilerleyerek apartmanın büyük tahta kapışını kavrıyor. Bu eve daha sonra tekrar geleceğini biliyor. Pembeleşmiş yanaklarının ateşinden kurtulmak istercesine yüzünü günün serinliğine tutuyor. Aklından Bert’e dair neler bildiğini geçiriyor. Kendinden iki yaş büyük, öyleyse 1898 doğumlu. Babası bir kağıt fabrikasında işçi. Önce sıradan bir nihilist, ardından heyecanlı bir komünist olmuş. Yazdığı oyunları arka arkaya oynanıyor. Yakın zamanda Gecede Trampet Sesleri’nde oynadığını düşünüyor. Karşısına çıkan yaşlı çınar ağacının yarılmış gövdesine bakıyor ve bir taksi çeviriyor.

Peki bu denli akıcı olan arzunun o kederli kırbacı nerede var olmaktadır? Aynı bedene olan düşkünlük nasıl bir kavramlaşma aşamasında ilerler? Aşk dediğimiz olgu modem dünyada kendine nasıl bir yer açmaktadır?

Aslında son derece çetrefilli sorular bunlar. Yaşadığımız dönemde aşk sözcüğünün ne kadar kutsanmış bir yanı var ki. Ya da kutsal bir yanı kaldı mı? Aşk klasik algıda olduğu gibi iki insanın birbirine zihinsel ve bedenen mutlak sadakatiyle alakalı mıdır? Evlilik ilişkisi bu karmaşık denklemde nasıl hayat bulur?

Üstelik aşkın iktidarlaşmaya yönelik hamlesi de mevcut. Bülent Somay da
“‘Ben sana aşığım’” dediğim andan itibaren ötekini benim üzerimde iktidar ediyorum, çünkü iktidar emretmek, istemek ve rica etmek parametreleri üzerine kuruludur. Hatta rica etmeyi yalvarmaya kadar götürebiliriz. Egemenlik ilişkisi demek, iktidarın kalıcılaşması, kurumsallaşması demek. ”4 diyor. İlişkiler böyle “devletlu” bir hegemonya üzerine kurulu mu gerçekten?

Bana kalırsa insan karşısındakinin üzerinde tahakküm kurmayı ve bunu denemeyi seviyor Zihnim beni yanıltmıyorsa, Haydarı Kampı adlı romanın ilk cümlesi ‘insanların kendini tanrı gibi hissettikleri an ondan korkmaya başlayın ‘di. Kişioğlu eline güç alınca acımasızlığı ve hiddeti ona şahane bir plan kurdurtuyor. En yakası açılmadık heyecanı savunurken bile… Burada da marazi bir yan var, adeta sokağın köşesinde seni bekliyor. Hani “sevgi ve nefret merkezkaç kuvvetindedir”5 diyen beylik tanımlamalarının tam da ortasında.

Ankara’ya bahar geliyor. Sokakta yavaştan sümbül kokuları duyulmaya başlandı. Bedenlerin ateşli hazzının kiraz mevsiminin sevişme vakti olduğuna delalet edildiği zamanlar yakındır artık. İşte bu dönemde önemli bir kavram girer devreye: Kıskançlık. Aşk duygusu birlikte olduğu bedenin bir başka bedenle temasına asla izin vermez. Peki izin verdiği anlar kişiyi nereye sürükler?

1941 baharı. Ayakkabı değiştirir gibi ülke ülke gezen Bert… Peşinde de onunla beraber olmaktan başka şansı olmayan üç kadın. Bu noktaya kadar nasıl gelinmiştir peki? Evli ve iki çocuğu olan “Brecht’in sevgilisi Helene” olarak başlar aslında bütün hikâye. Belki de ilk anda Helene için Bert bir anda elde edilmiş saman alevidir. Sonra ondan hamile kalıverir. Ancak Helene her şeye rağmen çocuğu doğurmaya karar verir. Belki de Brecht’in artık yalnızca kendisiyle birlikte olacağını ummaktadır. Ama O’nun kaygısızca başka kadınlarla birlikte olmasını engelleyemez.

