Cezmi Ersöz: “Yaralarını, hep aynı, kaba ve duygusuz örtüyle örtmeye çalışıyorlar”

Bitmiyor bu hayat,
ve sonu gelmiyor bu sonsuzluk acısının,
sonu gelmiyor insan acısının…
Yoksa ben ister miydim öykülerde saklanarak yaşamak…
Sonsuzluğu senin o kısacık ömrüne çevirmek istemez miydim…
Öyküler denizinin en dibinde
saklanmak ister miydim…
Ama ne zaman soluk almak için çıksam,
bitmiyor, bitmiyor bu hayat…
Yoksa bu karanlık sonsuzluğu
senin o kısacık ömrünle değiştirmek
istemez miydim…


Sana dokununca, kirletilmiş ve tutsak alınmış bir toprağa dokunur gibi oluyorum. Can çekişen ve soğuyan bir tarihe dokunur gibi… Bedenin ıssız ve kaygan. Terk edilmişsin, çaresizsin, ama yine de elini uzatmıyorsun kimseye, kimseden yardım istemiyorsun. İçine, benliğine kolay kolay girilemez artık senin. Kapıların kapalı. Biri muhtaç olsa, barınacak yer bulamaz sende… Sen sende sığıntısın, kimi saklayabilirsin ki derinliklerinde… İşgalcilere hemen hiç direnmeden teslim olmuş, korkak, basiretsiz, silik halklar gibisin. Kukla devletler gibi… Dışarıda sürüp giden hayatı nasıl etkileyebilirsin ki artık… İçindeki zayıflık, hiç karşı koymadan dışarıdaki kötülüklerin, zorbalık ve çelişkilerin biçimini almış. Birazcık soluklanmak için kendinden değil, içindeki işgalciden izin alıyorsun artık… Bir dostun sana haksızlık ettiğinde, üzülecek yerde garip bir rahatlık duyuyorsun. Çünkü sana haksızlık etmeyip sevgini isteyince ne yapacağını bilemiyordun. Hem sen kendine sığıntısın, onu konuk edemezsin ki işgal edilmiş benliğine…

Sen işgal edilmiş ve teslim olduğun için mahcup bir kinle, sömürü yasalarının sürmesini istiyorsun… Bedenleri ve ruhları tüketen geleneklerin, öldürücü tabuların, yasakların gücü eksilmesin istiyorsun, bu yüzden…Sürsün ki kimse kendisiyle baş başa kalmasın istiyorsun. Daha da hızlı dönsün çarklar… Her şey hızla tükensin; tükensin ki yüzleşmeye vaktin olmasın, içindeki teslimiyetle, utançla… Kimse kimseye bu yenilgiyi hatırlatmasın…Cehennemde yaşasan da cehennemden söz etmek yasak olsun; bir hayalet gibi sürdürsen de varlığını, kimse söz etmesin istiyorsun hayaletlerin varlığından…Bir zamanlar içini ısıtan sevgin, şimdi yolları karla kaplı, unutulmuş, kaybolmuş dağ köyleri gibi, uzakta… İçine aldığın, direnmeden teslim olduğun işgalci güçlerin, kötülüklerin yolları ise alabildiğine açık, verimli, gün ortasında… Tutsaklığınla, yabancılığınla, korkaklığınla, her an, her dakika berabersin… İçinden makine tıkırtıları geliyor… Paraları ve eşyaları sayan aletlerin tıkırtıları… Her şeyi ölçüp toplayan göstergelerin, her an çalmaya hazır alarmların, sinyallerin dijital sesleri geliyor… Duyuyorum: içine biri yaklaştığında ilk bulduğu mağaraya, gizli bir köşeye sığınmak için koşuşan engellenmiş kaçakların, ürkek, bastırılmış çığlıkları geliyor içinden.

Mağaralarına saklanmadan önce içindeki her biri başka başka zamanlara ait, başka başka insanların açtığı, farklı derinlikteki yaralarını, hep aynı, kaba ve duygusuz bir örtüyle örtmeye çalışıyorlar sinsi bir telaşla… Yaraların bu örtünün altında soluksuz kalıyor, boğuluyor, kokuşuyor… Uğradığın haksızlıklar, seni sen yapan acılar, şimdi içindeki kötülüğün ayakları altında…Yaralarım başka insanların yaralarıyla tanıştırmadığın, kardeş kılmadığın için, merhametin, iyiliğin, paylaşımın olacakken nefretin, acımasızlığın oluyorlar… Yaralarını aynı, kaba ve duygusuz örtünün altında sakladığın için seni özgürleştirmiyor, tam aksine, seni tutsak alan içindeki kötülüğü kışkırtıyorlar…İçindeki göstergelerin, aletlerin tıkırtısı, yaralarının iniltilerini çoktandır boğuyor… Yine de bir türlü, unutamıyorsun kendini. Bir türlü, bildiklerini silemiyorsun zihninden… Bildiklerin, unutamadıkların, hissettiklerin için mutsuz olduğunu sanıyorsun…

Mutsuz olmamak için de basit zevklere alıştırıyorsun kendini, kolay etkilenmek, yönlendirilmek, hazır ve egemen mutlulukların içinde sana acı veren her şeyi, kendinle beraber yok etmek istiyorsun ama yine de kendini unutamıyorsun. Bu yüzden, seni tutsak alan işgalcilere, zorbalığa, kötülük güçlerine ve onlara direnmeden teslim olan korkaklığına değil, duygularına, bildiklerine, seni sana hatırlatan belleğine lanet ediyor, derin bir öfke duyuyorsun…Oysa içindeki sevgine, o yolları karla kaplanmış o uzak dağ köyleri gibi kaybolmuş sevgine, onlar olmadan ulaşamazsın… Sana asla, rakip olmadan ve gözlerimin en çıplak haliyle yüreğine dokunuyorum… Çünkü seni anlatırken kendimi hatırladım. Senin esaretin, yenilgin, kaçışların, benimkilere ışık tuttu. Seni gözlerken, kendime yakalandım…

Hem, ben, sana nasıl rakip olabilirim ki…

Çünkü o yolları karla kaplı dağ köyüne, o kaybolmuş sevgine doğru, beraber yolculuğa çıkacağız…

Yol arkadaşları birbirine rakip olamaz, çünkü biliyorum senin yollarını kaybettiğin sevginde, bana ait birçok anlam ve cesaret saklı…

Hissediyorum…

Kaybolmuş sevginde, benim de kaybolmuş sevgim var…

Yol Arkadaşları Birbirinin Rakibi Olamaz… – Cezmi Ersöz

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Gri Yağmurlar, Ölü Kuşlar ve Yakamozlar – Erol Anar

Gri yağmurlarla ıslanıyordu/ kent, insanlar ve ölü kuşlar/ Ve yalnızca o kız kalmıştı geriye/gözlerinde hüzün ve yakamozlar… Son günlerde kent,...

Kapat