Cezmi Ersöz: “Burası bize ait bir yer değildir sanki. Öyle olmadığına inandırılmışızdır bir kere…”

Cezmi Ersözİnsanların yüzlerinde, bu yüzlerden birinde bir gün, o çok uzaktaki bir gün, nasıl mutlu olunacağını öğrenmek istiyordun…
Hiçbir yüze bu sırrı sana fısıldayacak bir ışık göremiyordun. Her şeyi ciddiye alan bir saf, bir gerizekâlı olduğuna kanaat getirene kadar, insanların yüzlerine dinmek bilmez bir merakla bakıyordun. Bu yüzlerde gördüğün o derin, o dipsiz boşluğu, kendinle bile konuşmuyordun,.. Bilmezden gelmek istiyordun. Ama yok edilmekten, silinip gitmekten, sürülmekten korktuğun için, kendini, belki dersine girerken, ansızın ikiye bölüyordun…

Belki alacakaranlıkta, daha gün ışımadan, yolda…
Belki okulun kapısının önünde, ikiye bölüyordun…
Bir yanın, tek basına nasıl ayakta kalınabilir, dersine giriyor, bir yanın dışarıda, okulun kapısında seni bekliyor, seni beklerken hayatı, insanları seyrediyordu…
Ben seni tanıdığımda, sen, işte böyleydin, sevgili!..
Ben seni tanıdığımda, sen iki ayrı, kişiydin…
Bir yanın, bir başına nasıl ayakta kalınabilir, dersindeydik
Bir yanın, okulun kapısında seni beklerken, hayatı, insanları seyrediyordu…
Ben aşk için vaktimi hiç sakınmadım…
Seni, okulun önünde, o sarı duvarın önünde gördüm. Hayatı ve insanları seyrediyordun. Çok korkmuş, çok hırpalanmış birini bekliyordun. Kendini bekliyordun…