Bir kere bütün kadın çalışma arkadaşları onunla en az bir defa yatmıştır. Şöyle bir sayarsak Elisabeth Hauptmann, Margarette Steffin, RuthBerlau. Hani bunlar da aralarında en çok bilinenleri. Sürgün yıllarında Elisabeth başının çaresine bakacaktır. Ama Helene ile diğer iki kadının Brecht’in kolunun altına sığınmaktan başka şansı kalmamıştır. Ülke ülke Helene, Margarette ve Rutlı, birbirlerinden duygusal olarak haberdar ama haberdar değilmiş gibi davranarak dolaşmaktadırlar. Üstelik arkalarında daha ciddi bir kötülük vardır: Faşizm.

İlişkiye bakışta aslında kim haklıdır belli değil. Brecht’i olumlayan eleştirmenlerden mesela biyografi yazan Klaus Völker şöyle kaleme alacaktır:

“Brecht ’in birkaç yıl boyunca kesintisiz olarak birlikte yaşadığı bu üç kadınla ilişkisi, güzel bir sevecenlik ve karşılıklı tatminle doluydu. Bu kadınların her biri, Brecht için kendisini bulabildiği, sevgiyle kucaklarken bile dost kalabildiği, birer hayat arkadaşıydı. ”6

Ne kadar da safiyane bir tanımlama! “Mecburiyet” ilişkisi ancak bu kadar yüce gönüllü bir yaklaşımla değerlendirilebilir. Ben Elias Canetti’ye katılanlardanım, “Brecht arabasına gösterdiği şefkati başka hiç kimseye göstermez.’7

Bu zorlu sürgün yıllarında çok geçmeden Margerette zorluğa dayanamaz ve hastalanır. Yüzü beyaz yatağında daha da solacak, hastane odasındaki gölgesi sepya fotoğraflara yansıyacaktır. Yoksulluk içinde sarı odada sığınağı Bert’in hediyesi olan tahta ve fildişinden yapılmış küçük fillerden ibarettir. Daha da trajik olan hepsinin Amerika için vizesi çıkmıştır ve zaman daralmaktadır. Ama zavallı Grete onca ağrısına rağmen Brecht’le ilgili bir tek serzenişte bulunmaz. Onu öylece bırakıp gittikten, Amerika için yola çıktıktan birkaç gün sonra da tek başına dünyaya gözlerini kapar.

Peki bu nasıl bir bağlılık? Acaba birçok kadında olduğu gibi Grete’nin sevgisi de mi tahammülün yakıcı bir meziyeti ile kendini var ediyor. Tahammül sözcüğünde kaç tane gizil anlam var? Mutsuzluğun derin yansısı mı? Yoksa her şeye rağmen yanıbaşında olma arzusunun getireceği biriktirme sanatı mı? “Mutluluk değil. Katiyen mutluluk değil. Zevk! İnsan her zaman en trajik olanı istemeli” demişti Wilde. Korunaklı bir alandadır hep mutluluk. Haz ise acıyı destekler. Trajik olan işte bu hazzın içinden çıkar.

Zavallı Grete’nin, bu huzursuzca kanat çırpan kelebek gibi narinliğini koruyuşunun ardılında bilgiye susamış, alçakgönüllü bir komünist olması mı, yoksa terzi bir anne ile inşaat işçisi bir babanın kızı olması mı vardır?

“Tümüyle dertsiz tasasız bir insan gibi davranmak, gülüp geçmek o kadar acayip ki, bunu senin yanında yapmaya asla cesaret edemem ”8

diye yazar bir keresinde Brecht’e mektubunda.

Kimi kadınlar böyledir işte… 2000’li yıllar… Amerika’da Little Rock’ta bir bahar gecesi. Annem iri siyah gözlerini bir kedi gibi yoğun bakım odasındaki ışığa doğrultmuş, titriyor. Aklına yaklaşık on sene önce öldürülmüş kocası geldiğinde derdini anlatacak kelime yoktur artık. Usul usul tüketendir O. Her şeyin akışı canını yakmaktadır. Wordsworth muydu “sevgim acıyor” diyen. Safça bir teslimiyet yok eminim arkasında. Ama yazgıyla da mutlaka bir ilişkisi olmalı. Çünkü “Ne vardı bu kadar babamı sevecek” dediğimde, son sözleri “sen olsaydın sen de severdin” olmuştur, çare sözcüğünün anlam defteri kapanmıştır. Dünyaya adeta bu kara haz nöbetiyle yaşamak için geldiği kesindir.

Çantadan gelen bir tık sesi. Cüzdandan eski fotoğraflar çıkar. Anne, baba, dost, arkadaş, sevgili. Şarabın ağızda kalan buruk acısı gibi, birdenbire yükselen güvercinlerin sabit bakışları gibi, Pazar günleri dinlenme duygusu gibi, kalabalığın sımsıcak itiş kakışı gibi. İçten yakarışla insan zaman zaman geriye dönüp bakar. Bir gün gelir on sekiz yaşın bir sokak ortasında göz kırpar, bilemezsin ne yapacağım. Nasıl alıp da kalbini elinde tutacağım… Kızdığın, öfkelendiğin her şeyin üstü örtülüverir. Bir bakmışsın ki, sen de bir zamanlar sinirlendiğin annen baban olmuşsun. Gittikçe onlara benzemeye başlamışsın. Bu yüzden mi Grete bu kadar içime işledi?

Heves kederli bir tutkudur. Her ilişkide kadına düşen pay ayrıdır. Grete’e düşen erken ölümün uçucu rahatlığıyken, Ruth için yaşamın uzun ölümünde var olmuştur.

Tren hızla hareket ediyor, Amerika’ya gidilecek. Helli ile Ruth… Kompartımanda oturup bayatlamış kurabiyeleri kemirirlerken ikisinin de kafasında ayrı bir denklem bulunmaktadır herhalde. Brecht’in ailesini tercih edeceğini düşünen Helli’nin karşısında, kendisini, dolayısıyla aşkı tercih edeceğini düşünen Ruth.

Ruth Kopenhag’ta tanımışür Brecht’i. Saygın bir doktorla evliyken sevgilisinin peşinden Finlandiya’ya ardından da Moskova’ya kadar sürüklenir. Bir zamanların kendine güvenen ve aranılan aktrisi acı dolu bir kadına dönüşür Hans Bunge yıllar sonra kendisiyle yaptığı söyleşilerden bir anı kitabı çıkarır. Bu kitapta Kızıl Ruth, “bana bir pislik gibi davrandı… (…) ne yazık ki onu seviyordum”9 diye yazar.

“Kin – jeh, soğukkanlılığım korumaya çalıştı; Lai – tu onu bozmaya çalıştı. “Soğukkanlılık ve sevgi birbirleriyle uyuşabilir mi?” diye sordu Lai -tu. Kin -jeh “evet” yanıtını verdi.”10 Brecht’in Lai-tu’su olarak yazılarına geçen Ruth için aslında hayatında görev olarak üstlendiği duygudur sakinlik. Ancak Brecht’in ölümünden sonra küfürbazlaşır. Çünkü O eski bir Hint öğretisini uygulamayı çoktan öğrenmiştir. Bir Hint filozofu, öğrencileri yanında dört yıl süreyle sadece dinleyip, suskun kalmayı başardıktan sonra, onları öğrencisi olarak tanıtırmış.

William Blake “kimileri sonsuz gecede doğar” demişti. Ruth sürekli karanlıkta yaşamayı tercih edenlerdendi. Ondaki gerçekliğin karşısında hâlâ mutluluğu arama gayretiydi. Ama bir kadın olarak tek başına sahiplenmeyi arzuladığı beden tek kelimeyle bir düşün içindeydi.