Sarı bir duvarın önünde bekliyordun…
Öylesine gülömsüyordun ki içindeki aşk seni ödüllendirmiş gibiydi sanki… Kalbindeki sevgi sözcükleri gözlerine sıkışıp kalmış gibi… Ben hayatımın tüm vaktini, senin bu bakışına harcadım sevgili…
Evet, aşk, olmazsa olmaz, hayati bir eylemdir. Çünkü, dikkat edersen, bu dünyada hep fısıltıyla konuşuruz. Burası bize ait bir yer değildir sanki. Öyle olmadığına inandırılmısızdır bir kere.
Çünkü işgal altındadır, aşksız yaşadığımız dünya toprakları.
Aşk yoksa birer esirizdir aslında.
Sadece âşık olduğumuzu hissettiğimiz insan, bizi bu esaretten kurtarır.
Sadece aşk götürür bizi dost kuvvetlerin olduğu yere, ateş altında, ölümü göze alarak, meydan okurcasına, dost topraklara… O güne dek hiç ayak basmamış olsak bile, gider gitmez hemen tanıyacağımız, işte burası bizim, bize ait, diyeceğimiz dost topraklara…
Aşk yoksa yaşamak dünyanın en anlamsız, en yorucu şeyidir.
Ben seni o san duvarın önünde, o, bir kapının önünde bekleyen halini sevdim sevgili…
O haline ömrümün tüm vakitlerini harcamak istercesine…
O sarı duvarın önünde, hayatı ve insanları seyreden halini…
O anını düşünüyorum da yine ve binlerce kez içinden taşan gurur yüzünden, o bakışın önünde diz çökmek istiyorum, yere…
İnsan sadece aşk yüzünden yerlerde sürünürken, içi gururla dolup taşar, sevgili!..
Öylesine bildiğin bir bakışmadır ki bu, ilk kez yaşıyor olsan bile, yıllardır içinde gezdirdiğini bildiğin için, susup o anın her gizini, her sırrını sessizce ve sevinçle yaşamak istersin…
Yıllardır gördüğün o kutsal rüyana dokunmak gibidir, bu an.
İnsan sadece âşık olduğunu hissetliği an, bu kutsal rüyasına dokunabilir…
Oysa kutsal da olsa, sonuçta rüyadır bu sevgili…
Bir başına nasıl ayakta kalınır, dersinden çıkan yanın, bu kutsal rüyayı bozar, dağıtır, uyandırır beni, rüyamdan…
Uyandığım yer, esir olduğum yerdir. Burasıdır.
Dost topraklar, rüyalarda kalmıştır…
Çilekeş, umutsuz, kaybetmiş yaşlı kadınlar vardır, oysa hayatımda.
Bunu sana söylemiştim, biliyordun, sevgili!..
O sarı duvarın önünde, hayatı ve insanlar» seyreden yanına bunu söylemiştim.
Çünkü ben kadınların yaşlandıkça güzelleştiğini, ilk devrimcilik günlerinde öğrenmiştim…
Evet, annem, teyzem, halam, komşu, kadınlar bir anda yaşlandılar, bir anda hastalandılar…
Evet, onları aramakla yükümlüyüm. Onları sormakla…
Çünkü onlar, ölüme yaklaştıkça güzelleşiyorlardı. İçimdeki senin kimsesiz bıraktığın aşk, böyle söyler, işte bana…
Onları hep hatırlıyorum ve cnlar yıprandıkça güzelleşiyorlar…
Oysa, bir başına ayakta nasıl kalınabilir, dersinden çıkan yanın, benim bu yanıma asla tahammül edemiyordu. Yaşlı ve umutsuz kadınlarla geçirdiğim her dakikayı, aşağılıyordu.
Bana, “Hastalık ve ölüm kokuyorsun,” diyordu. “Vaktimiz çok kısa, hazlarımızı yaşayalım, eğlenelim,” diyordu.
Ben kendimi dost topraklarda sanırken, birden dünyaya geldiğim andan beri esir olduğum topraklarda çırpındığımı anlıyordum, böyle zamanlarda…
Eski bir dünya masalı mı bu? Hep âşık olduğunu sanıp kendini kurtarılmış topraklara ulaştığını hayal ederken ansızın güneş batar, kararır ortalık ve sen çok yol aldığını sanırken, hâlâ bildiğin dünyada, o esaret altındaki topraklarda olduğunu anlarsın…
Senin kapıda, o sarı duvarın önündeki haline, o hayatı seyreden haline güvenip insanların yaralarına dokunmuştum… işkence yaralarına, dil ve hasret yaralarına…
Seni benimle birlikte sanıyordum. Beraber eğilmiştik o işkence yaralarına, zulmün eza yaralarına… Dil ve hasret yaralarına…
Birlikle dokunmuştuk onlara… O yaraları taşıyan ve kurtulmayı özleyen bütün insanların acısını, birlikte çektiğimizi sanıyordum…
Yatan mıydı?.. Olmadı mı, böyle bir şey?.. Yoksa kurgu muydu, hepsi, bütün bunların?..
Birlikte ağlamadık mı, göç yolunda ölenlere…
Öyleyse şimdi bana, neden hastalık ve ölüm koktuğumu söylüyorsun?..
Teninde sarı bir ışık yanıyor sevgilim… Sarı, ihanetin tesellisiz hüznü müdür, senden bana geçen?
Beni dost topraklara ulaştıracağını umduğum, sevgilim!
Sen aslında bana değil, kendine düşmansın.
İkiye bölmüşsün kendini. Bir yanın, bir başına ayakta nasıl kalınır, dersi alıyor; öbür yanın sokakta, kapının önünde, hayatı insanları seyrediyor…
Ve sen derslerde ilerledikçe, başarı kazandıkça, kapıda insanları, hayatı, aşkını ve inançlarını seyreden yanını küçümsemeye, dışlamaya başlıyorsun…
Sen bir başına kalmayı öğrendikçe beni; yaşlı ve çilekeş kadınlarımı, işkenceye uğramışları, göç yolunda canlarını yitirmişleri görmezden gelmeye, unutmaya, unutturmaya çalışıyorsun…
Aşkını, sevgini, özlemini, seni dışarıda, kapının önünde bekleyen ve hayatı, insanları seyreden yanından alıp bir başına nasıl ayakla kalınır, derslerine giden yanına yaklaştırmak istiyorsun…
İstiyorsun ki aşkının içinde, hiçbir yaşlı, hasta, çilekeş kadın olmasın…
İstiyorsun ki aşkının içine, işkence görmüş, zulüm yaşamış hiçbir beden, hiçbir yaralı ruh girmesin…
istiyorsun ki aşkına, hiçbir acı, hiçbir hastalık, hiçbir ölüm, hiçbir zorunlu göç sızmasın… İstiyorsun ki sevgi, aşk bütün tutkulardan saplantılardan akıldışılığından arınsın, bu tekdüze hayatın gibi normal, sağlıklı, akılcı olsun…
Belki de bu yüzden, istediğin an güzelleşiyorsun…
İstediğin an, dünyanın en çirkin kadını oluyorsun…
Belki de işte bu yüzden, istediğin an bunalımlarından anında çıkabiliyor, belki de bu yüzden; “Yeter artık, kimseye dayanamıyorum, kimseyi görmek istemiyorum!” diyen hırçın şımarıklığını, yüzeyselliğini, bir anda, “Ne iyi ettiniz de geldiniz, sizi özlemişimi” gülümseyişine çevirebiliyorsun…
Dışarıda bıraktığın, orada hayatı ve insanları seyreden yanından nefret edip onun adını duymak bile istemiyorsun artık…
Çünkü, bit başına ayakta nasıl kalınır, dersinin giderek bu dünyanın kurgusuna çok iyi uyduğunu fark ediyorsun…
Belki de bu yüzden bana, “Seni sevmekle, aslında çok büyük zaman kaybettim,” diyorsun…
Bugün gibi hatırlıyorum: San bir duvarın önünde duruyordun, ikiye bölünmüştün.,.
Öylesine imkânsız bölünmüştün ki her iki yanında da hiç umut yoktu…
Her iki yanında da aşkın dost topraklarına hiçbir yolculuk yoktu…
Bu yüzden, kimi sevsen, çok büyük zaman kaybediyordun!…
Bu yüzden, ben ne zaman âşık olsam, esaretten kurtuluyordum…

Cezmi Ersöz
Hayallerini Yak Evi Isıt

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sen İşine Bak, Her Şey Yolunda – Italo Calvino

Karaborsa işi yorucu ama iyi para getiren, özgür ve farklı bir iştir. Erkek kadın tıkış tıkış kamyonlarda ya da yük...

Kapat