Öyledir bazen… Anlamak istemez kadınlar. O uçucu duygunun esiri olarak yıllarca kalabilirler bir köşede. Eski bir vazo gibi. Uğruna mücadele ettikleri bir erkek vardır hep, ama onlar bu erkeğin bazı şeyleri gerçek bir biçimde kavrayamayacağım göremeyecek kadar gözleri kapalı ızdırapkârlardır. Yaz günü ılık rüzgârda kalmanın tadını bilmelerine rağmen, ayazda, yoksulluk içinde titreşenlerdir. “Saçını süpürge etmişlikleri” o kadar olağandır ki. Yıllarca evli olup hâlâ kocasının o sevgilisinin koynundan çıkıp geleceği günü dört gözle beklerler… Yahut sevgilisinin bir gün karısıyla aynı yatağı paylaşmayacağını, ele güne karşı daha rahat edeceği günlerin geleceğim düşünürler…

Ulus semtinde cumhuriyetin ilk binaları gözünüze hep kiremit renginde görünür. Eğer gözünüz uzaktaki Ankara Kalesi’ne takılırsa bu karanlık caddeden bir an olsun kurtulabileceğinizi sanırsınız. Tiyatronun koridorlarında bu dehlizden çıkmayı bekleyerek ilerliyorum. Yanımda bir arkadaşım… Yüzü kireç gibi. Günlerdir bir telefon bekliyor. Beklenti nefes almayı engelleyen canavardır. Bir aşkın marazi bir biçimde kucağına düşmesi arzulanır hep. Oysa Ondaki hazzın trajik olanı ise yaşarken ölüm duygusu içinde varolmaktır. “On gün geçti” diyor arkadaşım. Aramaya cesareti yok ya da araması adam tarafından engellenmiş…

Ruth gibi, Helen gibi kadınlar ise bu sayrılı alışkanlığı gözlerinin önünde yaşarlar. Sevdiklerini yalnız bırakacak halleri yoktur. Onu ellerinde tutacak şeyin sonsuz vefa olduğunu bilirler. Bu duyguyu kim daha fazla yaşatırsa değeri sanki katlanacaktır borsada.

Amerika’ya geldikleri zaman yaşam ikisinin de düşündüğü gibi ilerlemez. Üstelik aralarına Brecht’in Almanya’daki sevgilisi Elisabeth Hauptmann da eklenmiştir, yeniden… Elisabeth üç dil bilen, aklı başında, çekici bir kadındır. Bütün entelektüeller gibi de öteki, marjinal ve sürgündür. Ayrıca Brecht’in Brecht olmasında büyük payı vardır. 18. yy’ın Ingiliz yazarı John Gay’in Dilenciler Operası’nın büyük bir ticari başarı yapabileceğini önceden görmüş, bu eseri Brecht için çevirmiş, birlikte uyarlamasını yapmışlardır. Üç Kuruşluk Opera’nın 1929 yılında ilk sahnelendiği zamanki afişlerde B. Brecht ile E. Hauptmann adı vardır.

Ruth Kalifonia’daki evin taraçasında Elisabeth’i beklemektedir. Brecht’in arzusu üzerine haftada iki saat ona çalışma teklifini iletecektir. Elisabeth “Brecht için iki saat mi? Onun için çalışan, günde yirmi dört saatten az çalışamaz” 11 diyecektir.

Amerika günlerinde Adomo, Horkheimer, Henrich Marn ve genç güzel kansı, Brecht ve kadınlardan oluşan kolonisi ortak iş yapmak zorunda kalacak, yaşamak için kötü senaryolar yazacaklardır. Ödon Von Horward, Ah Hollywood adııu verdiği tiyatro oyununda bu tuhaf ilişkiler düzenini yıllar sonra kaleme alacaktır.

Savaş bittikten sonra yaşını başını alan Brecht için hiçbir şey değişmez. Jacques – Pierre Amette’nin 2003 yılında Goncourt Ödülü aldığı Brecht ’in Metresi12 isimli romanına konu olan yeni bir kadın tıklayacaktır kapıyı bu defa. Batı Berlin’de Maria adında bir komedyen Bert’in yatağının yeni yüzüdür, ama bu defa çuvalladığı şey onun kendisinin sırlarını öğrenmekle görevlendirilmiş gizli bir ajan olduğunu tahmin edememesidir. Can çıkmadıkça huy çıkmaz derler, değil mi?

Brecht’in yazın alanındaki başarısı üzerine birçok şey söylenebilir. Evet, dünyanın her yerinde Bertolt Brecht’in oyunları kendi uygulama anlayışı içinde büyük etkiler, hatta sansasyonlar yaratmış, şiirleri hemen her dile çevrilmiş ve derlenmiştir… Evet, yaşama bakışı; nihilist, Marksist ve eleştirel bakışı benimsediği dönemleri, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, onu dokunulmazlığı olan bir fenomene dönüştürmüştür…

Yaramaz görünüşlü, yerinde duramayan, bu çirkin adamın cazibesi neresindeydi peki? Kendisi için birçok kadını koşturmasında, çalıştırmasında, kendine bağlamasında büyük adam olarak görünmesinin payı var mı? Peki buradaki ağırlık kendine deliler gibi hizmet eden kadınlarda değil mi?

Bu kölelik ve tutkunluk hadisesi nedir? Uyumsuz kalmayı ve durmadan bedel ödemeyi gerektirecek alışkanlık nerede kendini var eder? Kadınlar feragat, vicdan, merhamet gibi olgularla daha mı fazla haşır neşir olurlar? Ve bütün bunlar onların boynuna hiç çıkartılmamak üzere takılmış birer kolye midir?

Akşam olmak üzere. Birazdan bozkırın uçsuz bucaksız saman sarısında gözlerim kamaşacak. Rilke, meyvenin çekirdeğini içinde taşıması gibi insan da ölümü içinde taşır diyor ya. Başka neler taşınır peki içimizde? Ölümün ve yaşamın unutulmaz hakikati ile birlikte?

Eve gideceğim, sevgilime sarılacağım. Ve başka hiçbir şey düşünmeyeceğim. Çünkü çok zordur aşk içindeyken, farklı bir bakışa sahip olmaya çalışıp da ilerlemek…

Eren Aysan
Dahiler ve Aşkları
Hazırlayan: Özcan Erdoğan
Yayınevi : İkaros Yayınları

1 Yazının yazılması sırasında özellikle kaynak konusunda destek olan Devlet Tiyatrosu Sanatçısı dostum Cengiz Korucu’ya teşekkür ederim.
2 Rüya Kayıtları, Theodor w. Adomo, Çev: Şeyda Öztürk, YKY Yay., İstanbul 2008
3 Estetik Üzerine Denemeler, Theodor W. Adomo, Alıntı: Radikal Kitap 29 Şubat 2008
4 Parşömen, Cilt: 5 Sayı: 4 Yaz 2007, Bülent Somay ile Söyleşi, Sayfa: 47-48
5 Sevgi Üstüne, Ortega de Gasset, Çev: Tuncay Birkan YKY, İstanbul, 1998
6 Aşklar ve Çiftler, Helene Weigel – Bertolt Brecht, Carola Stern, Çev.: Atilla Dirim.
7 A.g. y.
8 A.g.y.
9 Ruth Berlau ’nunAm ve Notları, Brecht’in Lai – Tu’su. Derleyen: Hans Bunge, Inter Yay. Mayıs 1989
10 A.g.y
11 A.g. y
12 Brecht’in Metresi, Jacques – Pierre Anıette. Çev.: Nuriye Yiğitler. İnkılap Yay., İstanbul 2004

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz